AÄŸu
13
Gülünün Solduğu Akşam
AÄŸustos 13, 2007 |
->
Erdal Öz
GÜLÜNÜN
SOLDUÄžU
AKÅžAM
Erdal Öz, 26.3.1935 yılında doğdu. Devlet memuru olan babasıyla
birlikte Türkiye’nin deÄŸiÅŸik yerlerini dolaÅŸtı. Ortaokulu Antalya’da,
liseyi Tokat’ta bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde
başladığı hukuk eğitimini Ankara Hukuk Fakültesinde tamamladı.
İstanbul’da üniversite çevresindeki arkadaÅŸlarıyla birlikte a dergisi’ni
çıkardı. İlk öykü kitabı Yorgunlar’ı (1960),’a dergisi yayınları’ arasında
yayınladı. Sonra ilk romanı Odalarda (1960) ‘Varlık Yayınları’
arasında çıktı. 12 Mart darbesiyle birlikte Ankara’da iÅŸletmekte olduÄŸu
Sergi Kitabevi kapatıldı, kendisi de siyasal görüşlerinden dolayı
tutuklandı ve sıkıyönetimce yargılandı. Tutukluluk döneminden
sonra, o dönemin izlerini taşıyan kitaplar yazdı. Yaralısın, önce
1973′te Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi, sonra 1974′te kitap
olarak çıktı. Bu roman Macaristan’da Almanya’da, Hollanda’da, Suriye’de
ve Makedonya’da yayınlandı. 1975 Orhan Kemal Roman
Ödülü’nü aldı. Kanayan (1973) adlı öykü kitabı, Deniz GezmiÅŸ Anlatıyor
(1976) adlı anı kitabı, aynı konunun genişletilerek işlendiği Gülünün
Solduğu Akşam (1986) adlı anı kitabı, Havada Kar Sesi Var
(1987) adlı öykü kitabı, Allı Turnam (1976) adlı gezi izlenimleri ve
Odalarda (1995) adlı yeni romanı çıktı. 1975-1981 yılları arasında
ArkadaÅŸ Kitaplar adlı ‘çocuk edebiyatı dizisi’ni yönetti. 1981 yılında
Can Yayınları’nı kurdu. Çocuklar için de iki kitap yazdı: Kırmızı
Balon (1990) ve Alçaktan Kar Yağar (1982).
:::::::::::::::::
Herkes ne zaman ölür
elbet gülünün solduğu akşam.
TURGUT UYAR
:::::::::::::::::
BU KİTABI YAZARKEN
O günlerden bende kalanları toparlayıp yazarken Pal
Sokağı Çocukları adlı o pek sevdiğim çocuk romanını yeniden
okuyor gibi oldum.
Bütün inançları, olanca sevimlilikleri içinde, ellerini
kana bulamaktan özenle kaçınan; hele ‘kır gerillası’ serüvenini,
sanki daÄŸda kamp kurmuÅŸ korkusuz bir izci topluluÄŸu
olarak yaşayan bu gözüpek çocuklara karşı büyüklerin
çok acımasızca davrandığını da öfkeyle belirtmekten
kaçınmadım.
Bir önceki dönemin asılan üç büyüğüne karşılık, üç
genç insanın sanki bir ödeşme biçiminde asılışlarını, sonucu
üç-üç biten o korkunç ve uzatılmış maçı, yaşadığım ve
edinebildiğim bilgilerin ışığında oldukça ayrıntılı anlatışım
da, uygulandıktan sonra bir daha onarılamayan, bir daha
dönüşü olmayan ölüm cezalarının ne kadar insanlık dışı,
ne kadar ilkel bir eylem olduğunu vurgulamak içindir.
Bu kitapta anlatılanlar, serüven dolu sürükleyici bir
roman gibi de okunabilir. Ama acı ve hüzün yüklü bir kitap
olduğu da bilinmelidir. Birtakım acı gerçekleri daha da
etkili kılabilmek için, böyle bir biçim kullanmam kaçınılmazdı.
Başka türlüsünü de yapamazdım. Bu da benim yazış
biçimim. Ancak, bu yazdıklarımın, bir roman gibi
okunsa da, roman olmadığı gözden uzak tutulmamalıdır.
Serüvenlerini yazarken, bu gözüpek çocukların kişiliğinde
birer kahraman yaratmaya çalışmadım. Okuyunca
görülecektir: onlar gerçekten yiğit kişilerdi.
Olaya, bir avuç teröristin silahlı eylemi, birkaç anarşistin
düzene karşı ayaklanışı olarak bakmak, olanları bu
gözle görmek, o günlerde olduğu gibi, şimdi de yanlış bir
yargılamaya götürebilir.
Belki bir avuçtular, birkaç kişiydiler. Görünüşe göre
de silahlı eylemlere girişmişler, kurulu düzene başkaldırmışlardı.
Yanıltmamalı bu. Görünüşün ardında yatan büyük
ve gizli girişimi görmezden gelerek bu genç insanları
yargılamaya kalkarsak, 12 Mart sonrasında olduğu gibi, yine
onları yok edip ortadan kaldırmak, öldürerek cezalandırmak
kastıyla yargılar, birçoğunu yeniden ipte sallandırırdık.
Bir avuçtular, ama bir başına değillerdi.
Oyuna getirildiklerinin, yalnız bırakıldıklarının acısını,
öldürülmekten yakayı sıyırıp yaşıyor olanlar, sanırım
hala duyuyorlardır.
12 Mart’ı gerçekleÅŸtiren karşıt güçlerin sorumluları,
sonra aradan bunca yıl geçtikten birbirlerini suçlayan, başarısızlıkları
ve suçlulukları açısından kendilerini aklatmaya
çalışan ilginç açıklamalarda bulundular. Hiçbir açıklamada,
nedense bu genç insanların adı bile geçmedi. Sanki
hiç görmemişler, hiç tanımamışlar bu çocukları; asker-sivil
bir yönetimin başarısız girişimcileri bu çocukların sırtını
hiç sıvazlamamışlar sanki.
Okuyunca görülecektir: bu çocukların bana gizlice
anlattıklarında az da olsa ipuçları vardır.
Anı, belge karışımı bu anlatıyı bir roman gibi de okuyabilirsiniz;
yeter ki sizde bırakacağı hüzün kalıcı, onarıcı
olsun.
Hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür bence.
İstanbul, Ekim 1986
:::::::::::::::::
ONUNCU BASIM İÇİN
Gülünün Solduğu Akşam, 1971 yılında Ankara Bir
Numaralı Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldığım ilk tutukluluk
dönemimde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla birlikte
olabildiğim bir hafta içinde (11-18 Eylül) onlarla yaptığım
konuşmalar sırasında hızla tutmaya çalıştığım dağınık notlardan,
cezaevi günlüğümden, dışarıya yazıp yolladığım
mektuplardan ve o mektupların satır aralarına bir gölge gibi
iliştirdiğim görünmez anılardan ve belleğimde, yüreğimde
kalanlardan yola çıkılarak yazılmıştır.
1976 yılında, elimdeki notların bir kısmını toparlayarak
günlük bir gazete için bir dizi yazı hazırlamıştım. Sonra
gazetenin şaşırtıcı tutumu yüzünden o yazı dizisini yayımlatmaktan
vazgeçip Deniz Gezmiş Anlatıyor adıyla kitap
olarak çıkarmıştım. O kitap, Gülünün SolduÄŸu AkÅŸam’ın
bir bölümü, bir öndenemesi sayılabilir. O kitapta
yalnızca Deniz GezmiÅŸ ve Yusuf Arslan’la yaptığım konuÅŸmalar,
bir de üç gencin asılış sahneleri vardı. O kitap,
kendi içinde de eksik bir kitap olmuştu. Özellikle Deniz
GezmiÅŸ’in konuÅŸtuÄŸu bölümde, Deniz’in bazı sözlerini
onun bazı eylem arkadaşlarının isteklerine uyarak yazdığım
metinden çıkarmak zorunda kalmıştım. Ayrıca o kitapta
birtakım kurgu yanlışları da yapmış olduğumu sonradan
anlamıştım. Deniz’in düşürüldüğü ilk pusu ile son
pusunun ayrıntıları ne yazık ki birbirine karışmıştı.
Gülünün SolduÄŸu AkÅŸam’ı yazmaya kalkışınca, elimdeki
bütün yazılı notları yenibaştan çözümleyip derlemek
zorunda kaldım.
Özellikle Deniz GezmiÅŸ’le konuÅŸurken tuttuÄŸum kargacık
burgacık notlar, haklı bir tedirginliğin, bir garip korkunun
belirtilerini de taşıyordu. Yazdığım notlar cezaevinde
ele geçebilir, özellikle de onların başına yeni dertler
açabilirdi. Öyleyse yazdıklarımı benden başka kimse okuyamamalıydı.
Bu yüzden oldukça okunaksız, çok kısa
cümlelerden oluşan, pek çok cümlenin özetlenerek kağıda
geçirildiği, yalnızca cümlelerin değil, birtakım sözcüklerin
de sonradan tamamlanmak üzere yarım bırakıldığı, yer
yer nokta noktalarla geçiştirilmiş bir tür steno gibiydi, öylesine
garip bir ÅŸeydi elimdeki metin.
Olmaya ki bu konuşmalar önceden tasarlanmış birtakım
sorulara düşünülerek verilmiş yanıtlardan da oluşmuyordu.
Kaçamak bir buluşmanın şaşkınlığı ve gerginliği
içinde, birbirleriyle yeni tanışmış insanların pek de açık olmayan
tutuk konuşmalarıydı kağıda geçirmeye çalıştıklarım.
Ve ister istemez de dağınıktı, savruktu anlatılanlar.
Hele Deniz GezmiÅŸ’le yaptığım konuÅŸma. Sürekli o’ydu
konuşan ve geç kalmış olmaktan korkar gibi konuşuyordu.
Araya girip sorular soruşum, anlattıklarının ayrıntılarını
yakalamak, sözde ileride onlarla ilgili yazacağım romana
gerekli gereçleri sağlayabilmek içindi. Nitekim anlatılanlar,
böylesi sorularla bu kadar renklenebilmiştir.
Üstelik birkaç gün sonra salıverileceğimi nereden bilebilirdim.
Öyleyse işin başındaydık. Bu anlatılanlar, olayın
ana çizgilerini kabaca belirleyecek, zamanla, geriye dönüşlerle
romanın gerçek ayrıntıları ortaya çıkabilecekti.
Deniz Gezmiş Anlatıyor adlı kitabımda yer alan bölümler,
Gülünün SolduÄŸu AkÅŸam’da yeniden ve daha eksiksiz
toparlanıp biçimlenmiştir.
Ayrıca, bu kitabı oluştururken yazmayı tasarladığım,
ama kitaba koymadığım, ancak kitap çıktıktan sonra haftalık
bir dergide açıklamak zorunda kaldığım önemli bir
bölümü, Deniz’in benden üç kiÅŸilik zehir isteyiÅŸini anlattığım
bölümü de kitabın sonunda bulacaksınız.
:::::::::::::::::
Bir akşamüstü
oturup
hapisane kapısında
rubailer okuduk Gazali’den:
–Gece:
büyük laciverdi bahçe.
Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.–
NAZIM HİKMET
:::::::::::::::::
BİR AKŞAMÜSTÜ
OTURUP
Ankara, Bir Numaralı Mamak Askeri Cezaevi.
30.6.1971 (Cezaevinde tuttuÄŸum günlükten): –Bugün
görüş günüydü. Ne güzeldi. Annem, babam, karım, üçü birden
gelmişlerdi. Çift kat cam bölmeli daracık görüşme odasında
seslerimizi duyurabilmek için bağıra bağıra birşeyler
konuşmaya çalıştık.
Döndüğümde Deniz GezmiÅŸ’i bizim koÄŸuÅŸta buldum.
Nurhak’ta yaralı olarak yakalanan Mustafa Yalçıner’in baÅŸucundaydı.,
Yavaş sesle konuşuyorlardı. Bu, onu ilk görüşüm.
Yakalandığının ertesi günü gazetelerde boy boy yayımlanan
fotoğraflarındakinden daha süzgün. Uzun süredir güneşsiz
kaldığı belli. Zayıf ve beyaz. O yeşil parkasının içinde incecikti.
Yakalandığı gün üzerinde olan yakası kürklü parkasını
giymişti yine. Sonra nöbetçi yüzbaşı girdi içeriye. Yumuşak
bir sesle birÅŸeyler söyledi Deniz’e. Direnmedi Deniz, kalktı;
birlikte koğuştan çıktılar. Gardiyanların dışarıda azarlandığını
duydum.
Aradan üç ay geçecek ve Deniz GezmiÅŸ’le, yine bir
görüş günü, başka bir boyutta, başka bir bağlamda karşılaşacaktık:
11.9.1971 (Aynı günlükten): Uykusuz geçen bir gecenin
ertesinde, öğle yemeğinin ağırlığı içinde yatağıma uzanmıştım.
İçim geçivermiş, uyuyakalmışım. Uyandığımda akşamı
çok yakınımda buldum; dostları da. Yatağıma tırmandılar,
bağdaş kurup oturdular. Sevgili konuklarıma çay söylemek
için alttaki yatağa basarak indim, çayocağına gittim. Birden
orada, çayocağının içinde Deniz’i görmek ÅŸaşırttı beni. Aylardır
hiç görünmemişti ortalarda.
Deniz, iki üç kişinin güçlükle sığışabileceği, çayocağı olarak
kullanılan daracık bölmenin içindeydi. Çayocağını işleten
iki tutuklu erin arkasında bir taburede oturuyordu.
–Merhaba, — dedi.
–Merhaba, — dedim: –İyi misin?–
–Öykünü bir daha okudum,– dedi. –Ernesto’yu (Bu öykü ‘Kanayan’ adlı
kitabımdadır.) Daha önce bir gazetede de çıkmıştı. –
–Cumhuriyet’te,– dedim.
–Memet Fuat’ın hazırladığı. ‘Yıllık’ geçti elime. Orada
gördüm. Bir daha okudum. İyi belgelemiÅŸsin.–
–Pek öykü sayılmaz o, — dedim.
–Yo, yo, olsun. Çok gerekli bir yazı. Eline saÄŸlık. –
Görüş günüydü o gün. Cezaevindekilerin yakınları,
beş dakikacık da olsa içeridekileri görebilmek için onca
yola, onca eziyete, onca engellemeye katlanıyor, cezaevine
geliyorlardı.
Biz içeridekilerin hazırlıklarıysa bir gün öncesinden
başlardı. Tıraşlar olunur, en temiz kılıklar giyilirdi. Amaç,
dışarıdakilere ezik, yılgın görünmemekti. Bu tavır, dışarıdakilere
güç verirdi.
