# Virginia nın kuzeyinde bulunan ıssız bir bölgedeki küçük bir ev bütün karmaşık sırların açıklanacağı dakikalara tanıklık edecekti.
# Son model teknolojik aletler ve minik gizli kameralarla donatılmış bu gizli evde FBI ın şimdiye dek ele geçirdiği en önemli tanık olan genç bir kadının anlatacağı inanılmaz öykü, kısa süre sonra başlayacak olan dehşet dolu bir diğer öykünün başlangıcı olacaktı.
# Öykünün çaresiz kahramanı olan genç kadının tek kurtuluş yolu, neden orada olduğunu bilemediği bir özel dedektiftir ve bu hızla dönüp duran girdabın içinde tutunabileceği tek kol da onunkidir.
Aralık 2008 için Arşiv
KURTARICI
Cuma, 12 Aralık 2008ON KÜÇÜK ZENCİ
Cuma, 12 Aralık 2008Her birinin gizledikleri ve korktukları sırları olan on kişi, Zenci Adası’ndaki ıssız bir malikaneye davet edilirler. Ancak malikaneye giden grubu bir sürpriz beklemektedir, ev sahibi ortalarda yoktur.
Geçmişlerindeki karanlık sırlardan başka hiçbir şeyleri olmayan bu insanlar adada mahsur kalmışlardır.
Konuklar bir süre sonra gizledikleri karanlık sırları birbirlerine anlatırlar. Ve teker teker ölmeye başlarlar…
KELEBEK AYI
Çarşamba, 10 Aralık 2008“Kornmehl, Johannesburg’daki yaşamın acımasız gerçekliğini alıyor ve bize dostluğun acı dolu ama inançlı bir tablosunu çiziyor.”
Claire Scobie (Sydney Morning Herald)
Bu kitabı okumak, huzur veren bir piyano resitalini dinlemek gibi… Bu kitap çok güzel ve çok değerli bir ikinci roman olmuş…”
Marcel Morinig
“Kornmehl, Johannesburg’daki yaşamın acımasız gerçekliğini alıyor ve bize dostluğun acı dolu ama inançlı bir tablosunu çiziyor.”
Claire Scobie (Sydney Morning Herald)
“Kitap, tarz ve yapı olarak modernist, yazım ise bir o kadar sıkı ve düzenli… Okuma zevkinizi körüklüyor…”
Justine Ettler (The Weekend Australian)
“Kornmehl, yalnızlık, eşitsizlik ve kader konusunda çizdiği portrelerle, yaşamı algılamak ve anlatmak konusunda ne kadar usta olduğunu kanıtlıyor. Yaşamın getirdiği zorluklar ve karşılığında gösterdiğimiz çaresizlik için ne kadar işlevsel önerilerde bulunabildiğini görmek şaşırtıyor.”
Martin Durgell –Astania Post Magazine
TEHDİT
Çarşamba, 10 Aralık 2008
Atlantik okyanusunu yolcu taşıyarak geçen ilk hava aracı Hindenburg Zeplini 1937 yılında anlaşılamayan bir nedenle düşer ve bu devasa balon 35 kişiye mezar olur. Ama zeplinin yolcular haricinde, taşıdığı çok önemli bir şey daha vardır: Binlerce yıllık, akıl almaz bir sır! Bu sır Büyük İskender’in ordularını zaferden zafere taşıyan korkunç bir silah, modern dünyanın geleceği için de büyük bir tehdittir… felaketten yetmiş yıl sonra da, iç savaşlarla çalkalanan Afrika’da bir köyde tekrar ortaya çıkacaktır. Bir jeolog ve aynı zamanda Amerikan hükümeti adına çalışan bir ajan olan Philip Mercer ile kendini Hastalık Önleme Merkezine bağlı bir saha araştırmacısı olarak tanıtan güzel istihbarat ajanı Cali bu ölümcül silahın teröristlerin eline geçmemesi için kolları sıvar. Ama sahip oldukları tek ipucu Hindenburg Zeplininde ölen bir akademisyenin Albert Einstein’a yazdığı şifreli mektuplardır.
Ayrıca bu ölümcül sırrın varlığından haberdar olan başkaları da vardır. Silahı kendi amaçları için kullanmak isteyen teröristler ve binlerce yıllık sırrı korumak isteyen ‘Yeniçeriler.’
“Jack Du Brul, günümüzün en iyi macera kitapları yazarı. Romantizm, şiddet ve teknoloji, usta bir öykücü tarafından harika bir şekilde harmanlanmış.”
—Clive Cussler
Jack Du Brul, çok sayıda macera kitabının yazarı. Aynı zamanda New York Times listesinin en çok satan kitapları arasında yer alan Dark Watch ve okuyucular tarafından heyecanla beklenen İskelet Sahili kitaplarını Clive Cussler ile birlikte kaleme aldılar. Du Brul, Westminster Okulları’nda eğitim gördü, George Washington Üniversitesi’nde de Uluslararası İlişkiler okudu. Yazar, eşi Debbie ile birlikte Vermont’tayaşıyor.
KOD SIFIR
Çarşamba, 10 Aralık 2008ATATÜRK’ÜN SON VASİYETİ NEYDİ?
ATATÜRK’ÜN BİYOLOJİK OĞLU VAR MIYDI?
2012’NİN SIRRINI ATATÜRK BİLİYOR MUYDU?
Sinsice vücuduna adeta enjekte edilen zehirler onun güçlü bedenini çaresiz ve acılar içinde bırakmaya yetmişti. Son dakikalarında, dudaklarından dökülen birkaç kelime, küçücük bir çocuğun kulaklarından geçerek odanın sessizliğinde yok oldu… Bu, çocuğa “O”nun son vasiyetiydi!
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün son sözleri, sadece birkaç kişi tarafından biliniyordu ve söylediklerinin büyük bir gizlilikle korunması gerekiyordu. Türkiye Cumhuriyeti’ni bekleyen her tür iç ve dış tehlikelere karşı kalkan olacak gizli bir teşkilat kurulması O’nun son vasiyetiydi… Ama bu sözler sadece bir vasiyet değildi.
