Okuyanlara estetik (sanatsal) bir doyum sağlamak amacıyla yazılmış, ya da böyle bir amacı olmasa bile biçimsel ve içeriksel özellikleriyle bu düzeye ulaşabilen bütün yazılı eserlere edebiyat denir. Edebiyat bir anlatım biçimidir. Düşünce ve duyguları güzel ve etkili bir biçimde anlatma sanatı olarak da tanımlanabilir. Herhangi bir metnin edebiyat eseri sayılabilmesi için sanatsal değerler taşıması gerekir. Edebiyatın ne olduğunu anlayabilmek için onun, dilden, konuşma ve düzyazı dilinden farklı olan yanlarını ortaya koymak gereklidir. 

2007 taban puanları
1911 yılında Selanik?te çıkan ?Genç Kalemler? dergisinde Ömer Seyfettin?in ?Yeni Lisan? adlı makalesinin yayımlanmasıyla başlar. Milli Edebiyat hareketi öncelikle bir dil hareketidir. Sade Türkçe?nin bir dava olarak ele alınması ilk kez bu dergide ortaya konulmuştur. ?Milli Edebiyat? terimi de ilk defa bu dergide kullanılmıştır. 
Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası’nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara savaşlarıdır. İtilaf Devletleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti konumundaki İstanbul’u alarak boğazların kontrolünü ele geçirmek, Rusya’yla güvenli bir tarımsal ve askeri ticaret yolu açmak, Alman müttefiklerinden birini savaş dışı bırakarak İttifak Devletlerini zayıflatmak amaçları ile ilk hedef olarak Çanakkale Boğazı’na girmişlerdir. Ancak saldırıları başarısız olacak, iki tarafın da çok ağır kayıplar vermesiyle İtilaf Devletleri geri çekileceklerdir. 
Somuncu Baba olarak bilinen Hamid Hamidüddin (1331-1412), Yıldırım Bayezid zamanında Kayseri, Bursa ve Aksaray’da yaşamış bir İslam tarikatı lideridir.
Hayatı
Kayseri’nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu’yu manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri’nin oğludur. Soyu Peygamber Efendimiz (s.a.s)’e ulaşır, 24. kuşaktan torunudur, Şeyh Hamid-i Veli ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayseri’den almıştır. Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Veli, ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz ve Erdebil’de sürdürmüştür. Alaaddin Erdebili’den ve Bayezid-i Bistami’nin ruhaniyetinden manevi terbiye almıştır. 
Namık Kemal, 21 ARALIK 1840’ta Tekirdağ’da doğdu. Müneccimbaşı Mustafa Asım ile Fatma Zehra Hanım’ın oğludur. Sekiz yaşındayken annesinin ölümü üzerine dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanına alındı. Bir yıl İstanbul’da Beyazıt ve Valide rüştiyelerinde okudu (1849). Rumeli ve Anadolu’nun çeşitli merkezlerinde görevler alan dedesiyle birlikte dolaşır. Kars’ta bulundukları yıllar (1851-1854) müderris ve şair Seyyit Mehmet Hamit Efendi tarafından yetiştirildi. Bir yıl sonra İstanbul’a döndü. Burada Arapça ve Farsça öğrenimi gördü. Bir süre sonra kaymakamlık görevi verilen dedesiyle birlikte Sofya’ya gitti (15 Mayıs 1855). Sofya’da geçirdiği iki yıl Namık Kemal’e yeni öğrenim olanakları kazandırmış, Fransızca’ya ve ilk şiir denemelerine bu şehirde başlamıştır. 
-1-
BİRİNCİ GECE
O öylesine güzel bir geceydi ki, böylesini ancak gençliğimizde görebiliriz! Gökyüzünün aydınlığına, yıldızların parlaklığına bakıp bakıp da, “Böyle bir göğün altında insan nasıl olur da öfke duyar, hırçınlaşabilir?” diye düşünürsünüz. Ama bu düşünce de gençler içindir,hem de çok gençler için. Dilerim, sizin de gönlünüz uzun süre genç kalsın.