O gün Deniz de görüşmecisiyle buluşmak için beş dakikalığına
koğuşundan çıkarılmış, dönüşte nasıl olduysa
yine kendini unutturup çayocağına sığınmıştı.
Cezaevinde yatanlar bilir: bir koğuşun içinde yataktan
yatağa konukluğa gidilir; tıpkı bir evden bir eve, bir
mahalleden bir mahalleye gidilir gibi.
Benim de yatağımda konuklarım vardı, beni bekliyorlardı,
çayla birlikte.
11.9.1971 (Günlükten): Hazırlanan dört bardakla sekizlik
demliği aldım.
–Gitme de konuÅŸalım,–dedi Deniz.
–Yatağımda arkadaÅŸlar var, — dedim.
–BoÅŸver, atlat onları,–dedi.
–Atlatamam. Çay beklerler ÅŸimdi. –
–Canım, ver çaylarını gel,–dedi.
Gerçekten de on dakika sonra çayocağındaydım. Bekliyordu.
Deniz’in yanına bir tabure uzattılar, geçip oturdum.
Çayocağını işleten iki tutuklu erden Ahmet, sıcak suyla doldurduğu
değişik boylardaki kararmış demliklere birer tutam
çay atıp kıvırıp büktüğü kağıt parçalarını demliklerin akıtma
yerlerine tıkıştırıyor, Aziz de yıkadığı bardakları, dolu
demlikleri alıp dağıtmaya gidiyordu. O sırada üçüncü tutuklu
er Bahattin de geldi. Ahmet’le Bahattin önümüzde dikelip
bizi meraklı gözlerden gizlediler. İkisi de Deniz’le aramızda
geçen konuşmayı, pek anlamasalar da, ilgi ve hayranlıkla
dinlediler. Durmadan bardak yıkadılar, çay demlediler.
O gün Deniz’le aramızda geçen konuÅŸmanın konusu
edebiyattı. Edebiyata bunca yakın oluşuna sevinmiştim.
Ummuyordum. 12 Mart’ın içeri aldığı nice arkadaÅŸ için
edebiyat, genellikle küçümsenen bir şeydi. İçeriye kuramsal
kitaplar da pek sokulamadığı için, zamanla onlar da
edebiyatla tanışmak zorunda kaldılar. Pek çoğu, doğru dürüst
bir romanla, bir öyküyle, bir şiirle orada tanıştı. Sanırım
bugün de öyledir. Ve okudukça, edebiyata ısındıkça,
önce nasıl şaşırdıklarını, sonra nasıl değiştiklerini sevinçle
izlemiÅŸimdir.
(Günlükten): Bir ara Deniz, –Bugünleri de yazmak gerek, — dedi.
–Yazılacak elbette,– dedim. –Daha olayın çok başındayız.
Zamanla yazılır.–
–Yarının gerçek edebiyatı bugünün mahpusanelerinden
çıkacak, göreceksin,– dedi. –Yazarlarımız konu sıkıntısı çekiyorlardı.
İşte bir sürü konu onlara. –
Doğru söylüyordu.
–Peki ama neden yazarlarımız içeride deÄŸil?–
–Niye?– dedim, –Fakir Baykurt burada. Dursun Akçam
da burada. Muzaffer Erdost da. Emil Galip de. Mümtaz Soysal da. –
–Ama aramızda deÄŸiller,– dedi. –ÇoÄŸu Dış B’ye attı kapağı. –
‘Dış B’ denilen yere ‘Vitrin’ de diyorduk; Mamak Cezaevinin
dış kesiminde, idarenin bitişiğinde, önündeki çiçekli
geniÅŸ bahçeye bakan, uzaktan da olsa bütün Ankara’yı
gören ayrı bir koğuştu. Orada, genellikle üniversite
öğretim görevlileri, gazeteciler, yazarlar, yani ’seçkinler’
kalıyordu. Beni de bir ara oraya almak istemişler, yanaşmamıştım.
O ara içeride kalmak, içeriyi yaşamak bana daha ilginç gelmişti.
(Günlük’ten): –Cezaevine giren çok az yazar var,– dedi.
–Bırak da dışarıda kalanlar, içeri tıkılanlardan çok olsun, –
dedim.
Nazım Hikmet’ten sonra en beÄŸendiÄŸi ÅŸair Ahmed
Arif’ti.
–Ama onun ÅŸiiri, daha çok eÅŸkıyanın ÅŸiiri. Nedense yıllardır
yeni bir şey yazmıyor. Tek kitabıyla kaldı. Bugünleri
de yazmalı o,– dedi. Sonra birden sordu: –Bekir Yıldız’ı nasıl
buluyorsun?–
–Severim, — dedim.
–Ama kaba gözlem onunki,– dedi. –Sanatçı yanı ÅŸimdilik
pek ağır basmıyor. YaÅŸar Kemal’in ‘Bu Diyar BaÅŸtanbaÅŸa’sına
benziyor yazdıkları. Öykülerinde röportaj ögesi ağır
basıyor. –
Bilge Karasu’yu okumuÅŸ, pek beÄŸenmemiÅŸ.
–Füruzan diye bir kız var, okudun mu?– dedi. –Bir kitabını
okudum, pek bir ÅŸey anlayamadım ondan da. –
O konuşuyordu daha çok. Soruyor, çoğunlukla da kendisi
yanıtlıyordu. Daha bir sürü ad saydı. Ece Ayhan’ı beÄŸenmiyor,
ama ilginç buluyordu. Edip Cansever’i, Turgut Uyar’ı,
Cemal Süreya’yı iyi izlemiÅŸti. Adnan Özyalçıner’i, Kemal
Özer’i, Ülkü Tamer’i biliyordu. Hepsinin de beÄŸendiÄŸi, beÄŸenmediÄŸi
yanları vardı.
Edebiyata bunca yakın oluşuna gerçekten şaşıyordum.
–Biz edebiyattan geldik reis, — dedi.
Onunla yalnız kalmalıydım. Çayocağını işleten erlerin
meraklı bakışları altında onunla kesik kesik konuşmak hoşuma
gitmiyordu.
–Sıkıldın sen burada, kalk avluya çıkalım, — dedi.
Kafamdan geçenleri sanki anlamıştı.
–Avluda görürler seni, bırakmazlar,–dedim.
–BoÅŸver, kalk, — dedi.
Çıktık beton avluya. Esmer bir akşam koyuluğu vardı
ortalıkta.
Yan yana volta atmaya başladık.
Dal gibi upuzundu. Omuzları dardı. Yürürken genç bir
kavak gibi sallanıyordu. Meraklı bir sürü göz bizi izliyordu.
Cezaevinde haklarında en çok konuşulan, en çok merak
edilen iki ilginç kişiden biri Deniz, biri de İrfan Uçar. İrfan,
İstanbul’da gördüğü ağır iÅŸkenceler karşısında gösterdiÄŸi olaÄŸanüstü
dirençle herkesin dilinde. Bir direnç anıtı İrfan.
Ve her ikisi de öbür arkadaşlarıyla birlikte ayrı bir koğuştalar,
gözden ıraktalar.
Birden, –Reis, sen iyi belgeliyorsun,– dedi. –Che Guevara’yı
belgelediğin öykün çok iyiydi. Belgeye dayalı iyi şeyler
yazacaksın sen. Yazmalısın. Bizi de yazmalısın. –
Şaşırmıştım.
–Bizi sen yazacaksın,–dedi. –Bizim ÅŸu anda tek görgü tanığımız
sensin. Boku bokuna asılıp gideceğiz. Yanımıza sokulan
tek yazar sensin. Bizlerden sen sorumlusun reis. Bizleri
iyice incele. Bize sorular sor, gerekli her şeyi öğren, yaz bizi.
Yazar mısın?–
–Yazarım tabii. Yazarım ama, konuÅŸamayız. KonuÅŸturmazlar. –
–İstersen konuÅŸuruz,–dedi. –Sana istediÄŸin her ÅŸeyi anlatırım.
Bütün arkadaÅŸlar anlatır. Ne istersen. –
–Nasıl olacak bu?–
–Bir yolunu bulurum ben. İster misin?–
Nasıl istemezdim. Heyecanlanmıştım.
–Var mısın reis? Yazacak mısın?–
–Seve seve, — dedim. –Çok isterim yazmayı. –
Keyifle güldü.
–Nasıl bir ÅŸey düşünüyorsun?– dedi. –Roman mı? Roman
gibi olmalı. Roman olmalı deÄŸil mi?– .
–Roman olabilir,–dedim.
–En güzeli de o. Roman olmalı. Kuru kuru anlatılmamalı.
Kalıcı bir ÅŸey olmalı. Yarına kalmalı. Unutulmamalıyız. –
Bir roman kahramanıyla yan yana volta atıyordum beton
avluda.
–Ne zaman baÅŸlayabiliriz?– dedim.
–Hemen ÅŸimdi. Niye olmasın? Bir roman için neler gerekliyse,
sen bilirsin onları, sor anlatalım. Neler gerekli sana?–
–Genel yapısıyla konuyu oluÅŸturan olaylar gerekli önce.
Sonra da bol ayrıntı.–
–Hemen baÅŸlayalım öyleyse. Vaktimiz kalmadı. Bu
adamların ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Vakit çok az.
Hemen baÅŸlayalım. –
Aklıma ilk gelen soruyu soruyorum.
Olmuyor. Olamaz. Sorumu yanıtlamaya çalışıyor, ama
olmuyor. Giremiyor konuya. Sorular da yanıtlar da dağılıp
gidiyor. Asıl önemlisi, not tutamıyorum.
Avludaki meraklı kalabalığın arasında ikimizin de dikkati
dağılıyor. Yalnız kalmalıyız, baş başa. Deniz, olayları
anlatırken, ben araya girip sorularımla onu ayrıntılara çekmeliyim.
Baş başa kalmanın kaçınılmazlığı konusunda sessizce
anlaşıyoruz. Ama nasıl baş başa kalacağız?
Daha sonra bunun da bir yolunu buluyoruz.
Deniz’lerin koÄŸuÅŸu bizlerden ayrıydı. Bizler, bir koÄŸuÅŸtan
ötekine rahatça geçebiliyorduk. Onlarsa bir ayrı ıssız
adada gibiydiler. Bizlerle her türlü ilişkileri kesikti. Kesin
ve sıkı bir kuşatma altındaydılar. Ara sıra, koğuşların
giriş kapısının ortasındaki küçük konuşma deliğinden yüzlerinin
bir parçasını gördüğümüz oluyordu. Ama o koğuşun
önüne yaklaşmamız bile yasaktı. Yalnızca onların duruşma
günlerinde, sabah götürülüp akşamüstü getirilirlerken,
bir de görüş günlerinde önümüzden geçerlerken görebiliyorduk
onları.
Her duruşma dönüşünde, koğuşlarına girer girmez kıyameti
koparırlardı. Hiç değişmezdi bu. Dönüp koğuşlarına
sokulduktan kısa bir süre sonra, içeriden koğuşun büyük
demir kapısını yumruklayıp tekmelerler; onlar götürüldükten
sonra koğuşlarına gizlice yerleştirilen bir avuç
dinleme aygıtını elleriyle koymuş gibi bulup bir bir toplar,
çiğneyip ezdikleri bu küçük canavarları kapının gözetleme
deliğinden dışarı fırlatıp bağıra çağıra ağızlarına geleni
söylerlerdi. Cezaevi yönetimi de, nedense, bu işten kesinlikle
vazgeçmez, bu oyun da böylece sürüp giderdi.
Kaldıkları koğuş, uzun bir koridorun bir yanınca sıralanmış
bir dizi hücreden oluşuyordu. Gece yoklamasından
sonra her biri, birer ikişer bu hücrelere kapatılıyor, sabah
olunca kapılar yeniden açılıyordu.
Uzun koridorun sonunda, hücrelerin bittiği yerde, iki
uzun yemek masasının bulunduğu genişçe bir alan vardı.
Masaların üzerinde, savunmalar için gerekli kitaplar, dosyalar
yığılıydı.
Savcı, iki gün önce iddianameyi okumuş, hemen hepsinin
idamını istemişti. Sıkı bir savunma hazırlığı içindeydiler.
Savunmanın hazırlanışında işbölümü yapmışlardı.
Gördüğüm kadarıyla, savunmayı genel olarak tasarlayan
ve geliÅŸtiren, Hüseyin İnan’dı. Atilla Keskin de ona yardım
ediyordu.
Koğuşlarına ilk girişimde dipteki alanda topluca yemekteydiler.
Hemen hepsi ayaktaydı. Önlerindeki kavun
dilimlerini kaşıklıyorlardı. Bir geç kalmışlık duygusu içinde,
bir yere yetiÅŸmek ister gibiydiler.
Deniz, savunma hazırlıklarına pek katılmıyordu. Bu
da, onunla uzun süre baş başa kalabilmemize, konuşabilmemize
yaradı.
Tek başına kaldığı hücresine girdik. Yerler, sigara dipleriyle
doluydu. Yatağın bir köşesinde Orhan Kemal’in
okunmaktan yıpranmış bir romanı vardı: ‘Bereketli Topraklar
Üzerinde’.
Yatağı oldukça kirli ve dağınıktı. Deniz, yatağın dibine
oturdu, sırtını duvara dayadı. Ben demir parmaklıklara
dayandım; koridora sırtımı dönmüştüm. Yazdıklarımı görebilmeme
yetecek kadar bir ışık, dizlerimin üstündeki küçük
defterimi aydınlatıyordu.
O konuşurken, ben sık sık araya giriyor, onu ayrıntılara
çekiyordum. Anlattıklarının asıl renkli bölümleri de
bu ayrıntılarla ortaya çıkıyordu. Çok yavaş anlatıyor, ben
de hızla not alıyordum.
İlk günkü konuşmamızı kaçamak yapmıştık. Ertesi
gün, koğuşlarına girmeme izin verilmesi için cezaevi komutanlığına
bir dilekçe hazırlayıp verdiler. Şaşılacak şey:
bana izin çıkmıştı.
Gerekçe olarak da, benden aldıkları küçücük ‘Hermes
Baby’ yazı makinemi, klavyesi deÄŸiÅŸik olduÄŸu için kullanamadıklarını,
savunmalarını hazırlamak için önlerinde pek
az günleri kaldığını, makineyi ancak benim kullanabileceğimi,
üstelik hukukçu olduğumu belirtip, savunmalarının
hazırlanmasında kendilerine yardımcı olabilmem için koğuşlarına
girmeme izin verilmesini istemişler. Komutanlıktan
bu izin çıkınca, ertesi gün koğuşlarına gizlice girmeme
gerek kalmadı. Demir kapı açılıverdi önümde.