BU BİR EMİRDİ! O’NUN SON EMRİ…
MERYEM’İN BİRİCİK HAYATI
Salı, 09 Aralık 2008Ödüllü yazar Sibel K. Türker”in son romanı, Meryem”in Biricik Hayatı…Her şey, sessizliğin koynundan fırlamış gibi duran bir gecede başlar. “Felaketlerin Gecesi”dir bu. Her şey o gecede olup bitmiş, şehir bilinen yüzünü koyu bir huzursuzlukla değiştirmiştir. “Başarısız gazeteci” Ela, yabancısı olduğu bir dünyanın insanlarını “gazeteciliğe sığmayan tuhaf bir sezgiyle” o gecenin içinden bulup çıkarır. Meryem ve Cihangir’le, onların sır yüklü bir cinayetin içinde örtülü kalmış aşk-nefret hikâyesiyle tesadüfen tanıştığında ise, onun için yeni bir yaşam başlar. Sonrası kalemin hükmündedir artık. Ela, bir yandan Meryem’le ilgili bir yazı dizisi hazırlarken, öte yandan karşı koyamadığı bir tutkuyla onun romanını yazmaya başlar. Ancak Meryem’in yazgısına, bu yazgının birbirinden çok farklı yüzlerine esir düşerek çaresiz kalacaktır. Meryem’in yazılmaya değer hikâyelerinin sonsuzluğunda kaybolan Ela’nın tutunacağı tek şey kendi yaşamının sınırlarıdır. “Ölenlere bir şans daha vermek isterken Tanrı. Sonra işleri berbat ederken. “Herkese yalnızca tek ve mükemmel bir hayat.” Yazanın işi bu olmalı.”
Hep O Şarkı
Pazartesi, 08 Aralık 2008Özet:Romanda, bir aşk anlatılırken, aynı zamanda Sultan Abdülaziz dönemi Türkiye’sinden görüntüler de verilmektedir.
Meğer roman yazmak ne güç bir İşmiş! Saatlerdir iki cümleyi bir araya getiremiyorum. Oysa ki, kolay sanıyordum. Ben ki, ne kadar çok kitap okudum. Bunların etkisinde kalarak, hayatımın romanını yazmaya karar verdim. Çok müsvedde karaladım, baktım ki yazdıkça anlatmak istediğim konudan uzaklaşıyorum, ben kelimelere hakim olacağım yerde, onlar beni alıp sürüklüyorlar.
Evet, ben bu satırları yazan bin faciadan arta kalmış kırk beşlik, ellilik Münire kadın, “Ben otuz beş yıl, hep aynı erkeğin aşkı ile yanıp kavruldum” demekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum. Aslında, Cemil Bey’i ne zaman, kaç yaşımda sevmeye başladığımı da tam olarak bilmiyorum. Daha küçük yaşlarda, oğlan olsun, kız olsun onu bütün arkadaşlarımdan kıskanırdım. Bir gün, oyun esnasında Cemil Bey’i Sıdıka ile bir köşede sarmaş dolaş yakalayınca ne kadar üzülmüştüm.
Şimdi yerinde yeller esen yalımız, Baltalimam’na yakın bir noktada idi. Cemil Beylerin yalısı iki kapı ötemizde idi. İlk feracemi giyip onlara gittiğim gün, Cemil Bey’in annesinin “ne de yakışmış” diyerek sarılıp Öpmesini hiç unutamam.
Artık, Cemil Bey’le, sık sık görüşüyor, konuşuyorduk. Konuşmalarımızın seyri değişmiş, iki sevgili haline gelmiştik. Babamın farkında olduğundan haberim bile yoktu. Ölüm dahi, beni Cemil Bey’den vazgeçiremez diye düşünüyordum.
İlk Gönül Acılan:
Ancak, babam ölümden de baskın çıktı. Beni öyle bir baskı altına aldı ki, tel kafeste kuş gibi çırpınmağa başladım. Tek tesellim, Cemil Bey’in şarkı söylerken duyduğum sesi idi.
Cemil Bey, hayallerimin ve rüyalarımın tek nesnesi olmuştu. Bir gün rüyamda, Cemil Bey ile konuşurken, dadım üstüme geldi. Beraber sarılıp ağlaştık.
Saadet Kırıntıları:
Yine de, arada bir cüretli davranışlarım olmuyor değildi. Çocukluk arkadaşım Sıdıka vasıtası ile Cemil Bey’le sık sık olmasa da, arada sırada mektuplaşıyordum. Bazen tesadüfen de olsa birbirimizi uzaktan uzağa görebiliyorduk. Ah o uzaktan ya da yakından yüzünü görebilmiş olmam, benim için ne büyük bir mutluluktu, anlatamam. Ancak, bunlar ancak yaz günleri gerçek-leşebiliyordu.
Kısmet Bu:
Kış gelip de, Yah’dan konağa gittiğimiz zaman, manastıra kapatılmış kızlardan farkım kalmazdı. Bütün gün, sabahtan akşama kadar ümitsizlik içinde kıvranıp dururdum. Arada bir misafir geldiğinde, asık suratımla, en başta annemin huzurunu kaçırır, güler yüzlü olmam için, bin bir çeşit dil dökerdi. Dadım ise, her fırsatta “her şeyin başı kısmet” derdi. Önceleri bu lafa fazla ehemmiyet vermez, gülüp geçerdim. Ne kadar büyük bir laf olduğunu, nice olayları yaşadıktan sonra öğrendim.