Hırçınlardan, öfkeli insanlardan söz açılmışken bütün o günkü uysallığımı anımsamadan edemeyeceğim. Sabahın ilk saatlerinde bunaltıcı, tuhaf bir can sıkıntısı doldurmuştu yüreğimi. Benim gibi yalnız bir adamı, herkes terk ediyormuş, herkes benden kaçıyormuş gibi bir duygu vardı içimde.Çünkü nerdeyse, sekiz yıldır, yaşadığım şu Petersburg kentinde bir tane bile tanıdık edinemedim. Ama tanıdık benim neyime? Zaten Petersburg’u baştan başa tanırım, onun için bütün kent kalkıp, yazlığa gidince haklı olarak herkesin beni terk ettiğini düşünmeye başladım. Yalnız başıma kaldığımı görünce de, büyük bir korkuya kapılarak üç gün neye uğradığımı anlamadan, kentin sokaklarında dolaştım durdum. Tanrı’nın her günü aynı saatte Fontanka’da rasladığım ufak tefek bir ihtiyarla da nerdeyse ahbaplık peydahladım.Onun içindir ki, karşı karşıya geldiğimiz sıralar, ikimizin de keyfi yerindeyse, birbirimize selam verecekmiş gibi bir havaya giriyoruz. Geçenlerde iki gün birbirimizi görmeyip de üçüncü gün karşılaştığımız zaman az kalsın elimizi şapkalarımıza atıyorduk; neyse ki tam zamanında aklımız başımıza geldi de ellerimizi indirdik, birbirimizi süzerek geçtik. 
1886 Halit Ziya Uşaklıgil İstanbul’da doğdu.
1878 İzmir Rüştiyesine girdi. Bu okuldan sonra İzmir’de İtalyan Katolik Koleji’nde okudu.
1883 İstanbul’daki Hazine-i Evrak ve İzmir’de ki Vilayet gazetelerin de ilk çeviri yazıları yayımlandı.
1884 İki arkadaşıyla birlikte Nevruz dergisini çıkardı.
1885 Garpten Şarka Seyyale-i Edebiye: Fransız Tarih ve Numune-i Edebiyatı incelemesini yayımladı.
1886 Hizmet ve Ahenk gazetelerini çıkardı; ilk romanı Sefile tefrika edilirken (Hizmet gazetesin de) sansür tarafından yarıda kesildi, romanın kitap olarak yayımına izin verilmedi.
1888 Bir Muhtıranın Son Yaprakları ve Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası adlı hikaye kitapları.
1889 Paris sergisi için Fransa’ya gitti, Avrupa izlenimlerini yayımladı. Nemide ve Bir Ölünün Defteri adlı romanları; Mensur Şiirler.
1893 İstanbul’daki Reji Müdürlüğü’nde görev aldı, annesinin ölümü üzerine yazdığı Mezardan Sesler.
1894 Fedi ve Şürakası roman), Bu mu İdi? (hikaye).
1896Servet-i Fünun topluluğuna katıldı.
1897 Mai ve Siyah (roman).
1900 Aşk-ı Memnu (roman).
1901 Solgun Demet (hikaye). 
Eski Yunan’da, şair Homeros’un yazdığı varsayılan büyük bir destandır. Bir başka Homeros destanı olan Odeysseia ile birlikte, batı edebiyatının en eski örneği ve tüm zamanların en güzel şiirlerinden sayılır.