Deniz, anlatmak istediklerini kolayca toparlayamıyordu.
Anlatacak çok şeyi vardı. Anlatmak istemediği şeyler de
çoktu. Duruşmalara zarar verebileceğini düşündüğü
konularda açıklama yapmaktan kaçınıyordu. Onları anlatılabilir
duruma sokmak için özel bir çaba harcadığı belli
oluyordu. Gizli kalması gereken konuları anlatmamasını
ben de istemiştim. Onu rahatlatmıştı bu sözlerim. Kimi
anlattıklarını da küçük defterime değil, yüreğime ya da
belleÄŸime yazıyordum. Ara sıra o da beni uyarıyor, –Yazma
bu anlatacaklarımı,– diyordu. Yazmıyordum.
Anlatmadığı ne kadar çok şey olduğunu yıllar sonra
anlayıp şaşıracaktım.
Aldığım notların ele geçebileceği düşüncesi benim kadar
onu da tedirgin ediyordu. Bu yazdıklarımı nasıl dışarı
çıkarabilecektim? Gerçekten de çok zor oldu, ama oldu sonunda.
12 Mart döneminin ölüm isteğiyle yargılayıp astığı bu
üç genç insanın üçüyle de uzun uzun konuşmuş olmayı
çok isterdim. Görüşleri, eylemleri ne olursa olsun, bir döneme
damgalarını vurmuş, o günlerin en ilginç kişileriydiler.
Hiç beklemediğim anda salıverilişim, gerçekten bir
romanın, hem de büyük bir romanın gereçleri olabilecek
bu konuşmaların yarım kalmasına neden oldu:
Kısa da olsa Deniz GezmiÅŸ’le ve Yusuf Arslan’la konuÅŸabildim.
Ama arkadaÅŸları arasında ‘Dede’ diye çaÄŸrılan
ve hareketin gerçek önderi olduğu söylenen, eski arkadaşım
Hüseyin İnan’la görüşme olanağı bulamadım. Çünkü
o günlerde Hüseyin, yoğun bir biçimde, ortak savunmanın
çatısını kuruyordu. Önlerinde gerçekten pek az günleri
vardı. Onu bu çalışmalarından alıkoyamazdım.
Elimdeki notlardan yola çıkarak bir roman yazmayı
çok düşündüm. Olmadı. Yapamadım. Konuya her girişimde,
sanki bir emanete hıyanet ediyormuşum duygusuna
kapılıyordum. İşte o ara Yaralısın adlı romanım ortaya çıkıverdi.
Bana anlatılanların yükünü yıllarca taşıdım.
Bir döneme ışık tutacağı düşüncesiyle, şimdi bu notları
toparlayıp yeniden yazıyor, romanlaştırmadan, belge,
anı, anlatı biçiminde günışığına çıkarıyorum.
:::::::::::::::::
MARE NOSTRUM (Mare Nostrum: Bizim Deniz (Latince).)
En uzun koÅŸuysa elbet Türkiye’de de Devrim
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi…
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, AŞK olsun!
CAN YÜCEL
:::::::::::::::::
–ÅžARKIÅžLA’YA DÜŞÜRMESİN
ALLAH SEVDİĞİ KULUNU–
:::::::::::::::::
DENİZ GEZMİŞ
anlatıyor
İstanbul’dakilerle ilgimiz yoktur. THKP(THKP: Türkiye Halk
Kuruluş Partisi.) ve THKC (THKC: Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi.)
bizden sonradır.
Biz, Dev-Geç’ten koptuktan sonra ‘Kır Gerillası’na
karar vermiştik. Eskidir bu hikaye. THKO (THKO: Türkiye Halk Kurtuluş
Ordusu) bu amaçla kuruldu.
Amacımız ‘Kır Gerillası’ olarak eylem yapmaktı.
Gerekli her şey hazırdı: gereçler, kılıklar falan.
Çocuklar dağdaydılar.
Biz ÅŸehirde beÅŸ kiÅŸi kalıp ‘Åžehir Gerillası’ olarak
çalışacağız, silah falan almak için gerekli parayı sağlayacağız.
Sonra da gidip dağdaki arkadaşlara katılacağız. Amacımız buydu.
Bu beş kişiden üçü dağda öldü: Sinan, Alp, bir de
Kadir Manga.
İzmir’de ölen İbrahim ÖztaÅŸ’ı da sayarsak, demek
THKO dört ölü verdi.
Bugünkü kuşak bizden oldukça değişik; bambaşka
özellikler taşıyor.
Bakıyorsun, çocuğun doğum tarihi ya 1950 ya
1951. Almış eline silahı, eyleme girivermiş.
Suç bu çocukların mı? Değil. Hiç değil. Geçmiş
kuşakların sorumluluğunu da bu kuşak yüklenmiş.
Bu yeni arkadaşları söylüyorum.
Bak, bizim kuşak başka türlüydü.
Biz edebiyattan falan geldik buraya.
Beni al iÅŸte: 1966′da üniversiteye girdim, İstanbul
Hukuk Fakültesine. Partiye 1964′te girmiÅŸtim, Türkiye
İşçi Partisine. Fakülte kantininde edebiyat tartışırdık.
Sonra Yenikapı’ya dadandık. Bir tür bohemlik iÅŸte.
Bu yeni kuÅŸak, bizler gibi bohemlikten gelmedi.
Edebiyatla bile burada, mahpusanede tanıştı.
Bu kuşak, bizler gibi öyle uzun boylu düşünce
tartışmaları falan da yapmadı, yapamadı; yapmaya
fırsat bulamadı ki. Üniversite özgürlüklerini yaşamanın
ne olduÄŸunu bile anlayamadan kendilerini eylemin
içinde buldular.
Sonra, bu yeni kuşak, kültürden de nasibini alamadı.
ÖrneÄŸin, Beethoven’ı doya doya dinleyemedi.
Eisenstein’ın, Pudovkin’in filmlerini bile rahatça, tat
alarak izleyemediler.
Düşünsene, bir resim sergisini bile şöyle içlerine
sindire sindire gezip görme olanağı bulamadılar.
Büyük eksiklik bunlar. Bu eksikliklerin onlara
çok zararı oldu.
Marksizm-Leninizm, nasıl insanlığın bir ürünüyse,
bu dediklerim de insanlığın uzun yüzyıllar sonunda
yaratıp biriktirdikleridir, ürünleridir.
Bizden sonra gelen bu kuşak, insan olarak bütün
bunlardan yoksun kaldı. Hiç de iç açıcı bir durum değil.
Önemli değil belki ama, yahu bu çocuklar doğru
dürüst aşık bile olamadılar. Sevgilileriyle oturup karşılıklı
birer soğuk bira bile içemediler.
İnsanlığın büyük kültür mirasını, en iyi bir devrimci
anlayabilir, en iyi o deÄŸerlendirebilir. Bilime
inananların ötekilere üstünlüğüdür bu.
Sıradan bir burjuva, inan ki, Beethoven’ın Yedinci
Senfonisini bir devrimci kadar anlayamaz bence,
bir devrimci gibi yaklaÅŸamaz ona. Ne bileyim, bir
Lorca’nın, bir Neruda’nın ÅŸiirinin tadına bir devrimci
gibi varamaz. İspanya içsavaşını yaÅŸayan biri, Rodrigo’yu
nasıl bizlerden daha iyi anlarsa, bu da öyledir.
Eylem sırasında neler duyduğumu anlatmakla
başlayalım istersen. Banka soygunuyla başlayalım.
Ankara’da İş Bankası Emek Åžubesi soygunu.
Beş kişi yaptık bu işi. Yusuf arabayı bulup getirdi;
dışarıda kaldı, arabada bizi bekledi.
Alp dışarıda kaldı; gözcüydü o.
Biz üç kişi girdik içeri. Ben, Sinan, Hüseyin.
Bir kere, heyecanlanmamak olanaksız. Ama bunun
korkuyla hiçbir ilgisi yok. Hani çok hızlı giden
bir arabada duyulan heyecan gibi. Bir gerilim. Yani,
bilinmedik bir olayda duyulan heyecan gibi.
Bankaya dalınca, orada çalışan insanların durumu
çok garip. Özellikle de yüzleri. Yüzleri hiç kıpırdamıyor.
Gülerken güler kalıyor adamın yüzü, sonuna
kadar. Bankaya ilk girdiğin anda duyduğu, geçirdiği
şok sırasında yüzünün aldığı biçim öylece donup kalıyor.
Hani filmlerde vardır, akıp giden hareket birden
bir karede dondurulur ya, tıpkı öyle.
Orada duyulan duygu, öğrenci eylemlerine katılırkenki
duygu gibi değil; kitle duygusuna hiç benzemiyor.
Çok değişik.
Benim güleceğim gelmişti adamların o garip hallerini
görünce.
Ankara’dayız. Silahlıyız. Tam takım silahlıyız.
Benim üstümde kalın bir parka, kazaklar, atkılar falan.
Yok, yakalandığım zaman sırtımda olan parka
değil bu. Çok kalın bir parka. Onunla kutuplara git,
yat buzların üzerine, üşümezsin. Öylesine sıkı giyinmişim.
Aylardan ocak sonu falan. Banka soygunundan
bir hafta sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesinin
spor salonundan tünele indik.
Okul dört bir yandan sarılmış.
İrfan Uçar’ın polisten sıyrılıp kaçtığı gün oluyor
bu.
Hepimiz kalın giyinmişiz. Dedim ya, benimki
tam bir kar kılığı.
Tünelde ısı kaç, biliyor musun? Seksen derece falan.
Kalörifer tüneli. Yerlerde iki üç parmak su birikmiş.
Karanlık. Böyle acayip dehlizler. Tünelin genişliği
bir buçuk metre falan. Bu hücre kadar işte. Yükseklik
de iki-iki buçuk metre kadar var. Daracık iç içe
geçmiş sokaklar vardır ya, öyle işte. Böyle birbirine
açılan bir dehlizler ağı, labirentler.
Elimizde fenerler. Kalorifer aletlerinden ‘çat pat’
bir yığın acayip ses çıkıyor.
Biz daha önceden biliyoruz oraları.
Bizden sonra jandarmalar girmiÅŸ, ancak on beÅŸ
metre falan ilerlemişler, daha öteye gidememişler,
dönmüşler. Öylesine dehşet verici bir yer. Görsen,
boruların arasında otomobil direksiyonu gibi kocaman
vanalar var.
Kalörifer düzeninde bir aksama olsa, her an biri
o vanaları kullanmak için tünele inebilir. Hele asıl
tehlike başka: Tünelde olduğumuzu sezerlerse, içeriye,
üzerimize buhar falan verebilirler; buharlaşır gideriz
orada. Bu tehlike var. Biliyorsun bunu.
Beş kilometre kadar yürüyoruz. Ter fışkırıyor
her yanımızdan. Böyle su gibi ter akıyor yüzümden,
boynumdan aşağı. Gözlerime akıyor ter, tuzlu, yakıyor.
Yamyaşız.
Üstümüzden vızır vızır arabalar geçiyor. Duyuyoruz.
Tünel, toprak düzeyinin hemen altında.
Bir genişliğe varıyoruz sonunda. Orada çıkış kapısı
var.
Parkayı çıkarıp atıyorum sırtımdan. Her şeyimden
soyunuyorum. Bir don bir fanila kalıyor üzerimde.
O genişlik yerde ısı biraz daha düşük. Düşük dediysem
elli derece falan yine.
Saat 14-15 arası falan.
Tam dört saat bekledik orada. Ortalığın kararmasını
bekliyoruz. Saatler geçiyor, bir türlü kararmıyor
ortalık. Sonradan anladım ki, çıkış kapısının üstünde
bir lamba varmış, onun aydınlığı yanıltıyormuş bizi.
‘Kanal’ filmini gördün mü sen? Tıpkı öyle bir
yer. O filmdeki kanalda sanıyor insan kendini. Bilmeyen
biri bir kaptırsa, çıkmak için bir hafta falan
dolanır durur içinde tünelin.
Giyindim tabii yine. Ortalığın iyice karardığını
anlayınca fırladım araziye, yirmi-otuz metre ötede
yattım yere. İşaret verdim arkadaşlara, onlar da çıktılar.
Yürüdük.
Bir çamlık var orada. Çam ağaçlarının arasında
ilerliyoruz. Çamların arasından yolu gözlüyoruz.
Ağaçların arasına gizlene gizlene yolun kıyısına yaklaştık.
Yolu geçeceğiz.
Ötede Dış Nizamiye görülüyor. Dış Nizamiye
kapısı beş yüz metre kadar ötede. Orada bir yığın asker.
Giriş-çıkışları denetliyorlar.
Yolu geçtik.
Geçerken ayağım takıldı, düştüm.
O kılıkta şehre ineceğiz. Düşünebiliyor musun?
Kar var. Yollar çamur.
Yürüyerek Ankara’ya geliyoruz o kılıkla.
Ve geldik. O kılıkla geldik ODTÜ’den Ankara ya.
Bu da böyle garip bir hikayedir.
Kanalın kapısını tutmuş olabilirlerdi. Ama müthiş
bunalmıştık içerde.
Ve kıl payı kurtulduk.
Bizden az sonra tutmuşlar o kapıyı da.
Balgat’taki Amerikan üssüne girdik. Oranın bir
silah deposu olduğunu öğrenmiştik. Ama ne silah, ne
bir şey, hiçbir şey bulamadık.
Üssün içindeki alışveriş yerinin önünde, bir kamyonetin
içinde, direksiyonun başında gazetesini okuyordu
zenci çavuÅŸ Finley. Yusuf’la ben kamyonetin
iki yanından, kapılardan daldık içeri, dayadık silahları
göğsüne. Ödü koptu.
–Öldürmeyin!– diye aÄŸladı.
Bak o koca zenci ağladı, resmen ağladı. Kaçırdığımız
öbür dört Amerikalının hiçbiri ağlamamıştı.
Yusuf direksiyona geçti, Finley’in yanına. Sinan’la
ben kamyonetin arkasındayız. Gazladık. Amerikan
üssünden çıkıyoruz.
Kapıdan çıkarken, nöbetçiler çaktılar durumu,
ateÅŸe baÅŸladılar. Atılan mermiler Sinan’la benim başımızın
hemen üstünden geçiyor. Otomatiği ateşledim
ben de, korkutmak için. Benim otomatiğin matrak
bir özelliği var: boşalan kovanları bir bir fırlatıyor.
BoÅŸ kovanlardan biri fırlayıp Sinan’ın başına çarpıyor.
Vurulduğunu sanmış Sinan. Bir boş kovan da benim
ayak bileğime çarpıyor. Ben de aynı duyguya kapılıyorum.