İşte bu anlayışsız kafam ile günün birinde Nafi Mollaların konağına, oğulları Ruknettin Bey’in eşi olarak gelin gittim. Nafi Bey Şeyhülislam, Ruknettin Bey ise Kazasker idi…Babam, bir yığın isteyenime red cevabı verirken, beni palas pandıras Nafi Molla Konağı denilen o cehennemin içine atmıştı. Bu konakta, neler gördüm, neler geçirdim:
Ruknettin Bey’in beni katlettiği geceden sonra, bütün bu zenginlik ve ihtişam içinde dolaşan, sadece ve sadece hayaletim olacaktı. Gerçi o geceden sonra, onu bir daha kendime yaklaştırmadım. Bu irade kuvvetini İse, Cemil Bey’e olan aşkımdan alıyordum.
Kaymbabam, oğlu ve karısından farklı idi. Bir kerecik olsun gülümsediğini görmememe rağmen, üzerimde daima güler yüzlü bir adam tesiri yapmıştır. Kaynanam, sesinin kalınlığı, vücudunun hantallığı ve oburluğu ile ne kadar kaba bir erkeği andırıyor idiyse, kaymbabam bütün tavır ve edalarında o kadar nazlı bir kadına benziyordu.
Kayınbabamın, bu konakta en az benim kadar yalnız olduğunu hissetmem, ona karşı duyduğum sevgi ve saygıyı arttırmıştı…
Geceli gündüzlü, hep anayla oğul arasında yaşamaya mahkumdum. Kocam, kaynanama çok benzerdi. Geniş paçalı donla-n,kadife hırkaları, işlemeli takkeleriyle bıngıl bıngıl dolaşırken arkadan bakıldığında, kocam tıpkı, kaynanamın aynısı idi.
Nafi Molla Konağı:
Bu konakta yemekten İçmekten, yatıp uyumaktan başka bir şey yok. Kaynanam, o zengin sofralarda bazen o kadar çok yiyip içiyordu ki, yorgun düşüp sofra başında uyuyakalıyordu. Kocam da aynen annesi gibi yer, içer ve uyuya-kalırdı. Ben de hemen elime bir roman alır okumaya başlardım. Okuduğum romanlarda Cemil Bey’i hep yanı başımda hayal eder, onunla beraber dünyayı dolaşırdım.
Rüknettin Bey, artık kendisine karşı göstermiş olduğum soğuk hallere alışmıştı. Geceleri, sık sık yataktan ayrılıp gidiyor, ne zaman döndüğünün farkına varmıyordum. Bir gün yine böyle sessizce yanımdan kalkıp gidince, merakımı yenemeyİp, yavaşça takip ettim. Küçük Molla Bey ikisi Çerkeş, biri Habeşi üç genç hizmetçi kızın yattığı odaya girdi…Bir şey fark ettirmeden, gelip yatağıma yattım.
Zeyrekli Fatma Hanım:
Kaynanamın yanına gelip giden kadınlardan birisi de Zeyrekli Fatma Hamm’dı. Bu kadm, diğerlerine göre daha ağırbaşlı ve oturaklı duruyordu. Bir gün usulca yanıma sokulup “Cemil Bey’in selamı var” deyip, elime bir zarf sıkıştırdı. Uçarcasına yukarı çıktım ve mektubu bir çırpıda okudum. Mektup “Sevgili Münire” diye başlıyor, beni unutmak İçin alkole sığınmaktan tutunda, uzak yerlere gitmeye kadar, her şeye başvurduğu halde, bir türlü beceremediğini anlatıyordu. En sonunda da, Fatma Ha-nım’a güvenebileceğimi belirtiyordu.
O gece, bu mektubu kaç kere okudum, kaç kere koynuma soktum çıkardım bilmiyorum. Zeyrekli Fatma Hamm’ın “yarın gidiyorum” demesi üzerine, onu hiç unutmadığımı belirten bir mektup yazarak gönderdim.
Birkaç gün sonra gelen cevapta “Fatma Hamm’ın bir buluşma yeri ayarlayacağı” yazıyordu. Nitekim ayarladı da.
Perşembe günü buluşacaktık. Haberi pazartesi vermişti. O üç günü nasıl geçirdim, bir ben bilirim. O sabah, bir gelin gibi süslendim. Tüm bu hazırlıklar, heyecan, bekleyiş neticesinde sadece ve sadece onunla iki saniye bakışabildik, o kadar. Bu kısa zaman süresi bile beni canlandırmaya yetmişti.
Yeni Dünya:
İki yıllık bir ayrılıktan sonra, Cemil Bey’le zaman zaman buluşmaya başladı. Lakin, aramızda herhangi bir birleşme meydana gelmedi…
Bir gün, sır ortağım, hizmetçilerden Cenan yanıma gelerek, Habeş hizmetçinin Rüknettin Bey’den hamile kaldığı için evden çıkartıldığını, Rüknettin Bey’in bu seferde sık sık kendisini sıkıştırdığını söyledi. Hemen kafamda şimşekler çaktı, kurtuluş bunda diyerek, soluğu hemen bizim konakta aldım.
Kapıda beni karşılayan Dadıma her şeyi bir bir anlattım. Kadıncağız olduğu yere çöküverdi. Annemin merdivenlerden indiğini görünce ona doğru koştum, sarılıp ağlaştık. Karar için, akşam babamı beklemeye karar verdik.
Babam gelince, annem her şeyi anlatmış. Babam beni çağırarak, isteğimi sordu. Ne emrederseniz o, diye cevap verdim. “Artık yanımızda kalacaksın” deyince dünyalar benim olmuştu.
Bir Dönüm Noktası:
Artık evde, el üstünde tutuluyordum. Sanırım, fazla üzül-memem için böyle davranıyorlardı. Yalnız, babamın Cemil Bey konusunda, önceden beri neden bu kadar katı davrandığını çözememiştim.
Biz yalıya geçtikten birkaç gün sonra, Cemil Bey’lerin yalısında da hareket başladı. Çok bir zaman geçmeden, gelip yerleştiler. Artık, Cemil Bey ile arada bir görüşebiliyorduk. Yalnız, bu buluşmalar içimizdeki susuzluğu gidermeye yetmiyordu.