Hem İlyada hem de Oysseisa, Truva Savaşı ve bu savaşta yer alan insanlarla ilgili söylenceleri dile getiren, koşukla yazılmış destanlardır. Tarihçiler Yunanistan’tandaki Akhalar ile Batı Anadolu’da yaşamış olan Truvalılar arasındaki bu savaşın yaklaşık İ.Ö. 1199’da geçtiği görüşündedir. Akhalar’ın Truva’yı kuşatmalarının ise10 yıl sürdüğü sanılmaktadır. Bu konuda o kadar çok öykü ve söylence vardır ki, hangisinin gerçek hangisinin uydurma olduğunu bilme olanağı yoktur. 
ÖZET:::
YAZAR, UZUN YILLARDAN BERİ BACAĞINDAN BİR SORUN YAŞAMAKTADIR. BU PROBLEM, YAZARIN DOKTORLARIN DEDİKLERİNİ UYGULAMAMASINDAN DOLAYI GÜN GEÇTİKÇE KENDİNİ HİSSETTİRMEYE BAŞLAMIŞTIR. FAKAT YAZAR, BU OLAYLARI ANNESİNE AKTARMAMAMAK İÇİN ÇEŞİTLİ BAHANELER ÜRETİR VE ANNESİNİ ÜZMEK İSTEMEZ. YAZARIN AKRABALARINDAN OLAN BİR PAŞA VARDIR. BAZI ZAMANLAR PAŞAYA GİDERKEN ROMANLAR ALIR VE BU ROMANLARI GECE YATARKEN PAŞAYA OKUR. BU OLAY PAŞANIN ÇOK HOŞUNA GİTMEKTEDİR. YAZAR PAŞANIN EVİNE GİDER. ORADA BİR KAÇ GÜN KALIRKEN PAŞANIN KIZI NÜZHET İLE ARALARINDA SICAK BİR İLİŞKİ BAŞLAR. FAKAT BU İLİŞKİ BÜYÜDÜKÇE, YAZARIN İÇİNDE NÜZHET SEVGİSİ FAZLALAŞTIKÇA NÜZHET İLE DAHA FAZLA BERABER OLMAYA ÇALIŞIR. FAKAT YAZARIN KARŞISINDA BİR ENGEL VARDIR Kİ ODA PAŞANIN KARISININ NÜZHETİ BİR DOKTORLA EVLENDİRMEK İSTEMESİDİR. 
Dil devriminin Atatürk’ün görüşündeki yerini tespit edebilmek için, kendisinin bu konudaki düşüncelerini ele alacağız. Diyor ki:
“…Millet dil, kültür ve ülke ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir toplumdur.”
Atatürk, dil bağını, ulus olabilmenin ilk şartları arasında görmüştür. Gerçekten de bu devrim, ulusal bir kültürün yaratılabilmesi için ulusal bir dilin yeniden canlandırılması amacına yöneliktir.
Çünkü, ulusal birliğin ilk unsuru kültür birliğidir. Halkla aydını birbirine yaklaştıran en etkili araç hiç kuşkusuz, her iki zümrenin kolaylıkla anlaşabilecekleri sade bir dildir. Atatürk 1932 yılında:
“Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, ilgili olmasını isteriz” (Söylev ve Demeçler, C. I, 5. 311)
demiş ve bu amaçla da 1932 yılında “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti”ni kurmuştur. Bu cemiyet aynı yıl içinde “Türk Dil Kurumu” ismiyle çalışmalarını Atatürk’ün yakın gözetimi altında sürdürmüştür).
Dil Kurumu, 1937 yılına kadar çok verimli bir çalışma göstermiş ve bilimsel terimlerin önemli kısmı özleştirme ve arındırma sonucu olarak temiz bir Türkçe’ye dönüştürülmüştür. Ancak, Atatürk’ün ölümünden sonra, Dil Kurumunun aynı doğrultuda çalıştığını kanıtlayacak tutamaklardan oldukça yoksun kalındığını söylemek, insafsızlık olmayacaktır. 