Herhalde bacağıma bir kurşun saplandı,
sıcağıyla pek duymuyorum, diyorum içimden. Dışarıdan
bizim çocuklar da ateÅŸe baÅŸladılar: Alp’le Hüseyin.
Hızla sıyrılıp çıkıyoruz anakapıdan.
İleride bir yerlerde, Fen Lisesinin karşısında duruyoruz.
Finley’i indiriyoruz arabadan. Bir baÅŸka arabaya
bindiriyoruz.
Yusuf’lar da Finley’in arabasını alıp götürüyorlar.
Bir yere atacaklar arabayı. Giderlerken karşılarına
bir toplum polisi arabası çıkıyor; tam karşıdan geliyor
böyle, üstlerine doÄŸru, Yusuf’gil, kamyoneti
yolun kıyısına çekip polis arabasına yol veriyorlar.
Yol dar. Polis arabası geçip gidiyor yanlarından. Onlar
da götürüp bir yerlere atıyorlar kamyoneti.
Bir ara Alparslan’a soruyorum: –Åžu bacağıma bir
baksana,– diyorum. –Yaralandım herhalde.–
Bakıyor Alp ayağıma. Hiçbir ÅŸeyim yok. Sinan’ın da.
Sonra Finley’i Orta DoÄŸu Teknik Üniversitesine
götürdük. 1 numaralı yurtta, 201 numaralı odada bir
gece konuk ettik. Birtakım bilgiler almaya çalıştık
ondan. Ertesi gün de salıverdik.
O gün, Yusuf’lar kamyoneti alıp gittikleri gün,
tepeye geldik. ODTÜ’ye gidiyoruz.
Finley’i kolundan ben tuttum çıkardım tepeye.
–BaÄŸlayın gözlerini,– dedim.
Bağladılar.
–Arkasını çevirin,– dedim.
Çevirdiler.
Sinan, hemen atıldı, engel oldu bana; niyetimi
anlamıştı.
–KonuÅŸalım,– dedi. –ArkadaÅŸlara da danışalım da
öyle,– dedi.
Gözleri bağlı zencinin kollarına girdiler. Onlar
önden gidiyor, ben de arkalarından. Ve içimden hala
zenciyi vurup vurmamayı tartışıyorum kendimle.
Orada onu öldürmenin, daha doÄŸrusu ‘öldürme’ eyleminin
yanlış bir şey olacağı yargısına varıyorum sonunda.
Haklı buluyorum Sinan’ı.
Deniz, konuşmasına ara vermişti. Hücrede, yatağın
yanında, yerde, duvara sırtını vermiş oturan Kor Koçalak
söze karışıyor:
Bu konuda iki küçük olay da ben anlatayım, iki
küçük ayrıntı. O zaman beni çok etkilemişti.
Bu Finley var ya, nasıl olduysa, dizinin biraz altını,
kaval kemiğini bir yere çarpmıştı. Yarası vardı biraz.
Küçük bir yara. Ben, yarasına pamukla tentürdiyot
bastım. Tentürdiyotun acısıyla yüzü kasıldı; canı
yanmıştı. O anda karşımızda, canı yanan, acı duyan
bir insan, bizim gibi bir insan, bir canlı olduğunu anladım.
Bir de Finley’in üstünü başını ararken, cebinden
çıkan bir prezervatif beni çok etkilemişti. Hayata
bağlayan bağlardı bunlar. Bu iki ayrıntı, onun da bizler
gibi bir insan olduğunu kanıtlamaya yetmişti.
Ve yine Deniz anlatıyor:
Mart’ın ya 3′ü, ya 5′i.
Orta Doğu Teknik Üniversitesinin karlı sırtlarındayız
yine.
Bir buçuk saattir yol yürümüşüz.
Nasıl dondurucu bir soğuk. Rüzgar da bir türlü
kesilmiyor.
Elimde silahım. Eldivenliyim.
Üç kişiyiz: Yusuf, Sinan, ben.
Dört Amerikalının bindiği araba geçip gitti. Beş
on dakika sonra dönecekler. Biliyoruz bunu. Her
gün yaptıkları şey. O saatlerde başka bir araba da geçmez
oradan. Geçecek olsa onu da durduracağız; başka
çare yok. Önemli de değil.
Yattık. Mevzilendik. Bekliyoruz.
Beton bir direkle, telörgülerle barikatımızı kuruvermişiz
yolun ortasına. Barikat sağlam.
Barikatın berisine yatmışım.
Eldivenimi çıkardım, elim bir an silaha yapışıverdi.
Öylesine soğuk var.
Amerikalıların arabası az sonra göründü. Geldiler.
Durdular.
Ben hemen arabanın önüne fırladım.
Direksiyonun yanındaki kapıdan Yusuf girecek
arabaya. Ben öbür kapıdan dalacağım.
Dediğim gibi yaptık, girdik arabaya.
Yusuf, ÅŸoförü indirdi arabadan, –Don’t move
lan!– (Kıpırdama lan!) dedi. Bir elinde silahı vardı,
öbür eli vites kolundaydı.
Ben, İngilizce, –Türkiye Halk KurtuluÅŸ Ordusu
adına tutuklandınız. Politik mahkum işlemi göreceksiniz.
Buyruklara uyun, yoksa kötü olur,– dedim.
Şaşırdılar.
Yusuf’un bulup getirdiÄŸi öbür arabayı gizlediÄŸimiz
yerden çıkardık yola. Tutukladığımız dört Amerikalıyı
kendi arabamıza geçirdik. Arabanın arkasına
bindirdik. Yusuf direksiyona geçti. Ben arka kapının
dibindeyim. Sinan, Yusuf’la benim aramda, ortada.
Onların boş arabasını Mete aldı götürdü.
Kepekli boğazından geçiyoruz.
–BaÅŸlarınızı yere eÄŸin, gözlerinizi kapatın,– dedik.
Herifleri alıp eve getirdik. Amaç Apartmanı.
Apartmanın üç numaralı dairesi. Yusuf’la Sinan önceden
kiralamışlardı bu daireyi. Yusuf, kiralarken üsteğmen
kılığına girmişti.
Yusuf, Amerikalılardan birini alıp eve çıkardı.
İkisinin gidişleri görülecek şeydi: Yusuf, Amerikalının
yarısı kadar, ancak beline geliyor. Dev bir
zenci. Onlar kapıdan girdiler. Biz de üç Amerikalıyı
pencereden soktuk içeri.
Üstlerindeki parkaları çıkarttık.
–Ayakkabılarınızı da çıkarın,– dedik.
Çıkardılar.
Orada yatıştırmaya çalıştık onları.
–Herhangi bir yanlış davranışta bulunmazsanız,
size bir ÅŸey yapmayız,– dedik. –Yoksa-.–
Yiyecek birşeyler çıkardık önlerine. Çay demledik.
Hiç öyle iteleme kakalama yok.
Çocuklar telsizin başındalar.
Ben, Amerikalıların başına dikilmiş bekliyorum.
İkisinin karısı da gebeymiş: Başçavuş Jimmy Sexton
ile er Larry J. Heavner’in karıları. Üçüncüsü edebiyat
bölümündenmiş, anası da İtalyanmış. Richard
Carazci’ydi adı. Dördüncüsü James Gholson da Katolik
lisesini bitirmiÅŸ.
Başçavuş Jimmy çok gırgır bir adam. Dedesi, Pecos
Bill’i görmüş, tanımış; uzun uzun anlatıyor bana.
Larry, sürekli düşünüyor, kötü kötü düşünüyor.
Dördü de, beyni yıkanmış halk çocukları.
Onlara dünyadaki savaÅŸları, Amerika’nın yaptıklarını
falan anlatıyorum.
Larry öylesine düşünüyor ki, ağırımıza gidiyor.
Onu da, öbürlerini de sürekli yatıştırmaya çalışıyoruz.
Ama en çok Larry’yi.
Bir an önce kurtulmalarını onlardan çok biz istiyor
gibiydik.
İşte o ara bildiriyi hazırladık. Hüseyin götürdü
bildiriyi. Birkaç yere verdi. Hüseyin’i gönderdik
çünkü o daha deşifre olmamıştı, adı geçmiyordu gazetelerde.
Yetkili makamlara tam otuz altı saat süre tanımıştık.
Otuz altı saat içinde istediğimiz fidye ödenmezse,
sözde bu dört Amerikalıyı öldürecektik.
Bildiri, bomba etkisi yaptı.
Kimler karışmadı işe. Başkan Nixon bile karıştı.
–Fidye verilmemeli,– diyordu. İsmet PaÅŸa bile karıştı:
–Elinizi kana bulamayın,– falan gibisinden birÅŸeyler
söyledi.
Yok, öldüremiyorsun. Faşistlere benzemiyoruz
biz. Kolay değil adam öldürmek.
Üstelik adamlar suçsuz. Adamlar bilinçsiz ve senin
yaşındalar.
Suçsuzlar. Dördünün de bir suçu yok. Tek suçları,
Amerikalı olmaları belki. Kendi kurulu düzenlerine
karşı çıkmamakla objektif olarak suçlular belki,
ama sübjektif olarak hiçbir suçları yok adamların.
Ayrıca silahları da yok. Sen silahlısın karşılarında.
Yani koÅŸullar eÅŸit deÄŸil.
Sinan son derece duygulu. Amerikalılarla içli dışlı
olmamak için elinden geleni yapıyor. Kaçırıyor
kendini. –Zorunlu olur da öldürmek gerekirse, belki
öldüremem sonra,– diyor ve hiç konuÅŸmuyor onlarla;
yüzlerine bile bakmıyor.
Zorunlu olarak adamları dolaba tıkacağız, kapatacağız
dolabın kapaklarını, yüzlerini falan görmeden
boşaltacağız kurşunları üzerlerine.
Yusuf’un aklına, hani gazetelerde kocaman fotoÄŸrafları
çıkmıştı, Kıbrıs’ta, banyo küvetinde öldürülen
kadınla çocukları geliyor, söylenip duruyor.
Ben cellat durumuna sokulmuÅŸum gibi bir duyguya
kapılıyorum.
En çok da ben konuşuyordum onlarla.
Ve olmadı. Öldüremedik.
Bu konuyu aramızda hiç konuşmuyoruz.
Olaydan sonra arkadaşların da benim gibi şeyler
düşündüklerini anladım; sonradan anlattılar.
Ben açıkça söyledim: –Öldüremem,– dedim. Oysa
baÅŸta –Öldürürüm,– diyordum.
Sinan, daha başlangıçta öldüremeyeceğini anlamış.
Hiçbirimiz adam öldürmemişiz ki o güne kadar.
Hiçbir deneyimimiz yok. O günden sonra da öldürmedik
kimseyi. Biz insan öldürmedik reis.
Edebiyatçı olan Amerikalı Richard, karısına yazdığı
mektupta: –Hayatımın bir namlunun ucunda sona
ereceÄŸini hiç düşünmemiÅŸtim,– diyordu.
Onların yerine koyuyordum kendimi. Anamı,
babamı, kardeÅŸlerimi düşünüyordum da, –Olmaz –
diyordum.
Dört Amerikalı, önceleri, kurtulmaktan umutlarını
tümüyle kesmişlerdi. Ama son iki gün, onlar da
öldürmeyeceğimizi anlamış gibiydiler.
Üçüncü gün falandı, Larry’nin, karısına gizlice
mektup yazdığını gördüm. Çektim aldım mektubu
elinden. OÄŸlan vasiyetini yazıyordu: –Gider babamgilin
evine yerleÅŸirsin,– diyordu. –Artık görüşemeyeceÄŸiz,–
falan diyordu.
Dayanamadım, –Ulan göreceksin karını be!– dedim.
Hele birisinin anası taa Amerikalardan kalkıp
gelmiÅŸti Ankara’ya, uçakla.
Çok da iyi besliyorduk adamları. Biz kendimiz
doğru dürüst yemiyor, onlara yediriyorduk. Muzla
besledik be herifleri, muzla.
Birimiz geceleri telsizin başında bekliyor, birimiz
de onların yanında nöbet tutuyordu. Sıraya koymuştuk
bu iÅŸi.
Süre doldu. Bildiride açıkladığımız kararı uygulamadık.
Kıllarına bile dokunmadık.
Önce Hüseyin çıktı evden. Kalan üç kişi daha
sonra çıktık.
Onları orada öylece bıraktık.
Gidişimizden haberleri bile olmadı.
Motosikletlerle yola çıkıyoruz.
Geceyarısı. Mart’ın ortaları.
İki motosiklet. Birinde Sinan’la biri (bu birinin
kim olduğu hiçbir zaman açıklanmadı) var, öbüründe
Yusuf’la ben de varım.
Ayrı yollardan gideceğiz ve ayrı yerlere.
Sinan’ın altıncı duygusu çok güçlü. Her zaman
tanık olmuşumdur buna. Yollarımız ayrılırken vedalaştık.
Bir daha görüşemeyeceğimizi bilir gibi sıkı sıkı
sarıldı öptü bizleri. Dağda da öyle yapmış, öyle ayrılmış
arkadaşlarından. Nitekim bu sezgisi doğru çıktı,
gerçekten Sinan’ı son görüşüm oldu bu. Nurhak’ta
vuruşarak öldü.
Ankara’dan çıkarken, hayır, Türkiye dışına falan
gitmeyi, sınır dışına çıkmayı aklımıza bile getirmedik.
Kararlıydık. Ankara dışına çıkıp bir kır karargahı
kuracaktık.
Elazığ yöresinde bir köprüde Sinan’la buluÅŸacaktık.
Sinan bizi bir köye yerleştirecekti.
Yerler buz. Yolun iki yanında kar yığılı. Yozgat
yolundayız. Bir saatten fazla gidemiyoruz. Korkunç
bir soğuk, insanın iliğini donduruyor. Bir saat kadar
gidince duruyoruz. İniyoruz motosikletten. Koşuyor,
tepiniyor, atlıyor, ısınmaya çalışıyoruz. Biraz kendimize
gelince yine yola koyuluyoruz. Acayip bir soÄŸuk;
anlatılır gibi değil. Her yanın uyuşuyor, keçeleşiyor.
Donmaya yakın bir durumdayız. Açız da. Yirmi
dört saattir bir lokma bir şey geçmemiş boğazımızdan.
Yerler de nasıl kaygan. İkide bir yuvarlanıyoruz,
düşüyoruz. Sekiz on kere düştük böyle. Soğuktan da
yüzlerimiz çatladı. Kürklü gocuklar var ikimizde de.