Bir gün, halamlara ziyarete gittim. Olanları anlatınca, halam çok üzüldü. Sonra da bana “Cemil Bey’le aranız nasıl” diye bir akramymışım gibi sordu. Çok şaşırmıştım. “Ben her şeyi biliyorum kızım” deyince rahatladım…
Artık, halamın yardımları ile Cemil Bey’le sık sık buluşuyorduk.
Yirmi Beş Yıl Sonra:
Bütün bu yazdıklarımın üzerinden tam yirmi beş yıl geçmiş bulunuyor. Olup bitenler, şimdi bana bir rüya gibi geliyor…Bu dünyada artık hiç kimsem kalmadı. Sevdiklerim birer birer göçüp gittiler…Cemil Bey’den haber almayah neredeyse yirmi dört yıl oldu.
Nasıl mı oldu? Neler mi oldu? Hatırlamaya çalışayım. Cemil Bey en son buluşmamızda, “Yarın akşam gelemezsem merak etmeyin” demişti. Sebebini sorduğumda “Yarın gelebilirsem söylerim” deyip gitti. İşte gidiş, o gidiş.
Sonra, yazdığı mektupta her şeyi anlatmıştı, ancak neye yarar…Meğer, Saraydan Cemil Bey ile bir kızı evlendirmek istemişler. Cemil Bey kabul etmeyince, babası Hakkı Paşa’nrn tayinini Çıkarmışlar. Tabii Cemil Bey’in de. <
Kahrolmuş, yıkılmıştım. Tek teselli kaynağım Halam Şahende Hanım idi.
Bu şartlar altında, evimizi Fazlı Paşa’ya taşıdık. Halam da Laleli’ye taşındı.
Halamın kızı Hasibe’nin daha Önce var olan hastalığı artmıştı. Çok geçmeden aramızdan ayrıldı. Hayat iyice çekilmez bir hal almıştı. Kaç sefer hayatıma son verme düşüncesi içinde oldum. Lakin, Cemil Bey’i bir kez daha görebilirim ümidi ile hep vazgeçtim.
Bir gün babam, omuzları düşük, beli bükük, avurtları göçmüş, kamburu çökmüş bir vaziyette eve geldi. Bir daha da evden çıkmadı. Hatta Rüknettin Bey’in babası benim boş kâğıdımı dahi eve getirmek zorunda kaldı.
Boş kâğıdını alınca, hemen halama koştum ve artık Cemil Bey ile evlenebileceğimi söyledim. Halam da “Acele etme, hele Cemil Bey bir gelsin” diyordu. Ben de her an bu hayalle yaşamıyor muydum? Ne yapıp, edip öğrenmeliydim. İlk fırsatta, Hakkı Pa-şa’Iarın yalısına gittim. Kimsecikler yoktu. Kapı komşuları Pakize Hanım’dan, Hakkı Paşa’nın çok Önceleri vefat etmiş olduğunu öğrendim. Cemil Bey ise bir yerlerde reji müdürlüğü yapıyormuş. Nerede diye heyecanla sorduğum soruya, “Metin ol kızım, duyduğum kadarı ile orada evlenmiş ve çoluk çocuğa karışmış, sen de daha genç ve güzelsin, kendine yeni bir hayat kurabilirsin” diye cevap verdi.
Oradan nasıl ayrıldım, halamın yanına nasıl vardım bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey vardı ki, ben de artık halam gibi yaşlı bir kadındım….
Meğer feleğin çemberinden geçmek bu imiş. İnsana bir sabır, bir tevekkül geliyor…
Ben bu haldeyken Moskof muharebesi oldu. Memleketin, altı üstüne geldi. Hiç bilmediğim, görmediğim geçim sıkıntıları baş göstermeye başladı. Babam bazı çalışanları çıkarmak zorunda kaldı. Ve babacığım, harp bitmeden bu dünyadan göçüp gitti. Bundan sonra çektiğimiz sıkıntılar yüz misline çıktı. Düşman Ayastefanos’a kadar geldi. Yakmaya bir parça kömür dahi bulamıyorduk. Bütün bu sıkıntılar içerisinde, gönül meselelerine yer mi kalır. Artık, sadece annemi düşünüyordum. Nihayet korktuğum başıma geldi. Anneciğim de Önce hastalandı, sonra İyice elden ayaktan düştü, bir gün de yüzündeki gülümsemesi ile aramızdan ayrılıp gitti. Yapayalnız kalmıştım. Halamların yanma taşındım.
Hep O Şarkı, Fakat.:
Bir gün halam, “bu böyle olmaz, biraz gayrete gelip ruhumuzun ■paslarını sümehyiz, diri diri mezara gömülmemeliyiz” dedi. Peki ne Halamın Bektaşi tarikatı üyesi olduğunu, bu yüzden babamla aralarının soğuk olduğunu duymuştum. Sırf merakımı gidermek için, onunla beraber bu toplantılara gitmeye karar verdim. 1 Hatta katıldığım ilk toplantıdan aklımda kalan şu mısra idi:
“Uzak sanıp bağırma
O senedir çağırma.”
Bir gün halam, Vaniköy’deki Eşref Paşa yalısına davetli olduğumuzu söyledi. Gitmek istemiyordum. Ancak, ısrarlarını kıramayıp gitmeyi kabul ettim.
Ziyafet yerinde, kadınlar üst katta yiyip içiyor, erkekler ise bahçede kurulu sofralarda bu işi yapıyorlardı. Pakize hanım, bahçedeki erkekleri tek tek isimlerini sayarak gösteriyordu. Bir ismi söylerken bana bakıp sesini kısmasının sebebini anlayamadım. Sonra, bahçede çalgılar çalınıp, şarkılar söylendi. Pakize Hanım, yanımıza gelip, şimdi söylenecek şarkıyı iyi dinlememizi söyledi. Müziğe kulak kabarttım. Evet, bu bizim şarkımızın müziği idi. Ama söyleyen kimdi? Allah’ım, hayır, olamazdı. Bu sesin sahibi o muydu?…Yığılmışım.