KİTABIN ÖZETİ :
1. BÖLÜM : KRAL ÖLMEDİ
Sonbaharın sonlarında on sekizinci yılını yaşamakta olan Tutanhamon, tek başına uyumaya gider. Mısırlı köylüler eşleriyle beraber yatarken Mısır firavunları kraliçelerinden ve haremlerinden ayrı yaşarlardı. Tutanhamon, basit eşyalarla döşenmiş bir odada uyumaktadır. Nöbetçilerden kurtularak gizlice odaya girmeyi başaran bir kişi pelerininin altında saklamış olduğu Mısır topuzu diye tabir edilen bir silahla kafasına vurarak yaralar ve geldiği gibi sessizce gider. Ertesi sabah hizmetçiler tarafından yaralı bir şekilde bulunur. Derhal vezir Ay ile karısı Anhesenamon’a haber verilir. Tapınaktan kafa yaralanmalarında uzman olan bir hekim çağırılır. Hekim firavunun kafasının traş edilmesi talimatını verir. Traştan sonra kafasındaki büyük bir yara görür. Kafasından darbe almış olduğu yerde kemik parçaları yoktu. Hekim aletlerini çıkararak yarayı temizler , fakat iyileşmesi ile ilgili yapabileceği fazla bir şey olmadığını , ölürse kendisinin suçlanacağını anlar ve tedavinin zaman alacağını ima eder. Kraliçe Anhesenamon üzüntü içinde büyücüleri çağırır. Büyücüler tarafından hazırlanan karışımla tedavi edilmeye çalışılır. Önce iyileşmiş gibi görünen firavun bir müddet sonra ağrıları artar ve ölür. Genç kral öldüğünde Krallar vadisinde bulunan ve yeni tamamlanmış olan bir mezara gömülür. Tutanhamon’un bedeni mumyalanarak sonsuzluğa hazırlanmıştır.
Mumyalama işlemi fiziksel bir süreçtir. Her aşamasında dini törenler yapılır. En önemli aşaması ise vücudun çürümemesi için bedendeki nemin olduğunca çabuk bir şekilde kurutulması gerekmektedir. Mısırlılar ikinci bir hayata inandıkları için mumyalama işlemi yapmaktadırlar. Bu işlem sırasında yalnız kalbi vücutta kalır , işlevini bilmedikleri beyni atılarak geri kalan bütün organları tekrar dirildiği zaman tam olması için saklanırdı. Mumyalar sargılarla sarılarak süslenmiş tabutlara konur ve mezarında hayatta iken yapmış olduğu olaylar anlatılırdı. Ayinde hayvanlar kesilerek kurban edilirdi. Törenden sonra yemek verilir, kullanılan bütün malzemeler kırılarak bir çukura gömülür. 
Romanin Kisa Tanitimi
Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoglu’ nun en taninmis romanidir.Romanda, Ahmet Celal adindaki bir karakterin bir köyde yasadiklarindan ve yasadiklari sonucunda Türk köylüsü hakkinda edindigi izlenimlerden bahsedilir.Roman bir ani kitabindan yola çikilarak ve bu kitaptan alintilar yapilarak yazilmistir.Romanda, Milli Mücadele Dönemi’nde köylü ile aydin arasindaki kopukluk ve fark anlatilir.
Kitap Hakkinda Bilgiler
Yazar adi: Yakup Kadri Karaosmanoglu
Kitap adi: Yaban
Yayinevi:Iletisim Yayinlari
Yayimlandigi il:Istanbul
Baski numarasi: Otuz sekiz
Sayfa sayisi:Iki yüz yirmi bir
Türü: Roman
Roman, ilk defa 1932’ de basilmistir.O tarihten beri 43 baski yapmistir.
Kapak resmi Ferit Erkman’ a aittir.
Roman, 1942 yilinda Cumhuriyet Halk Partisi’ nin yarismasinda ikinci olmustur.