Yozgat’ı geçtikten sonra, önümüzde giden bir
kar makinesinin ardına takıldık. Açtığı yoldan, hemen
arkasından gidiyorduk. Gelip geçenler oluyor,
meraklı gözlerle bakıyorlardı bize. O soğukta motosikletin
üzerinde iki adam.
Sivas’ın Yıldızeli diye bir ilçesi var. ÇocukluÄŸum
Sivas’ta geçti. Oraları iyi bilirim. Yol, eskiden Yıldızeli’nin
içinden geçerdi, değişmiş. On yıldır gitmemiştim oralara.
Yıldızeli’nin çıkışında bir boÄŸaz var, iki ovayı
birleştiren bir boğaz. Uff, dünyanın hiçbir yerinde
yoktur o soÄŸuk.
Gündüz geçtik Yıldızeli’den.
Sivas’ın giriÅŸinde ağırlık denetimi var; trafik denetimi.
Girmedik Sıvas’a. SaÄŸa saptık, Åžarkışla’ya
vurduk. Gördüler bizi, ama kuşkulanmadılar.
Åžarkışla’ya on beÅŸ kilometre kala benzin bitti.
Oysa yolda sık sık durup benzin alıyörduk.
Yola çıkışımızın üçüncü günüydü. Tam üç gündür
açtık, uykusuzduk.
O on beş kilometrelik yol boyunca taşıdık motosikleti.
Bittik. Üstelik yol da yokuş. Motosiklet dersen
en az üç yüz kiloluk bir hikaye. Zaman zaman
bayılacak gibi oluyoruz. Karanlık da basmış. Felaket.
Åžarkışla’ya ölülerimiz giriyor sanki. SoÄŸuktan
uykusuzluktan, açlıktan haşat olmuşuz.
Tek düşüncemiz, amacımıza ulaşabilmek: Kır karargahımızı
kurabilmek. Yoksa dayanamazdık. Bize
güç veren inancımızdı, amacımızdı.
Åžarkışla’da benzin aldık. İşte o sırada kar baÅŸladı.
Çok kötü oldu bu. O karda, o tipide motosikletle yola
çıkmamız olacak şey değil. Yolda kara saplanıp kalacağımız
besbelli.
Bir Jeep bulduk. Sürücüsüyle pazarlık edip anlaştık.
Saat, sabahın altısı.falan.
Motosikleti de Jeep’e yükleyeceÄŸiz.
O arada iki jandarma çavuşu, birkaç polis, bir iki
bekçi bitiverdiler başımızda. Kuşkulanmışlar bizden.
Karakola çağırdılar.
–Peki,– dedik.
Benim elimde çantam var. Çantamda bir otomatik
tüfek, mermiler, elbombaları. Koltukaltımda da
14′lük Browning. Cebimde bir Nagant tabanca daha.
Elim hep cebimde, Nagant’ımda.
Tam anacaddenin karşı kaldırımına geçtik, Yusuf
da, ben de, ikimiz birden çektik silahlarımızı. Arkalarını
döndürdük.
–Hadi koÅŸun bakalım,– dedik.
Havaya birkaç el ateş ettik.
Bir telörgü var, bir metre yükseklikte. Ben, elimde
çanta, atlayıp geçtim telörgünün üzerinden.
Yusuf da atladı.
Kurşunlar yağmaya başlamıştı ardımızdan.
Yusuf, işte orada, telörgünün üzerinden atlarken
yaralanmış kasığından. Yığılıp kalmış oraya.
Köşebaşına geçtim. Ateş edilen yere ben de ateş
ediyorum. Orada Yusuf’un gelmesini bekliyorum.
Bilmiyorum onun vurulduÄŸunu.
Yusuf yok.
Yusuf’tan bir ses çıkmayınca kuÅŸkulandım.
Bir bahçeye geçtim. Çantamı açtım. Elbombasını
koydum cebime. Dört paket de mermi aldım. Paketler
ellişerlik. İki paketi bir cebime, ikisini de öbür cebime
yerleştirdim. Otomatiği de aldım. Nagant tabancamı
bıraktım orada. Mermisi tükenmişti çünkü.
Kütüklüğümü astım, yürüdüm.
Bir evin önünde bir araba gördüm. Saat sabahın
yedisi falan olmuştu. Gidip evin kapısını çaldım. Bir
kadın açtı kapıyı. Beni öyle silahlı görünce şaşırdı.
–Kocanı çağır,– dedim.
Geldi kocası.
–Araba senin mi?–
–Benim.–
–Çabuk kontak anahtarını al gel,– dedim.
Pijamalıydı. Arabanın aııahtarını almaya gitti.
Kapının dışındaydım. İçeri girmiyordum. O yörelerde
önemlidir bu: Namus sorunu.
Adam gidince kadın ansızın kapıyı yüzüme kapatıp
arkasından kilitledi, sürgüyü de sürdü içeriden.
Kapının tam kilit yerine bir el ateş ettim. Allah
kahretsin, nereden bileceksin, kadıncağızın eli de tam
kilidin üzerindeymiş; elinden geçmiş mermi.
–Aç!– diye bağırdım, tekmeledim kapıyı.
İçeriden sürgüyü çekti, kilidi çevirdi. Bir tekmede
açıldı kapı.
Çok şaşkındı kadın. Kanlı eline bakıyordu. Çok
boktan bir durum. Kahroluyorsun.
Kocası da gelmişti. Pijaması üstündeydi. O da
çok şaşkındı.
–Yürü,– dedim.
Arabasına bindik.
O sıra mahalle halkı da toplanmış gürültümüze.
Biri de, elinde silah, üstümüze geliyor.
–At o silahı elinden!.– dedim gelene.
Attı silahını yere.
–Dağılın!– dedim kalabalığa.
Kalabalığın ayaklarının dibine, yere birkaç el ateş
edince çil yavrusu gibi dağıldılar.
Niyetim gidip Yusuf’u bulmak.
Otuz kırk kadar jandarma, başlarında da bir yüzbaşı,
alanın ağzını tutmuşlar. Başlarının bir karış üstünden
taradım havayı; dağıldılar.
Arabayla bir tur attım alanda. Yusuf görünürlerde yok.
Oysa oracıkta, kaldırımın üzerinde, yaralı, baygın
yatıyormuş Yusuf. Duymuş benim tarakayı, ama
ses çıkaramıyormuş.
Ben ateÅŸ edince Yusuf’un yanına uzun süre kimse
yaklaşamamış.
Yusuf, orada iki üç saat kadar baygın kalmış.
Neden sonra yanına yaklaşıyorlar, bakıyorlar ki
yaralı, alıp Sağlık Ocağına götürüyorlar. Sürekli soruyorlar,
kim olduğunu öğrenmek istiyorlar. Beni ele
vermemek, adımı açıklamamak için kendi adını söylemiyor
Yusuf.
Vurduk Kayseri yoluna.
Adam soruyor yolda: Kimim? Neyim?
Adımı söyleyince çok şaşırdı. Hiç beklemiyordu.
Karısının eline bilerek ateş etmediğimi söyledim.
Baktım da, kızgın değildi bana. Ama şaşkındı.
Astsubaymış.
Cebimde 525 liram vardı. 25 lirasını kendime
ayırdım, 500 lirayı astsubaya verdim.
Sigaram kalmamıştı. Sigarasını aldım.
Kar yine başlamıştı.
Åžarkışla-Yeniçubuk arası kırk kilometre. Yeniçubuk’un
girişinde bir dirsek var. İşte orada pusuya düşüyoruz.
SaÄŸa sola ateÅŸ ederek, –Hızlı sür!– diyorum astsubaya.
Önümüzde bir barikat var. Basıyor gaza astsubay,
yarıyoruz barikatı. Dirseği dönüp bir benzin istasyonunun
önünden geçiyoruz. İleride bir demiryoluyla
kesişiyor yol. Bir arabayla kesip kapatmışlar yolu.
Hem o arabadan, hem de sağımızdan solumuzdan
sürekli ateş ediliyor üzerimize. Önümüzdeki arabaya
ateş etmeye başlıyorum. Araba çekiliyor yolumuzdan.
Yol açılıyor. Sürüp geçiyoruz, aşıyoruz demiryolunu.
Ardımızdan atılan bir kurşun, astsubayın başının
üzerinden geçip camın hemen üstündeki güneşliğe
saplanınca bir an paniğe kapılıyor astsubay, araba sağa
sola yalpalamaya, silkelenmeye başlıyor.
–Korkma, bir ÅŸey yok,– diyorum.
Sonunda yatışır gibi oldu. Düzelttik arabayı.
Şarjörü yeniledim.
Bir Jeep takıldı aı-dımıza. Dönüp camını taradım.
Sıktığım mermilerden biri sürücünün boynunu sıyırmış.
Yanındaki komiser de omzundan hafif bir yara
almış. Jeep duruyor, vazgeçiyor bizi izlemekten; kurtuluyoruz.
Bizim araba da delik deşik; kalbura dönmüş kurşunlardan.
Durup arabayı bırakıyoruz orada. Astsubayı da
alıyorum yanıma.
Bir kavaklıktayız. Kar inmiş kavakların dibine.
Bir de dere var önümüzde. Suya giriyorum. Su belime
geliyor. Buz gibi su. Karşıya geçiyoruz.
Sudan çıkınca anlıyorum: arka cebimdeki kırk elli
merminin hepsi ıslanmış.
Astsubayda bir korku, bir telaÅŸ. Derenin suyu da
iyice üşütmüş olmalı. Titriyor.
Bir kilometre kadar yürüdükten sonra karların
üzerine sırtüstü uzanıyoruz.
Yattığım yerden, bir kilometre ötedeki yoldan
geçip giden arabaların farlarını görüyorum.
Ortalık ağardı ağaracak.
–Bir benzin istasyonu var mı yakınlarda?–
–Var. Üç dört kilometre ötede.–
Oraya gidip bir araba yakalamayı düşünüyorum.
Kalkıp yine yürümeye başlıyoruz.
Adam yürüyemiyor. Kolundan tutuyorum, yardım
ediyorum.
Benzin istasyonunun arkasına sokuluyoruz. Bir
jandarma Jeep’i var istasyonun önünde.
Sokulup esir aldım jandarmaları. Çok hazırlıksızdılar.
O sırada yardım geldi.
İşte orada salıverdim adamı; gitti astsubay, pijamasıyla.
Çekildim benzin istasyonunun arkasına. Arka
yanı bir yamaçtı. İstasyon, yamacın eteğindeydi.
Astsubay korkmuştu tabii. Korkmaz mı. Hele
ateş altına girip çıktıktan sonra.
Bir yandan da tam bir otomat durumuna girmiÅŸti
adamcağız. Yani adamın beyni, senin beynine bağlanmış
sanki, ne düşünürsen, ne dersen onu yapıyor,
hem de o anda yapıyor.
Şakası yok, senin elinde silahın var, hem de otomatik
silah. O silahsız. Yanında durmadan ateş etmişsin
sağa sola. Yani seni, elindeki otomatik silahı ateşlerken
görmüş, izlemiş adam. Kolay mı?
Çatışma sırasında değil, ama çatışma dışı kalınca
hep o kadıncağızı düşünüyordum arabadayken. Astsubayın
elini yaraladığım karısını.
Bir de çatışma sırasında, –Acaba vurulan, ölen oldu mu?–
diye düşünmekten alamıyordum kendimi. Üzülüyor insan.
Orada, yamaçta düştüğüm pusuyu anlatayım.
Yerler ıslak, çamur. Zifiri karanlık. Bir yamaçtasın
orada. Yalnızsın. Jandarmaların yaktıkları mermilerin
alevlerini görüyorsun. Ateş etsen yerin belli olacak;
ateÅŸ edemiyorsun.
O ara bombayı atmak geldi aklıma. Kafan çalışıyor.
Mantığın tıkır tıkır işliyor. Soğukkanlısın. Pimini
çekip bombayı elinde tutuyorsun bir iki saniye.
Bombanın dört saniye sonra patlaması gerek. Vakit
geçirmemelisin. Bomba elinde patlayabilir; bunun
korkusu var içinde.
Fırlatıyorsun bombayı. Sinip bekliyorsun. O
bekleyiş müthiş işte. Müthiş uzun geliyor o süre, bir
türlü geçmiyor zaman, saniyeler bir türlü dolmuyor.
Bomba, savunma bombası; bayağı etkili patlar. Havada
birtakım kollar, bacaklar göreceğini sanıyorsun.
Daha önce de kullandım bu bombadan, eğitim
atışları yaptım, Filistin’de. Ama ÅŸimdiki bu, o eÄŸitim
atışlarından çok değişik. Patlayıncaya kadar ilk akla
gelen ve hiç akıldan çıkmayan, bombanın patlamama
olasılığı. Bomba bozuk çıkabilir.
Ve bomba patlayınca isabet almamalısın; bu olasılığa
karşı tam siper, yüzükoyun yerdesin. Çok gariptir,
bir içgüdüyle ellerini ensende kenetliyorsun.
Hiç tanımadığın, bilmediğin, görmediğin birtakım
insanların bu bombayla ölebileceğini düşünüyorsun
bir an, üzülüyorsun.
Ve patlıyor bomba. Kan kokusu duyduğunu;
bağrışmalar, çığlıklar duyduğunu sanıyorsun ilk anda.
Sonra derin bir sessizlik oluyor.
Sonra da kaçışan birtakım insanların ayak sesleri.
Yani, patlamayla birlikte önce bir şok etkisi oluyor
karşıdakilerde, bir şaşkınlık; sonra da panik ve
kaçışma.
Yağmur ve çamur. Sigaran bitmiş; yok, tek sigaran
yok. Müthiş bir sigara özlemi. Dayanılmaz bir istek.
Yanında da bir bardak sıcacık çay istiyorsun, iyi
mi. Sonra birden, anlatılması güç bir susuzluk. Yerden
kar falan alıp yiyorsun, çamur olmayan yerlerden,
susuzluÄŸunu biraz olsun gideriyor.
Tepeyi aÅŸtım, Gemerek’e girdim. Saat 23 falan.
Hani terk edilmiş kentler olur; bomboş sokaklar; insansız.
Öyleydi Gemerek. Herkes evlerine çekilmişti,
herkes uykudaydı.
Bir yapı; bahçe içinde.
Sulusepken, karla karışık bir yağmur.
Dönüp yapının üzerindeki tabelada yazılı yazıyı
okuyorum: ‘Ortaokul.’ Hemen yanıbaşında da ‘Lise.’
Dolaştım çevresinde. Hoşuma gitti.
Sabah olacak, çocuklar gelecekler önlükleriyle,
çantalarıyla. Duyacaklar bütün bu olup bitenleri, öğrenecekler.
–Hepsi de uykularındadır ÅŸimdi,– diye düşündüm.