Halama, sık sık Cemil Bey’i anlatmasını istiyordum. Ancak, anlattıkları kafamdaki Cemil Bey’le bir türlü uyuşmuyordu. O cıvıl cıvıl, korkusuz Cemil Bey’i değil, ürkek, sığıntı gibi duran birinin portresini çiziyordu.
Bu geceden üç gün sonra, halamla oturduğumuz eve ziyarete geldi. Tam da halamın anlattığı gibiydi. Ürkek, sinmiş, hep sıkıntılı bir halde idi. Meğer beni görmek için değil, halamdan kendi mesleki haklarının iadesi için Eşref Paşa’dan ricada bulunması için gelmişmiş. Keşke hiç gelmeseydi. Keşke hiç görmeseydim. Hayalimde hep o yıllar öncesi Cemil Bey olarak kalsaydı. Şimdi bütün hayatım birdenbire anlammı yitirdi. Kötü olan önümdeki değil, arkamdaki boşluk. Sanki Cemil Bey ile hiç tanışmamışız, hiç sevişmemişiz gibi…
YALNIZ EFE
Pazartesi, 08 Aralık 2008ÖZET: Babasının haksız bir şekilde Öldürülmesine dayanamayarak, intikam almak için dağlara çıkan ve hep yalnız gezen genç kız Kezban’ın hikâyesi anlatılmaktadır.
Sabahtan beri yürüyorduk. İnce ince yağmur yağıyordu. Omzumdaki silah gittikçe ağırlaşıyordu. “Biraz dinlensek” dedim. Kılavuzum gülerek, “Biraz daha gayret et” dedi. Yarım saat daha yürüdük. Kılavuzum “yarın başına geldik, oturabiliriz” deyince yakındaki bir çamın dibine çöküverdim. Tam sigara yakacaktım ki, “Burada tütün içilmez, çünkü burası Yalnız Efe’nin kaybolduğu yerdir” dedi. Ben ki, menkıbeleri çok severim, bunu da dinlemeliydim. “Anlat Baba” dedim.
“Bu olaylar benim küçüklüğüme denk gelir. Babası gençliğinde, adı Kezban olan kızı ile bizim köye yerleşmiş. Bir gün, Eseoğlu’nun çiftliğinden geçerken, alacağı olan birisini görüp istemiş. Vermemişler. Çıkan kavga neticesinde adamı öldürmüşler.”
Kız doğruca hükümete koşup, ‘babamı vuran filandır’ demiş. Meğer, hükümet adamlarının çoğunun Eseoğlu ile araları çok iyi imiş. Kızın bütün ısrarına rağmen işlem yapmayıp, üstelik, kızı fena bir şekilde döğmüşler.
Kız bir zamanlar görünmez olur. Herkes onun İzmir’e, birinin yanma evlatlık olarak gittiğini sanmaktadır.
m m
Bir gün vazifesini yapmayan, karakol komutanı teğmenin ölüsü bulunur. Kafasında tek kurşun vardır. Çok geçmeden, babasını vuran korucu da öldürülür. Aradan bir süre sonra da, Eseoğlu’nun cesedini bağdaki yatağında, boynu kesilmiş halde bulurlar,
O günden beri, köylüleri soyan memurları, zalim zaptiyeleri, çiftçileri dolandıran madrabazları birer birer Öldüren bu efenin kim olduğu epeyce zaman anlaşılmaz.
Yanma, kızanlık için başvuran kimseyi kabul etmediği, hep tek başına gezdiği için ona ‘Yalnız Efe’ derler. Tam on beş sene yüzünü kadınlardan başka kimse görmemiştir.
Bir zaman onun korkusundan kimse kimseye kötülük edemez olmuş. Haksızlığa uğrayan düşmanını ‘Yalnız Efe’ye söylerim diyerek korkulurmuş.
Her köyün korusunda, gizli bir ağaçta, bir heybe asılı imiş. Heybe boşaldıkça, köy halkı içini yiyecekle doldururmuş. Bunun dışında da kimseye en ufak bir yük olmazmış…
Uzatmayalım…Tam bu sıralarda, Söke taraflarında azgın bir Rum eşkıyası türer. Devlet kuvvetleri bunun peşine düşer. Arar arar bulamazlar. Boş dönmemek için, namını işittikleri Yalnız Efe’yi yakalamak isterler. Yalnız Efe’yi işte tam burada kıstırırlar. Efe onlara: ‘Siz askersiniz, kardeşimsiniz, canınızı yakmak istemem” dese de ne çare? Başlarlar ateşe. Bu arada iki taraflı ateşle askerler birbirlerini de vurmaktadırlar. ‘Ben gidiyorum, ben artık yoğum, ateşi kesin’ diyerek haykırır ve gözden kaybolur.
Onu vuruldu sanırlar. Her tarafı didik didik ararlar. îşte bu çamın dibinde, Yalnız Efe’nin tüfeğiyle, geyik postu seccadesini ve yeşil namaz bezini bulurlar.
O vakitten beri Yalnız Efe’ye rastgelen yoktur.”
BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE
Pazartesi, 08 Aralık 2008Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Mustafa Kemal Atatürk zamanında Türkçeye ilk kez çevrildi. Atatürk, kitabı okuduğunda bu destansı başarıya tek kelimeyle hayran olmuştu. Derhal kitabın ülkedeki okulların, özellikle askeri okulların müfredatına dahil edilmesini emretti. Türk askerleri ülkelerindeki “yaşamı yenilemek” için mutlaka bu kitabı okumalıydılar. O vakitler, kitap o kadar çok ilgi gördü ki, Kuran-ı Kerim’den sonra en çok okunan kitap haline geldi.
Bu kitap tüm yoksulluğa, imkansızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan işadamlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, Finlandiya’yı, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak biçimde gözler önüne sermektedir.