Yakup Kadri Karaosmanoglu’ nun Hayati ve Edebi Kisiligi
Yirminci yüzyil edebiyatinin büyük romancisi 27 Mart 1889’ da Kahire’ de dogdu. Ortaokul ikinci sinifa kadar Manisa’da okudu.1903’te Izmir Lisesi’ne girdi.Sonra ailesiyle Misir’a giderek Fransiz Kolejine devam etti(1906-1908).Sonra Istanbul’a gelerek Fecr-i Ati Toplulugu’na katildi.Kurtulus Savasi yillarinda Anadolu’ya geçti.Aylik fikir dergisi “Kadro”yu çikardi.Sirasiyla Tiran,Prag,Lahey ve Bern elçiliklerinde bulundu.Emekliye ayrilinca verimli bir yazi hayatina basladi.Anadolu Ajansi Yönetim Kurulu Baskanligi görevinde bulundu(1961-1965).Yazarligini sürdürürke 
Doğu Almanyalı Heiner Müller (1929-1995), Brecht’in en aşikar varisi olarak kabul edilmektedir. Ancak aralarında temel bir fark vardır; “Brecht kapitalist toplumun kendini tanıması ve değişmesi için yazmıştır; Müller ise, sosyalist toplumun kendini tanıması ve değişmesi için yazmak zorunda kalmıştır.” , ki bu da hem iki yazarın bakışının, hem de dillerinin birbirinden farklı yapılar kurmasına neden olmuştur. Bu noktada, Brecht de, Müller de varolanı değiştirmeye dönük bir çaba içerisindedirler. Ancak Brecht’in yıkmak istediği şeyin yerine ne koymak istediği ve seyirciden beklentisi açıkken, Müller bir anlamda yalnızca “değişim”i hedef alır. Brecht bilinçle uğraşmıştır, Müller ise sanki bilinçdışı ile ilgileniyormuş gibi görünür. Müller’in yapıtlarının, dili gibi, metin yapısı da izleyiciyi bir yandan keşfetme ve çözümleme dürtüsüyle kendine çekerken, bir yandan algıları parçalaması ve yarattığı “şok etkisi” ile kendisinden uzak tutar. Bu yapının kışkırtıcılığı, Brecht’in sağlamak istediğinden farklıdır. Müller metniyle sahnede yeni bir gerçeklik düzlemi kurgular. Bu düzlemde “yeni” olan “şimdi”dir ve bu da geleceğin yokluğuna dönüşür. Müller’in metni bir savaş alanının fotoğrafı gibidir. Ve elbette ki, ön planda olan zafer değil, savaşın trajedisidir. 
Son dönem Türk edebiyatı ürünleri arasında önemli bir yer alması beklenebilecek ve “tarihi roman” kategorisine girebilecek kadar çok tarih bilgisi içeren Son Yeniçeri adlı roman, tarihçi Reha Çamuroğlu’nun üç romandan oluşturmak istediği bir serinin ilk parçasını oluşturuyor. Roman, istisnalar dışında Osmanlı devleti’nin başkenti İstanbul odaklı bir mekan çerçevesinde 18. yüzyılın son yarısı ile 19. yüzyılın ilk yarısını kapsayan dönemin hareketli gelişmelerini konu alır. Osmanlı sarayı, yeniçeriler, ulema sınıfı, halk ve ayanlar gibi çok kutuplu bir iktidar ve çıkar çatışmasının hararetli ve kanlı hikayesini anlatan roman, konuya ilk olarak Petru adında, Müslüman olunca ismi Abdullah yapılan bir devşirmenin gözünden daha sonra ise bir yeniçerinin bakış açısından sunulmuştur. Dönemin uluslararası, insanlararası ve psikolojik gerilimlerini, dönemi yansıtan ama aynı zamanda anlaşılabilir bir dille anlatılmıştır. İçinde birçok tema bulunan Son Yeniçeri romanı, özellikle insanların farklı bağlamlarda içinde bulundukları düzenle ilişkilerini konu edinmiştir denebilir. 