Sağa doğru çıktım. Yamaçta Jandarma Karakolu.
Tekbaşına bir yapı. Yakınında hiçbir yapı yok. Işıkları
yanıyor karakolun.
Sokuluyorum. İçeride jandarmalar. Konuşuyorlar.
Gülüşüyorlar. Ama heyecanlı oldukları belli.
Orada on beş yirmi dakika durup onları izledim,
onları dinledim.
Karakolun önünde bir Jeep duruyor. Jeep’i almalıyım.
Dokundum tetiğe, karakola ateş açtım, duvarlarına.
İçeride bir panik, bir kaçışma.
Atladım Jeep’e, çalıştırdım. BeÅŸ metre ötede kara
saplandı araba. Atladım çıktım Jeep’ten. Bir tümseÄŸin
ötesine attım kendimi, yattım.
Jandarmalar tepeye çıkmışlar. Jeep’in üzerine
kurÅŸun yaÄŸdırmaya baÅŸladılar. Beni Jeep’in içinde sanıyorlar.
Durup orada, yattığım yerden onları izliyorum.
Mermilerin kara saplanışının ayrı bir güzelliği
var. Kara saplanırken ayrı bir ses çıkarıyor mermiler.
Jeep, atılan kurşunlarla delik deşik.
Fırlayıp kaçmaya başlıyorum. Görüyorlar beni.
Ardıma düşüyorlar.
Gemerek’te evler hep bahçe içinde. Bahçeler, birer
metre yüksekliğinde yığılı taş duvarlarla çevrili.
Ben önde, jandarmalar arkada, koşuyoruz bir
bahçeden bir bahçeye. Bir duvardan atlayıp yere yatıyorum,
ya ayaklarının dibine ateş ediyorum, ya başlarının
bir karış üstüne. Onlar da yatıyorlar ben ateşe
başlayınca. O zaman kalkıp koşuyorum, öbür duvarı
aşıp yine yatıyorum yere, yine ateşe başlıyorum.
Böylece biraz dinlenmiş de oluyorum. Böyle iki üç
tur atıyoruz, dönüp duruyoruz Gemerek’in içinde.
Åžimdi herkes sokaklarda. Herkes durmuÅŸ beni
seyrediyor. Yanlarından geçip atlıyorum duvarı.
Halkta bana karşı hiçbir hareket yok.
Bir kadın, evinin kapısindan, az ötede beni seyreden
kocasına sesleniyor:
–Herif, gel çorbanı iç, soÄŸuyacak; yine gider seyredersin!–
Çocuklar, ben ateş ettikçe alkışlıyorlar. Kiminin
elinde ayçiçekleri; hem beni izliyor, hem ayçiçeği yiyorlar.
Bir buçuk saat kadar sürüyor bu kovalamaca.
Bir ara, üstüne hoparlör bağlanmış bir taksi çıkıyor
ortaya. Hoparlörden acımasız bir ses şunları söylüyor
Gemereklilere:
–Ben Belediye BaÅŸkanınız! Komünist Deniz GezmiÅŸ,
Gemerek’te. Silahı olan silahını alsın, av tüfeÄŸi
olan av tüfeğini. Silahı olmayan da taşla sopayla saldıracak.
Herkes hazırlansın! Yakalayacağız onu!–
Gidiyor.
Halkta bu uyarıya karşı hiçbir kıpırtı olmuyor.
Kaçıp izimi kaybediyorum.
Artık jandarmalar da yok ardımda. Dolaşıyorum.
Bir elimde otomatik; kayışından omzuma asmışım.
Gerekirse rahatça kullanacağım. Bir elim boşta.
Gerekli olabilir bu elim.
Bir çocuğa yakıaşıyorum; on sekiz, on dokuz,
yaşlarında.
–Bana Belediye BaÅŸkanının evini göster,– diyorum.
–Peki Deniz AÄŸabey,– diyor, –göstereyim.–
Çok rahat. Çok sakin. Üstelik kendisine soru
sormuş olmamdan da çok hoşnut. Hani, yardım etmiş
olmanın sevinci içinde bir yabancıya yol falan
gösterirler ya, bu çocuk da öylesine mutlu bir rahatlık
içinde davranıyor. Düşüyor önüme, yürüyoruz.
Bir evin önünde duruyoruz.
–Burası, aÄŸabey,– diyor.
Gemerek Belediye Başkanının evi. Az önce beni
halka linç ettirmek için hoparlörle çağrıda bulunan
acımasız başkanın evi.
Tanışacağız.
Bir omuz atıyorum kapıya, giriyorum içeri.
Belediye Başkanı, evinde; sofada, masanın başında;
birşeyler atıştırmakta.
Beni öyle birdenbire evinin içinde, karşısında görünce
yerlere atıyor kendini, ayaklarıma kapanıyor
utanmadan.
–Ben bir ÅŸey etmedim, ben bir ÅŸey etmedim,– diye
yalvarıp duruyor.
Bir odadan karısı, iki küçük çocuğuyla çıkıyor.
Kadın şaşkın. Bir yandan da o başlıyor:
–Bunlara acı, bu yavrulara acı.–
–Allah belanızı versin!– deyip atıyorum kendimi
dışarı.
Karlı yollara düşüyorum yine. Gemerek’in dışına
çıkıyorum.
Tarlalardan yürüyorum.
Ondan sonra o çukur hikayesi oldu işte.
Son düştüğüm pusu. Yakalandığım. Tarlada. Bir
çukurun içinde.
Tarla. Vıcık vıcık çamur. Karlı çamur. Aralıksız
yağmur yağıyor. Sulusepken.
Parkamın başlığını başıma çekiyorum. Ellerim
üşüyor. Eldivenlerimi, bir yerlerde, silahımı daha rahat
kullanayım diye atmışım. Eldiven de yok. Hava
buz gibi.
Bir çukurdayım. Şu içinde bulunduğumuz hücre
kadar bir çukur. Ayağa kalkınca yüksekliği göğsüme
geliyor.
Çepeçevre sarılmışım.
Bütün arabaların farları çukurun üzerinde. Jeep’lerin
üzerine A-4′leri kurmuÅŸlar. Sağıma soluma
yağmur gibi mermi yağıyor. Mermiler, saplandığı
yerden çamurları savuruyor havaya. Farların aydınlığında,
yaÄŸan sulusepkeni renklendiriyor havaya savrulan
çamurlar. Çukurun dibine arkaüstü çökmüşüm.
Bir torbanın dibinde gibiyim. U harfi gibiyim:
Ayağa kalksam, başım çukurun dışında kalacak. Mermilerden
korunmak için ya çömelmek, ya da böyle
çukurun dibine arkaüstü çökmek zorundayım.
Çukurun dibi kar.
Yattığım yerden yukarıları seyrediyorum, çukurun
apaydınlık üstünü. Sanki donanma fişekleri patlıyor
tepemde. Korkunç güzel bir renk cümbüşü.
‘Cıvvv’ diye giriyor çamura mermiler, çamuru
savurup dağıtıyor havaya. Farların aydınlattığı sulusepkenle
birlikte üstüme başıma sanki renk renk koca
bir dünya yağıyor.
Çok güzel bir görüntüydü.
Yarım saat, bir saat kadar sürdü bu.
Mermim çok az. Bir süre sonra bitecek. Daha önce
düştüğüm pusularda çok mermi yakmıştım. Yusuf’u
ararken, düştüğüm iki pusudan sıyrılmaya çalışırken
mermilerin çoğunu yakmıştım.
Ara sıra, doğrulup başımı yavaşça çıkarıyorum
boÅŸluktan, bir el ateÅŸ ediyorum. Nereye? BoÅŸluÄŸa.
Öldürmek için ateş etmiyorum. Zaten göremiyorum
ki. Her yanda güneş gibi yanan farlar. Güneşlerin ortasındayım.
Gecenin içinde, yağmurun altında ve güneşlerin
ortasındayım; tam ortasında. Ve rastgele yakıyorum
mermiyi.
Aklıma ilk gelen, Mayakovski’nin ÅŸu dizeleri oluyor:
Susun artık konuşmacılar
Siz savdınız sıranızı
Söz sırası mavzer arkadaşta
Åžimdi o konuÅŸacak.
Bu dizeleri geçiriyorum aklımdan ve doğrulup
bir mermi daha yakıyorum. Sonra sinip yine bekliyorum
çukurun dibinde.
Neler geçmiyor aklımdan.
İşte orada ölümü de düşündüm. Ölüm pek ürkütücü
gelmiyor insana. Yine de ölümü kabul edemiyorsun.
Kesin bu.
O ara bilimi falan düşünüyorsun. İki yüzyıl üç
yüzyıl sonrasını düşünüyorsun. Bilimin insanlığa getireceği
şeyleri. İçinde bulunduğun durum anlamsız
geliyor sana, saçma geliyor. Ionesco’nun oyunları gibi
bir şey. Yaşaman gerektiğini kavrıyorsun. Bilim almış
başını giderken, karşındaki bir yığın insanın ne
kadar küçük şeylerle, küçük ve yanlış şeylerle uğraştığını
düşünüp acınıyorsun. İçerliyorsun. Hem de ne
adına? Kim adına?
İnsanlığın geleceğini ve senin o günleri göremeyeceğini
düşünüyorsun. Müthiş hüzün veriyor bu sana.
Bir yanda eşsiz güzellikte bir gelecek, bir yanda bütün
o güzellikleri göremeyeceğin duygusu. Nasılsa
öleceğim, diye düşünmeye başlıyorsun.
Oysa mermi vardı yanımda daha; azalmıştı ama
vardı.
Birazdan bir bomba savuracaklar üzerime, çukurun
içine; parçalanıp gideceğim, diyordum. Ölüp gideceksin.
İlk anda ölmeyi istemiyordum, hiç istemiyordum;
yani birdenbire. Belki yaralanmayı, rahat ve yavaş
bir ölümü belki.
Sonra, dünyanın dört bir yanında ölen bir sürü
yurtseveri, devrimciyi düşünüyorsun ve bir ara rahat
bir ölümü düşünmüş olmaktan utanır gibi oluyorsun.
Bir devrimci nasıl ölmesi gerekiyorsa öyle ölmeli,
diyorsun. DoÄŸrusu da bu.
Ve daha önce hiç aklıma gelmeyen birtakım anılar
geçiyordu gözlerimin önünden. Bir film gibi ve
çok hızlı geçiyordu.
Örneğin, çocukluk günlerim geliyor gözlerimin
önüne. Çocukluğum. Bahçeli bir evimiz vardı; çiçeklerle
doluydu bahçemiz. O çiçeklerin arasında oynayışım…
Sonra ansızın bir sevgili. Çok buruk bir duyguydu
bu. Sevgili’nin gülüşü, oturuÅŸu, düşünüşü.
Kesin ve çok net görüntüler bunlar. Anlık ama
kesin ve net görüntüler. Renkli bir film gibi.
Sevgili’nin o anda belki de evinde oluÅŸu, sıcacık
bir odada oluşu, belki de neşeli oluşu, gülüyor oluşu.
Ve bütün bu hatırlananlara karşı, yaşayanlara
karşı içinde küçük de olsa bir kıskançlık.
Daha bir sürü görüntü: Üniversite günleri, Beyazıt
Alanı, Beyazıt’ın ara sokakları, polisle çatışmalar,
öbür arkadaşlar. Sonra, hani gazetelerde sosyete dedikoduları
çıkar ya, onlar geliyor aklıma, o haberlerdeki kişiler.
Ve ansızın, ölmemek, yaşamak ve savaşmak isteği
yine. Bunlar yeniden kabarıveriyor, büyüyor içinde.
Düşman bildiklerinle savaşmak, onlarla mücadele etmek
isteÄŸi.
Sonra ölen arkadaşlarım geldi aklıma. Daha çok
da Taylan’ı hatırladım orada. Sonra Filistin’deki çocukları.
Ansızın çok gülünç bir şey de geliyordu aklıma.
Ve en önemlisi, kantinlerde, Siyasal Bilgiler Fakültesi
kantininde filan ‘halk savaşı’ üzerine tartışanları,
sıcacık çaylarını içerek tartışanları, mangalda kül
bırakmayanları geçirdim kafamdan o an; garip bir öfkeyle.
Gülünç geliyor bütün bunlar sana; alabildiğıne
hüzünleniyorsun. Müthiş canın sıkılıyor.
Çok kısa süreler içinde bunları geçiriyorsun kafandan
bir bir ve dört bir yanın sarılmış. Çukurdasın.
Elli altmış metre kadar ötendeler. Tam bir çemberin
ortasındasın.
Arada silah sesleri kesiliyor ve –Teslim ol!– sesi
duyuluyor.
Başımı yavaşça çukurdan çıkarıp, sesin geldiği
yöne bir kurşun sıkıyorum, yine siniyorum çukurun
dibine.
Çukurun çeperinde çalılar var, dibinde kar.
Birkaç mermim kalmış.
Son mermiyi kendin için saklamak istiyorsun.
Gerekirse vuracaksın kendini, son mermiyi kendine
sıkacaksın; ellerine düşmemek için.
Bunu düşünürken, gariptir ama, ölüm korkusu
yok. En küçük bir çekinme yok. Namluyu çevireceksin
kendine, basacaksın tetiğe, tamam. Çok rahat bu.
Namluyu şakağına dayayacaksın ya da ağzına.
Kurşunu yüreğine sıkmak. İçin elvermiyor buna.
Yüreğine kıyamıyorsun. Yürek, garip bir değer kazanıyor
orada.
Kendi kendime orada, namluyu ağzıma sokup
öleceğimi, acı duymayacağımı, böylece kurtulacağımı
falan da düşünüyordum. Ama bir de bunun, işin kolayına
kaçmak olduğu geliyor aklına. Vazgeçiyorsun.
İki mermim kalmıştı. Mermiler tükenince çukurdan
çıkmayı düşündüm.
Başım dik çıkacağım.
Vururlarsa vuracaklar.
Başım dik gideceğim ölüme.
Ama ya vurmazlarsa?
O zaman yakalayıp işkence falan yapacaklar sana.
İşkence, yine de kolay geliyor. Bir gün boyunca
sürerse dayanabilirsin. Onun acısı nasıl olsa geçer.
Zaman nasıl olsa akıp geçecek, işkencenin acıları da
nasıl olsa bir süre sonra silinecek, kalmayacak, diye
düşünüyorsun. On beş gün önce işkence görseydim,
şimdiye çoktan geçmiş olacaktı, unutmuş olacaktım.
Bunları düşündüm orada.
Kararlıydım. Dayanacaktım işkenceye. Konuşturamayacaklardı
beni, çözülmeyecektim. Kesin kararlıydım bu konuda.