KAÇ YIL GEÇTİ ARADAN
Pazar, 07 Aralık 2008Nerime, Rüya’yı yalnız bırakıp dönememişti. Gitme lafını ettiği her an, Rüya boynunu bükerek Ne olur Nerime abla, birkaç gün daha kal! diye yalvarıyordu. İki gün evvel Gülten’in yedinci günü duasını yaptırmışlardı. Hayat yavaş yavaş normale dönmeye başlamıştı. Rüya kahvaltı sofrasını toplarken kapı çalındı. Elinde ekmek sepeti ile kapıya koştu: Armağan, sen misin? diye bağırdı. Rüya, elinde ekmek sepeti ve yanında çok şık, çok zarif bir genç kadın ile salona girdi. Adının Armağan olduğunu söylediği bu genç kadının yüzünde hiçbir ifade yoktu. Üzgün müydü? Acılı mıydı? Kendini suçlu mu hissediyordu? Mutsuz muydu? Hiç belli değildi. Nerime, Gülten’e göster-medikleri ilgi yüzünden, olanlardan bir yere kadar sorumlu tuttuğu bu genç kadının bu duyarsız tavrı karşısında daha da üzülmüş ve sinirlenmişti Aradan geçen yılların hatırına mıdır bilinmez; tam da bitti derken, birbirinden kopmuş hayatların yollarını buluşturup bir araya getiren, kimimize göre tesadüf, kimimize göre de kaderdir. Rüya, Gülsüm, Canan, Nerime, Gamze, Gülten, Saltanat ve Seher Yaşadıkları ile birbirine yaban-cı; ama yaşananların bıraktığı izlere; acılara, hüzünlere, aşklara ve ayrılıklara tanıdık sekiz kadın… Yıllar önce hayatları farklı yollara savrulmuş sekiz arkadaşın, yirmi beş yıl sonra bir gün tesadüfle bir araya gelmeleri üzerine; aradan geçen yılların hayatlarında neleri biriktirdiğini anlatmaları ve eski günleri yadetmeleri ile sonlanan eşsiz bir yaşam öyküsü Naşide Gökbudak’ın yalın anlatımı ve akıcı üslubuyla yazdığı Kaç Yıl Geçti Aradan adlı bu eseri bir solukta okuyacak ve duygu yüklü bir iklime sürükleneceksiniz
BÜYÜ DÜKKANI
Pazar, 07 Aralık 2008Hayatta en çok istediğiniz şey, hayattan alabileceğiniz en iyi şey midir?
Epsilon Yayınevi, sizin de kendi gerçeğinizle karşılaşabileceğiniz Büyü Dükkânı’nda sizi bu soruya hazırlıklı olmaya çağırıyor!
Büyü Dükkânı, hayatta istenebilecek her şeyin var olduğu, mucizevi alışverişlerin gerçekleştiği bir mekândır. Ünü ülkenin dört bir tarafına yayılmış olan bu dükkâna gelen müşterilerin tek bir hedefi vardır: Kendilerine her şeyin vaat edildiği bu yerden, hayatta en çok istedikleri şeyi almadan ayrılmamak… Kimisi geçmiş yıllarını geri almak, kimi büyük bir aşk yaşamak, kimi de korkularından kurtulmak için oradadır. İsteklerine biçilen bedeli ödemeye çoktan hazırdırlar. Ancak Büyü
Dükkânı’ndaki alışverişler kolay değildir. Çünkü usta satıcının bir kuralı vardır: Müşterisini dükkândan alabileceği en iyi şeyle göndermek… Yaşlı adam ile müşterileri arasında geçen sıkı pazarlıklar, hayata dair önemli sorgulamalar içermektedir.
EVVEL ZAMAN İÇİNDE (MASAL)
Pazar, 07 Aralık 2008(Kitapta “Uç Elma”, ‘Sedef Bacı”, “Gelincik Günü”, “Hamur Bebek”, “Tasa Kuşu”, “Köse Dağı”, “Ak Gün, Kara Gün” ve “Perili El” isimlerinde 8 masal yer almaktadır.)
ÜÇ ELMA:
Bir varmış, bir yokmuş, develer tellal iken, pireler berber i-ken, ben anamın beşiğin tıngır mıngır sallar iken bir memleketin birinde, iyiler iyisi bir padişah varmış. Her şeyi varmış, ama hiç çocuğu yokmuş. Yaşı ilerledikçe, bu yüzden kederi artıyormuş…
Bir gün akıllı bir pir-i fani, padişahın derdini öğrendikten sonra, “kolayı var” demiş. “Siz şimdi bir bahçe yaptırın, içinde güller, çiçekler, havuzlar, daha neler neler olsun”…Padişah, bir bahçe yaptırdı ki dillere destan . Ama gel gelelim, ne evlat var ne de bir müjdeli haber…Bu sefer de kafası iyice bozulur ve başlar bahçeyi dağıtmaya…Ezer, çiğner, dağıtır. Hanımı güç bela, yalvar yakar durdurabilmiş. Zaten hanımı, bahçe yapıldığı günden beri bahçeden çıkmazmış. Ağaçlarla, konuşurmuş. Bu hallere dayanamayan yaşlı bir elma ağacı dile gelmiş: “Benim filizlerimden al, dik. Bir gün sana elma verir. Yarısını sen ye, yarısını da padişaha yedir.” demiş.
Kadın filizi dikmiş, fidan olmuş, ağaç olmuş. Yedi yıl geçmiş, bir elma vermiş. Elma da elma hani; bir yanı al, bir yanı beyaz. Kadıncık durur mu? Almış elmayı, bölmüş elmayı. Yarısını kendisi yemiş, yarısını da padişaha yedirmiş. Aradan geçmiş dokuz ay, on gün, Nur topu gibi bir oğulları olmuş..
Kurulmuş meydan, çalmış davullar… Kırk gün, kırk gece olmuş oyunlar..
Gökten uç elma düştü… Kimin ne muradı varsa onun başına…
3. MASAL:
GELİNCİK GÜNÜ
Bir varmış, bir yokmuş. Bir bey varmış. Beyin de kapılara, bacalara sığmayan bir oğlu varmış. Gezermiş, tozarmış. Bir gün, sesi soluğu kesilmiş, evinden çıkmaz olmuş. Beyi almış bir dert. Çare yok. Bey oğlu evden çıkmaz, kimseyle konuşmaz…
Aradan uzunca zaman geçmiş. Bir yaşlı kadın beyin evinin önünde dolanıp dururmuş. Bey oğlu dayanamamış, “Canına mı susadın, ne geziyorsun burada?” diye bağırmış. Kadın ağlayarak anlatmış. “Ah, oğul ah. Benim bir oğlum var, zincir zapt etmez. Bir türlü söz dinlemez. Dediler ki, dünyaya küskün birim bulacaksın, damarından yedi damla kan alacaksın, yedi sabah da bal şerbetine katıp içİrir-sen oğluna, dizini kırar da dizinin dibinde oturur.”
“Benim hayata küskün olduğumu nereden biliyorsun?” “Şayet küskün olmazsan, dünya alemin bir araya geldiği, bu gelincik gününde, böyle bir kenarda oturur musun? ”
Meğer bey oğlu bir gün, bir pınarın başında uyuyakalmış i-ken, rüyasında gördüğü bir peri kızı yüzünden dünyalara küsmemiş mi? İçine bir ümit düşmüş, gelincik gününde sevdiğimi görürüm diye.
Yaşlı kadın, beyin yanına koşmuş. Müjdemi isterim, oğlunuzu konuşturdum, diye. Bey ücretini vermiş, kadım savmış. Başlamış oğlunun bu sevda derdinin çaresini aramaya. “Gelincik bağına katılan herkes, oğlumun önünden geçecek” diye ferman çıkarmış.
Yığın yığın insan, gelmiş geçmiş. Bey oğlu, bir tane yoksul bir kızın üstüne mendilini atmış.. .Sonrası düğün dernek.
İşte o günden beri, kısmetini arayanlar “gelincik günü”nü beklerlermiş…
5. MASAL:
TASA KUŞU
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Sülün Kız varmış. Babası ölmüş. Anası ile kalmış. Kızı, nasıl geçiniriz diye bir tasa almış. Anası demiş: “Ben çuha dokurum, sen gergef işlersin, geçinip gideriz.” Öyle yapmışlar. Bağ bahçe sahibi olmuşlar. Kız yine tasalanmış. “Dağımızı yel alırsa, bağımızı el alırsa” diye. Anası nice öğütler vermişse de boşa. Kendini avareliğe vermiş. Tasa Kuşu zaten fırsat kolluyormuş. Almış onu kollan arasına…
Kız bir bakmış ki cennetten bir köşe içinde. Her yer güllük, gülistanlık. Bülbül öter, ardından keklik öter…Kız yine tasalanmış, “Niye bin gözüm, niye bin kulağım yok, niye hepsim birden göremiyorum, duyamıyorum” . diye. O an bütün kuşların dili susmuş, pınarların suyu kesilmiş. Tasa kuşu dalga geçmiş: “Avare kız, avare kız. Tasa dediğin öyle olmaz, böyle olur. Geçti gül, geçti geçti bülbül, ister ağla ister gül…” demiş. Kız perişan olmuş, açlık da başına vurmuş. El uzattığı ağaçlar meyve vermez olmuş. Su içmek istediği pınarlar su vermez olmuş.
Tasa Kuşu, yapacağını yapmış, edeceğini etmiş, uçmuş gitmiş bir başka avarenin başına konmaya…Kız bunu görünce derinden bir “ohhh” çekmiş. …Bir ak saçlı dede ortaya çıkıp demiş ki, “Dile benden ne dilersen…” “Anamı isterim, anamı” demiş kız. Yummuş gözünü, açmış. Bir de bakmış ki anasının dizinin dibinde…
O günden beri, tatlı dilli, güler yüzlü olmuş. Kısmeti de açılmış, evlenmiş. Kırk gün, kırk gece düğün etmiş..Mutlu mutlu yaşamışlar…
8. MASAL:
PERİLİ EL
Bir varmış, bir yokmuş. Bir evin, çok güzel bir kızı varmış. Anası, babası kızlarına gül gibi bakarlarmış. Bİr gün ecel gelmiş, ikisini de almış. Kız kalmış yalnız başına. Bak şu Allah’ın işine..
Kısmeti çıkmış, ağzı var dili yok, sessiz sakin biriyle evlenmiş. Lakin, ev işi bilmez, el işi bilmez bîr kız olduğu için, her tarafı pislik götürmeye başlamış.
Konu komşu, elini ayağını çekmiş. Adamcağız, dayanmış da dayanmış. Kız da bu hallere çok üzülüyormuş, ama bilmediği için, hiçbir şey de yapamıyormuş. Her gün Allah’a yalvarıyormuş, “derdime bir çare” diye. Bir gün, nur yüzlü bir hatuncuk kapısına gelmiş, “senin annen çok iyi bir kadındı, herkese iyilikler etti, bu yüzden ben sana on tane hizmetçi peri getirdim, her biri bir parmağında saklanacak, hangi parmağını oynatırsan, o hizmetini yapacak” demiş ve kaybolmuş. Kız inanamamış önce. Sonra, denemeye karar vermiş. Bir de ne görsün, on tane peri kızı birden hizmete başlamasın mı?
Peri kızları evi tertemiz yapmışlar, çeşit çeşit yemekleri pişirip, masalara dizmişler. Akşam kocası gelince, bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın gitsin… O günden sonra, dirlik düzenlik İle mesut, bahtiyar yaşayıp gitmişler…
Kara İstanbul
Cumartesi, 06 Aralık 2008“İstanbul, batı”yla doğu”nun sözcüğüm tam anlamıyla buluştuğu yer, bir kavuşma noktası, bir kavşak. Aynı zamanda coğrafyanın yamanmaz biçimde yırtıldığı, sürekliliğin çatladığı uğrak, kımıl kımıl bir kırık. Tam iki anakaranın, Asya’yla Avrupa’nın buluştuğu tek kent: boğaz”ın yardığı, haliç’in şişlediği. Karadeniz”in, Marmara’nın okşadığı. Debbağ”ın sevdiği deriye yaptığı gibi, doğa ana burayı döverek, severek dünyanın en hayret verici yerlerinden biri haline getirmiş. İnsanların binyıllardır burada takılıyor oluşuna şaşmamak gerek.