Silahımı attım birden. O ara ateş de kesilmişti:
–Çıkıyorum!– diye bağırdım.
Çıktım.
Ateş eden olmadı.
Parkamın başlığını sıyırıp geriye attım. Başım
dik. Bir elim cebimde, boÅŸ tabancamda. BoÅŸ, ama olsun.
Umursamaz bir hava takındım. Oysa her an bir
mermi bekliyorum, her an bir mermi gelip bir yerime
saplanacak diye bekliyorum; ha geldi ha gelecek
diye.
Elim, cebimdeki tabancayı sımsıkı tutuyor. Halka
teslim edilebilirim. BoÅŸ tabanca o zaman gerekli
olabilir. Linç falan geçiyor aklımdan. Sımsıkı sarılmışım
tabancama.
–Dur!– falan diyorlar.
Bir yığın şey söylüyorlar.
Artık duymuyorum söylenenleri, anlamıyorum.
Biliyorum, görüyorum, seziyorum: bütün namlular
üzerime çevrili. Her namlunun ucunda ben varım.
Müthiş ürpertici bir şey, ama müthiş de gurur
verici bir ÅŸey.
Kum gibi asker kaynıyor çevrede.
Tarladan yola iniyorum. Gemerek’e giden yol.
Gemerek yönünde yürüyorum. Hala her an bir kurşun
bekliyor bedenim. Etimle kemiÄŸimle bekliyorum.
–Kayseri Emniyet Amiriyim!– diyor bir ses. –Seni
teslim alıyorum!–
Tepkim büyük oluyor. Hiç tasarlamadığım bir
tepki bu. Düşünmediğim, beklenmedik bir tepki. Elimi
cebimden çıkarır gibi yapıyorum. Uzaklaşıveriyor.
Yürüyorum.
Bir albay çıkıyor yoluma. Yumuşak bir sesle:
–Teslim ol Deniz,– diyor.
Tatlı bir ses. Belli ki radikal biri. Rahatlıyorum.
Öyleyse yalnız değilim. Yanımda bizlere yakın biri
var.
Bir arabaya binip yola koyuluyoruz.
Yakalandığımda saat gecenin 02.30′u falandı. Beni
alıp doÄŸruca Kayseri’ye götürdüler. Ellerim kelepçeli.
İki yanımdaki iki iri adama kelepçelemişlerdi beni.
Yolda boyuna soruyorlar.
KonuÅŸmuyorum.
Kayseri’ye varıyoruz.
Geceyarısı.
Valinin karşısına çıkarılıyorum.
–Yakalandın mı sonunda?– dedi Vali, küçümsemeye
çalışarak.
–Sen bir kulsun, kul kalacaksın!– dedim.
Hiç beklemiyordu. Apışıp kaldı. Sözümün altından
kalkamadı. Çekip gitti.
Çay getirdiler.
Polisler dönüp duruyor çevremde. Garip bir saygı
duyuyor gibiler. Hiçbir kaba söz, kaba davranış
yok.
–AÄŸabey ne istersin?–
–Bir isteÄŸin var mı aÄŸabey?–
Bir de şu var: çok duygulanıyorlar.
Hele ilk yakalandığımda, Kayseri’ye götürülürken
iki koluma kelepçeyle bağlanan iriyarı o iki polis,
Ankara’ya götürülüşümde yine aynı arabadaydılar;
ağladılar yolda. İsteyerek yapmadıklarını söylediler,
üzüntülerini belirttiler.
Ankara’ya jandarma pikabıyla ve konvoy halinde
girdik. Saat, sabahın sekizi falandı. Yollarda insanlar.
İşlerine gidenler. Okullarına giden öğrenciler.
Yağmur yağıyordu. Islak bir Ankara sabahı. Sevdiğim
sabahlardan biri.
İçişleri Bakanlığının önüne geliyoruz. İndiriyorlar
arabadan. Tam İçişleri Bakanlığına girecekken, kalabalıktan
biri –Yuh!– diye bağırıyor. Yürüyorum
üzerine, iki üç adım atıyorum. Polisler o kadarına
izin veriyorlar. Kaçıyor –yuh– çeken. Giriyoruz içeri.
İçişleri Bakanının karşısına çıkarılıyorum.
Çok keyifliydi. Ayaktaydı. Odası, sabahın sekizinde
gazetecilerle doluydu.
Ben hep başımı dik tutmaya, canlı, dipdiri görünmeye
çalışıyorum. Nasıl bitkinim oysa, ayaklarımı
güçlükle sürüklüyorum. Ayakta duracak gücüm yok.
Ama belli etmiyorum.
–GeçmiÅŸ olsun,– dedi İçiÅŸleri Bakanı, gülerek.
Suratına baktım pis pis. Hiçbir karşılık vermedim.
Bakan, gazetecilere döndü:
–Åžu pejmürde kılıklı adam, Halk KurtuluÅŸ Ordusunun
kahramanıymış,– dedi.
–BeÄŸenemedin mi,– dedim. –Tabii kahramanıyım.
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusunun savaşçısıyım.
Ne olduklarını gösterdiler. Bundan sonra da
gösterecekler,– dedim.
–Nereye gidiyordun?– dedi.
–Devrime,– dedim.
Duvardaki haritayı gösterdi, haritada Sivas’ı gösterdi.
–Buradan mı gidiliyor devrime?– dedi.
–Senin kafan almaz böyle ÅŸeyleri,– dedim. –Karşınıza
bir gün dikildiÄŸimiz zaman anlarsın,– dedim.
–Türkiye’de bir tek ordu vardır, o da Türkiye
Cumhuriyeti ordusudur,– dedi.
–Onun için Demirel ve senin gibi uÅŸakları, hemen
istifayı bastınız,– dedim.
Sinirlendi.
Üzerine yürür gibi yaptım, bir adım attım. Geriledi.
Şaşırdı. Dehşetli bir panik havası içinde, elini
kolunu sallayarak, kekeleyerek,
–Gö-gö-götürün bunu,– dedi.
Sürükleyerek çıkardılar beni odadan.
–GöstereceÄŸiz sana da, senin gibilere de, Amerika’nın
güvenilir uÅŸakları!– diye bağırdım kapıdan çıkarılırken.
Gördüm: gazetecilerin yüzlerinde büyük bir şaşkınlık
vardı.
Odadan çıkarıp beni Emniyet Genel Müdürünün
odasına soktular.
Emniyet Genel Müdürü, durmadan –Bakanımıza…
Bakanımıza… hakaret etti,– diye söyleniyordu.
–Sen de uÅŸaksın!– dedim ona. Sövdüm.
Böyle bir davranış beklemedikleri için herkes şaşkındı,
hepsinde tam bir panik havası vardı. Bir ben
bu paniğin dışındaydım. Gazeteciler de paniğe kapılmış
gibiydiler.
–Ben uÅŸak deÄŸiliın,– dedi Emniyet Müdürü.
–Öyle olmasan bugün burada olmazdın,– dedim.
Alıp emniyete götürdüler beni.
Emniyette de davranışlarım aynı. Komiserlere,
polislere, emniyet müdürüne, hepsine tepeden konuşuyorum,
aşağılayıcı sözler söylüyorum.
AkÅŸam olacak, saat 17′de herkes çekilip gidecek
ve işkence başlayacak, diye düşünüyorum.
Dördüncü güne girmişim, açlık, uykusuzluk,
yorgunluk bitirmiş beni. Son gücümü kullanıyorum,
direniyorum.
Saat 17 oldu ve işkence başlamadı.
İradeyi sıfıra indirecek bir ilaç verdiler: İğne yapacaklardı,
yaptırmadım. Zor kullanarak yapmak istediler,
direndim; başaramadılar. Hapı seçtim. Aldım
hapı. Biraz ağzımda tutarım, diye düşünüyordum.
İkinci Şube Müdürüyle bir komisere de birer hap
içirdim.
–Önce siz için, sonra ben içeyim, yoksa içmem,–
dedim.
Birer hap yutmak zorunda kaldılar.
Koşullandırıyorum kendimi ve boyuna baskı yapıyorum
kendime: –SöylemeyeceÄŸim. SöylemeyeceÄŸim.
Böyle yaparsan, hap da olsa, söylemek istemediğin
şeyleri söylemiyorsun.
İlaç gevşetiyor. Ama kendini koşullamış olman
önemli.
Orada da polisler saygı duymaktan kendilerini
alamadılar.
Direnirsen sonuç hep böyle oluyor.
Birkaç tanesi bozuluyor tabii bana; birkaç tüyübozuk,
müthiş sinir oluyor yaptıklarıma. Ama oradakilerin
büyük çoğunluğu saygılı oldular bana.
Asacaklar herhalde.
Bu, o günkü politik ortama bağlı.
Faşizm güçlüyse asar.
Politik bir mücadele veriyoruz.
Sınıf mücadelesinin arttığı dönemlerde yasa masa
kalmaz. Hukuk, ancak denge durumlarında vardır ve
işler. Siyasal iktidar için pek tehlikeli değilsindir,
onun da pek bir gücü yoktur, hukuk vardır o zaman.
Gerici sınıfların en güçlü iktidarıdır faşizm.
İyi sordun.
Evet ölüme gidiyor bu yolun sonu, idama gidiyor.
Biliyorsun bunu. Yakalandığın andan başlayarak
bunu hep biliyorsun. Hele hücreye tıkılıp da düşünme
rahatlığına erince; yine aynı şey: idam, ölüm.
Ama, biliyor musun, pek de korkunç gelmiyor
bu sana.
Umut mu? Umut her zaman var. Umutsuzluk
diye bir ÅŸey yok. En azından, ‘Kaçabilirim,’ ‘Kurtulabilirim’
diye düşünüyorsun.
Ama bağışlanmayı düşünmüyorsun. Çıkarılacak
bir af’fı düşünmüyorsun. O yok iÅŸte.
Ve bir devrimcinin idama nasıl gideceğini, bir
mitinge, bir eyleme gider gibi gideceğini karşı devrimcilere
ve herkese göstermek gerektiğini düşünüyorsun.
İnan, bunda hiçbir çekincem, en küçük bir
tereddütüm yok.
O sahneyi çok iyi somutladım:
İdam günü gelip çatınca, o sevdiğim, alıştığım
giysilerimi giyeceğim: postallarımı, parkamı.
Beyaz ölüm gömleğini giydirmek isteyecekler,
giymeyeceÄŸim. Kesin. DireneceÄŸim ve giymeyeceÄŸim.
Öyle her zamanki eyleme gidiş tavrımla gideceğim.
Yok, tıraş falan da olmayacağım.
Gidip, oturup, önce bir sigara yakacağım orada.
Sonra demli, sıcak, güzel bir çay içeceğim.
Ha bak, Rodrigo’nun o ünlü gitar konçertosunu
dinlemek isterim orada. Bak, bunu çok isterim. Sanırım,
asılacak bir insanın son isteğini geri çevirmezler.
Bunu isteyeceÄŸim.
Avukatlarımın idamda bulunma hakları var. Onların
orada olmalarını isteyeceğim; kesin isteyeceğim.
Gelecekler. Gelmeleri gerek. Çünkü bizden sonrakilere
umut verecek bu sahne. Asılışımız gürültüye gitmemeli.
İpe nasıl gittiğimizi, gelecek kuşaklara anlatacak
doğru dürüst, güvenilir görgü tanıkları bulunmalı orada.
Bir devrimcinin ölümü bile, normal eyleminden,
normal mücadelesinden soyutlanamaz.
Bir de kendim çıkıp urganı kendim geçireceğim
boynuma. Bunu çok istiyorum. Cellat falan sokmayacağım
yanıma. İğrenç bir şey.
Ve dönüp oradaki heriflere diyeceÄŸim ki: –Burada
ölen yalnızca benim bedenimdir, ki zaten ölümlüydü,
ölecekti. Ama düşüncemi öldüremeyeceksiniz,
ölmeyecek, yaÅŸayacak,– diyeceÄŸim.
Sonra avukatlarıma döneceÄŸim: –Sizler de, gelecek
kuÅŸaklara bizler adına tanıklık edin,– diyeceÄŸim.
–Görün ve tanık olun: Bir devrimci ölüme böyle gider
iÅŸte; bayram yerine gider gibi.–
Åžunu da söyleyeceÄŸim: –Herhangi bir trafik kazasında
ölmekten falan da güzeldir bu.–
İmam falan gelirse dua mua etmek için, …tir edeceÄŸim.
Bak; sana bir şey söyleyeyim: Şurada gördüğün
arkadaşların hiçbirisinde, inan ki, farklı bir düşünce
yok. Hepsi de benim gibi gidecekler ölüme. Çok iyi
biliyorum bunu. İşte en iyi örnek Yusuf. Vurulup da
kendine geldiği anda söylediği ilk sözleri bilirsin:
‘Kahrolsun Amerikan emperyalizmi. Biz Amerikan
emperyalizmine karşı dövüştük. Yaşasın bağımsızlık
savaşı. Yaptıklarımdan da çok hoÅŸnutum.’ Böyle demiÅŸti
Yusuf. Bu böyle olmalıdır.
Ve soracaklar bana. Vasiyetim ÅŸu olacak: –Cesedim
yakılsın,– diyeceÄŸim. Bunu kesin isteyeceÄŸim.
–Cesedim yakılsın, küllerim de belirsiz bir yere savrulsun.–
Böylece hem benim isteğimin dışında imam, mezar,
dua gibi şeyler olmayacak; hem de aslolan inancımdır,
düşüncemdir, asıl onun önemli olduğunu kanıtlamış
olacağım. Düşüncedir aslolan, önemli olan.
Bağımsızlık savaşı nasıl olsa bitmeyecek, sürecek;
bizden sonra da.
Ölüme karşı bütün bu yürekliliği, sana dünya görüşün
veriyor.
Kazancakis’in o romanını bilirsin: ‘Günaha Son
çaÄŸrı.’ O kitabın son bölümünde bu duyguyu ne güzel
anlatır Kazancakis; mücadeleyi bırakmamanın,
mücadeleden kopmamanın o büyük sevincini ne güzel
anlatır. İşte o sevinci duyuyorsun, o büyük sevinci.
Bu kavganın ateşi insanı öyle bir sarıyor ki, seni
insanlıktan çıkarıp insanüstü bir yaratık durumuna
getiriyor.
Bak dostum, şu gördüğün arkadaşların hepsi de
asılacak belki. Hepsi de idamla yargılanıyor, biliyorsun.
Bu çocukların yaş ortalaması yirmi bir falan.
Gencecik çocuklar. Görüyorsun, şarkı söylüyorlar.