Bir yandan İstanbul’dan gitti gidecek olmakta ısrar edip öte yandan da hiçbir yere gitmediğinizde. Gerçek bir İstanbullu olup çıktığınız söylenir. Buraya herkes bir yerden gelir, evet, ama orası hiçbir zaman İstanbul değildir. Bu klişeler ola ki İstanbul’un hem iten hem çeken doğasına, bu doğanın estetik, ekonomik, mistik, son çözümde açıklanamaz çekiciliğine, , kendine ait olanı yok etme ya da dışına itme eğilimine örnek oluştururlar. Hem aşka hem de nefrete ilişkin bir kenttir İstanbul; tutkuların kabardığı ve yere kat kat artarak indiği bir kent.
Kara İstanbul’a hoş geldiniz: ayakkabılarınızı, düğüm düğüm beklentilerinizi kapıda bırakın. Buyurun, girin.”
OLASILIKSIZ
Cuma, 05 Aralık 2008|
|
Bedel
Cuma, 05 Aralık 2008KİTABIN ÖZETİ :
Her şey zeki ve çalışkan bir üniversite öğrencisinin, satmakla zorunlu olduğu uyuşturucuların bir kısmını kendine ayırdığının fark edilmesi üzerine, patronlar tarafından feci bir şekilde öldürülmesiyle başlar. Böylece zekilik ve çalışkanlıktan daha da önemli olanın karanlık güce bağlılık olduğu, herkese anlatılmış olur.
Dr.Isaac mesleğinde iddialı bir kimyagerdir. Profesör vermiş olduğu bir konferansta, uyuşturucu ticaretiyle uğraşan ve aynı zamanda psikopat bir katil olan Jimmy Pilgrim’in üzerindeki dikkatini daha da fazla arttırmıştır.
Bu sıralarda, çok uzaklarda giderek yaygınlaşan ve gençleri zehirleyen maddelere karşı savaş açmış olan devlet yetkilileri, çok gizli bir federal teşkilat kurması için Tom Fogarty’e görev vermiştir. Tom Fogarty’e ise federal merkezinden olmayan ve daha evvel kesinlikle işinde açık vermeyen 5 federal ajanı kendi evinde toplayarak onlara görevleri konusunda bilgileri verir. Uyuşturucu şebekesinin başı Locotta ismindeki yer altı patronudur. Locotta’ya bağlı üç büyük patron ve bunlardan en acımasızı olan Pilgrim’in ise sadece kendisine bağlı dokuz adamı mevcuttur.
Pilgrim’in Dr.Isaac’ı kendisi için çalışmasına ikna etmesi fazla zor olmamıştır. Pilgrim, Dr.Isaac’a üniversitede aldığı paranın on kat fazlasını ve istediği bileşeni yapması halinde ise ona büyük bir ikramiye vereceğini, profesörün çalışmalarını destekleyeceğini ve rahat bir çalışma ortamı sağlayacağı garantisini verir. Dr. Isaac bunu fazla zorlanmadan kabul eder. Çünkü çok karlı bir iştir. Bütün bunların karşılığında Pilgrim ise profesörden uyuşturucu maddeler ile aynı özelliği taşımayan fakat, daha da fazla etkisi bulunan bir madde üretmesini istemektedir.
Federal ajanlar ise Pilgrim grubundan başlamayı uygun görürler ve dolayısıyla ilk, Pilgrim’in satıcılarından en aptal olanı üzerinde yoğunlaşacaklardır. Bylighter ismindeki satıcı- diğer adı Gıcırtı – ile temasa geçerler. Fakat umulmadık bazı aksilikler sonucunda Pilgrim’in sağ kolu olan aynı zamanda soğukkanlı ve acımasız katil Raynee’nin kurnazlığı sayesinde 2 federal ajan feci bir şekilde öldürülür.
Federal ajanlar, girmiş oldukları işin ciddiyetini ve iki arkadaşlarının öldürülmesi ile daha fazla çalışmaları ve dikkatli olmalarının gerektiğini anlamışlardır. Gıcırtı’nın bir yargıcın evini soyarken yakalanması , olayın mahkeme salonuna taşınması demektir. Fakat patronlar buna hiçte niyetleri olmadığından rüşvet vererek ve tanınmış olan, en iyi avukatı tutarak Gıcırtı ’yı bu durumdan kurtarırlar. Bu onlar için iyi olmuştur, fakat Gıcırtı ismindeki bu satıcının söyledikleri ve daha da fazla dikkatsizce davranışı patronlarının sonunu getirecektir.
Uyuşturucu timi yavaş yavaş patronlara ulaşmaya başlamıştır. Bunun sonucunda ölümler birbirini izlemektedir. Bu sırada profesörün yaptığı A-17 ismindeki uyuşturucu oldukça yaygınlaşmış ve yeni bir uyuşturucu yaratılmıştır. Gerekli veya gereksiz bir sürü takip ve ölümün ardından patronlar Pilgrim, Raynee ve Locotta yakalanarak, adalete teslim edilir.
Kısa zaman sonra, Locotta ve Pilgrim büyük patronun tutmuş olduğu avukat ve verilen çok büyük rüşvet sayesinde beraat ettirilir. Patron, onlara eski bölgelerine geri dönmelerini ve işleri tekrar yoluna sokmaları emrini verir. Uyuşturucu ajanları ne olacağını bildiklerinden, olaylara kayıtsız kalırlar. Bir süre sonra Locotta ve Pilgrim bir arazide ölü olarak bulunur.