Buradan çıkıp kurtulsalar bile bunların büyük çoğunluğu
dışarıda kesinlikle şurada burada vurulup ölecek
insanlar. Korkuları yok. İnançları var. İnanmış adam
güçlüdür, korkmaz.
Bunlar, okullarında da kendilerini kabul ettirmiş
insanlar. Hepsi de okudukları okulların en başarılı
öğrencileri. Sınıflarının ya birincisi, ya ikincisiydiler.
Bak işte, şu şimdi önümüzden geçen Semih (Orcan)
fakülteyi onunculukla falan kazanmış. Bunların çoğu
lisede iftihara falan geçmiş. Rastlantı değil bu. Bütün
devrimcilerde rastlanan ortak özellik. Çok önemli
bir etken; namuslu devrimcilerin kafa yapıları bakımından
gerçekten çok önemli bir etken. Hani bu işe
girişmeseler, bu kurulu düzene karşı çıkmasalardı,
inan ki bu bozuk düzenin en sivri noktalarına hızla
tırmanır, yükseliverirdi hepsi de. Yani bugünkü bozuk
düzenin içinde bile en yüksek mevkilere kolayca
gelebilecek çapta insanlar hepsi de. Hepsi öyle. Pırıl
pırıl zeka yapısına sahip insanlar. 1952 doğumlu, on
dokuz yaşında çocuklar var aralarında.
Ama bak, şarkılar söyleyerek ölüme karşı savunma
hazırlıyorlar. Sen de gördün, sen de okudun savunmaların
bir bölümünü; ipin ucundayken bile
kimse kendini savunmaya kalkışmıyor, kimse kendi
başını kurtarmaya çalışmıyor. Devrimci tavır budur.
Sanki savunma deÄŸil de, Türkiye’nin sorunlarını inceleyen
bir kitap yazıyor gibiler. Amaçları yanılmamak,
Türkiye’nin sorunlarına gerçekçi açıdan yaklaÅŸmak,
gerçekçi, somut çözüm yolları getirmek.
Dedim: On dokuz yaşında insanlar var aralarında.
Öyle sanıyorum ki, ölüme karşı duyulan bu duygular,
bütün devrimcilerde vardır.
Bu işe girdik bir kere. Sonuna kadar da götürecektik.
Hiçbir pişmanlık duymadık yaptıklarımızdan;
hiçbir zaman.
Yaptıklarının kesin doğru olduğuna inanıyorsun.
Tam bir devrimci gibi davranmaya çalışıyorsun. Kesin
pişmanlık yok.
Yanlışlarımız oldu tabii. Ama büyük yanlışlar
deÄŸildi.
Evet, 12 Mart’ı beklemiyorduk. BeklediÄŸimiz o
değildi. Radikal bir hareket çok şeyi değiştirebilirdi.
Çok yazık oldu.
Severim ben askerliÄŸi. Ankara’da saklandığım evlerin
bir kısmı subay arkadaşlarımın evleriydi. Hepsi
değil, ama beni saklayanların çoğu subaydı. Ev değiştirirken
o subay arkadaşlarımın resmi kılıklarını giyerdim.
Kimse kuşkulanmazdı benden. Subay kılığıyla
Ankara sokaklarında az mı dolaştım.
Çatışma.
Normal silahlı çatışmada, sık sık vurulduğunu sanıyorsun.
Aldığın yaranın sıcaklığıyla vurulduğunu
daha anlamadığını sanıyorsun. Gerçekten yaralandım
mı, diye arada bir yokluyorsun kendini.,
Ama çatışma sırasında yaralanmış olmanın, kesin,
hiç önemi yok.
Çatışma sırasında şaşkınlığa kapılmıyorsun. Eğitimin
büyük yararı var bunda.
Daha önce Filistin’e geçmiÅŸtik. El Fetih’te olmuÅŸtuk.
Orada gördüğümüz eğitimin çok yararı oldu bize.
Yaptığını bilerek yapıyorsun.
Hiç paniğe kapıldığım olmadı çatışmalarda.
Çatışırken ve yakalanınca, ölçü olarak büyük
devrimcileri düşünüyorsun. Bir devrimci nasıl davranır,
diye düşünüyorsun. Che Guevara nasıl davranmıştı
diye geçiriyorsun kafandan. Onu ve onun gibileri
düşünüyorsun. Sen yazdın iÅŸte Che Guevara’yı
öykünde; nasıl davrandığını bilirsin o adamın. Çatışmada
işte onlar gibi davranmak gerektiğini düşünüyorsun,
bunu istiyorsun.
Hep bunu düşünüyordum: çatışırken de, yakalanınca
da onlar gibi davranmak.
Çatışma sırasında, pusuda beklerken, uğrunda
kavgaya girdiÄŸim insanlara sevgi duyuyordum. UÄŸrunda
mücadeleye girdiğim köylülere, işçilere, özellikle de
çocuklara.
Çocukları düşünüyordum sık sık. Müthiş bir sevgi,
müthiş bir özlem duyuyordum onlara.
Refleksler, silahlı olaylarda, çatışma sırasında,
çok iyi çalışıyor.
Arabaların ön farları, ışıkları tarıyor bizi. Arabaların
yönlerini değiştirerek tarıyorlar seni. Sürekli
yer değiştiriyorsun, hedef olmamak için.
Yerler ıslak, çamur.
Yorgunsun. Oturduğun yerden hiç kalkmak gelmiyor
içinden. Uykuyu özlüyorsun. Öyle garip, çelişik
bir durum iÅŸte.
Eskişehir yolu üzerinde Yusuf arabayı şarampole
yuvarlamıştı. Bilerek, isteyerek yaptı bunu.
Yirmi otuz araba dolusu polis geldi.
Gece.
Bütün arabaların farları yanıyor. Polis arabalarının
tepesindeki mor ışıklı fırfırlar durmadan dönüyor.
Bir sirk görüntüsü sanki. Eğlence yerinde gibisin.
Sanki Lunapark’tasın. Heyecanla olanları izliyorsun.
Pusudayken müthiş bir rahatlık var. Kesin böyle.
Ama ölüme karşı da buruk bir hüzün var içinde.
Şehir içi olaylarda, arabayla durmadan yer değiştirirken
arkana takılan her arabadan kuşkulanıyorsun.
Ardındaki her arabaya polis arabası gözüyle bakıyorsun.
Kaçınılmaz bir duygu bu.
Sürekli izleniyorsun. Hep bir avlanma alanında
gibisin. Zaman zaman kendini bir av hayvanı falan
gibi hissediyorsun. Sürekli izleniyorsun, sürekli kovalanıyorsun
çünkü.
Ölüm gelip kapına dayandığında, bu tür bir mücadeleyi
sürdürdüğün için, ortaya koyabileceğin her
ÅŸeyi ortaya koymuÅŸsun gibi geliyor sana.
Mutluluk veriyor insana bu.
Ölüm ürkütücü değil. O tehlikeyle burun buruna
gelmedikçe, ölüm somutlaşmadıkça, hiç aldırmıyorsun,
hiç takmıyorsun ölümü. Ama ölümle yüz
yüze gelince, işte o zaman garip bir hüzün başlıyor.
Bütün bu olayların içinde ilk ölüm korkusunu,
Åžarkışla’da Yusuf’u vurdukları zaman duydum.
Çok daha önce de duymuştum bu korkuyu.
Ölüm korkusuyla ilk 1966′da karşılaÅŸmıştım. Çok eskidir
o hikaye.
Bir de, bütün bu olayları, bu acıları, gelecek kuşakların
belki de hatırlamayacağını düşünüyorsun.
Bütün bu acıları, sıkıntıları onlar için çektiğini çok
iyi biliyorsun oysa.
Ve birden, kendi açından bakınca, bir kişi olduğunu,
yani biricikliğini, içine girdiğin çatışmanın bir
kişinin çatışması olduğunu, ölürsen bir kişinin ölümüyle
öleceğini ve bunun, o büyük kavganın içinde
ne kadar önemsiz kalacağını düşünüyorsun bir an.
İşte Vietnam. Milyonlarca insan ölmüş. Her biri,
bir yığın acı, bir yığın sıkıntı çekmiş ve ölmüş. Ölen
bir yığın devrimci. Ama her ölen, bir kişilik ölümünü
ölmüş.
Ve gelecek kuÅŸaklar, –BeÅŸ yüz kiÅŸi falan öldü,– diye
bilecekler ve geçip gideceksin o beş yüz kişinin
içinde.
Çektiğin acıların gelecek kuşaklarca da bilinmesini
istiyorsun ister istemez.
Silahlı çatışma sürerken ölüm korkusu yok, hiç yok.
Ama pusuya falan düşüp de düşünme fırsatı bulunca,
yani beklerken, ölüm geliveriyor insanın aklına,
ister istemez. Ateş ederken, çatışırken bu korkuyu
yaşamıyorsun; daha çok da taktik falan düşünüyorsun.
Öyle sanıyorum ki ölüm karşısında duyulan birtakım
duygular bütün devrimcilerde vardır.
Ama mahpusluk kötü şey. Çok kötü.
Bir devrimciye en çok koyan da, mahpus olmak,
eylemin dışında kalmak. Korkunç bir şey bu. Hiçbir
işe yaramaz oluyorsun; hiçbir şey yapamaz oluyorsun,
kahroluyorsun. Korkunç bir şey bu.
Fizik işkence hiç önemli değil; insanı pek etkilemiyor.
Dayanıyorsun. Önemli olan psikolojik hikaye.
İstanbul’da bir keresinde on üç kiÅŸi filandık. Bizi
sıralamışlardı karşılarına. Makineli tüfek gibi aralıksız
sorular soruyorlardı, kısa kısa. Yanıt vermemek
çok güç oluyor. Ben orada, soru sorulunca, hiç düşünmeden
sövüyordum. Çok iyi oluyor. Biraz düşünmek,
bir an duraksamak bile, yüze o anda vuran ifadeyle,
polise bir ipucu verebiliyor.
Bir de ara sıra gelip alay ederler, yüzünü eller biri,
alay ederek –Åžuna bak,– falan der. MüthiÅŸ sinir bir
ÅŸeydir. Yani kiÅŸiliÄŸini yok etmek isterler o anda. Kesinlikle
duracaksın, aldırmayacaksın, sinirlenmeyeceksin.
Çok önemli.
Yakalandın. Adamlar gelip gelip vururlar sana,
olmadık hakaretlerde bulunurlar.
Bütün bunlara karşı devrimci taktik şu: Söveceksin.
Elin boştaysa vuracaksın. Ellerin bağlıysa tüküreceksin
yüzlerine. Hiç aşağıdan almak, sinmek yok.
Falakaya falan yatıracaklar belki. Direneceksin.
Falakaya bile güçlükle yatıracaklar seni. Boyun eğmek
yok.
Ve onlardan hiçbir zaman hiçbir şey istemeyeceksin.
Sigara bile.
Böyle yaptın mı, herifler eziliyorlar karşında; hele
işkenceden sonra büyük saygı duyuyorlar sana. İşkenceye
senin onca dayanman ve devrimci tavrın, heriflerde
böyle bir etki bırakıyor.
Yakalanınca, karşı devrimcilerin eline düşünce,
çok pis, çok korkunç bir durum oluyor. Yakalayanların
yüzlerindeki o keyifli görünüm. Büyük bir şey
başarmışlar sanki. Müthiş pişman oluyorsun o yüzleri
görünce.
İrfan’ı (İrfan Uçar’ın anlattıklarını kitabın ileriki
sayfalarında okuyacaksınız.) dinledin işte. İşkenceyi asıl
o yaşadı. Hem de korkunç yaşadı. Onun gibi direnebilmişsen,
dayanabilmişsen, daha sonra ikinci kez ellerine düşsen bile
öyle pek işkence yapmıyorlar artık. Yalnızca kızgınlıktan,
öfkeden dövüyorlar seni. Bir bok çuvalı gibi
kaldırıp bir hücreye atıyorlar. Dayak falan hiç kalır
işkencenin yanında.
İrfan da anlattı: İstanbul’da bütün iÅŸkenceleri yöneten
Ilgız Aykutlu’ydu. İstanbul Birinci Åžube Müdürüydü.
FaÅŸistlerleydi. Biliyor musun, edebiyat okudu o;
İstanbul Edebiyat Fakültesinde okudu. Edebiyatın
bir insanda iÅŸkence duygusunu yok edemeyiÅŸine
şaşıyor insan. Olmaz öyle şey. İyi bir edebiyatın
olduÄŸu yerde iÅŸkence miÅŸkence olamaz.
Gördün iÅŸte İrfan’ın tabanlarını. GetirildiÄŸi ilk
günlerde et kalmamıştı tabanlarında. Kemikleri çıkmıştı.
Falakada tabanlardan kan fışkırmasını sormuştun
İrfan’a. Unuttu o anlatmayı. Şöyle oluyor: Sopayı yedikçe
deriyle et ayrılıyor birbirinden. O boşluğa, o
araya kan doluyor. Deri de birkaç yerinden delinince,
sıvıyla dolu bir torba düşün, vurdukça o deliklerden
kan dışarı fışkırıyor. İrfan’da bu deri de kalmamıştı.
Sinan’ın ölümünde, burada, arka hücrelerdeydim.
Ne gazete, ne radyo, hiçbir şey verilmiyordu.
Sinan’ın ölümünü ancak on beÅŸ yirmi gün sonra
öğrendim.
Mücadeledeyken, kavgadayken, savaşırken, arkadaşının
vuruluşu, ölüşü pek koymuyor insana, ama
eylemin dışına itilmişken, arkadaşının ölümü çok değişik
oluyor.
Sinan’ın ölümünü duyunca içim kinle doldu. Demir
parmaklıklara sarıldım. O parmaklıkları parçalayıp
dışarı fırlamak isteğiyle doluverdi içim.
Ama ağlamıyor insan yine de. Hiç ağlamadım
ben. Ağlayamıyorsun.
İki erkek kardeşim var. Küçüğü sempatizan. Büyüğünün
bu iÅŸlerle ilgisi yok. Babam iyidir bak.
Onun gazetelerde çıkan demecinin çoğu yalandır.
Dostuzdur onunla. Üzülüyor tabii. Ama biliyor musun,
onları pek düşünmüyorum. Dünya görüşümüz
böyle yapıyor bizi herhalde. Öylesi duygulara pek
yer kalmıyor.
:::::::::::::::::
UZUN İNCE BİR YOLDAYIM
:::::::::::::::::
Deniz, konuşmamızın noktalandığı bir yerinde, birden
ayağa kalkmış, gerinmiş,
–Yoruldum ben reis,– demiÅŸti. –Biraz avluya çıkacağım.
Sana Yusuf’u göndereyim, biraz da onunla konuÅŸ.–
O gün Deniz’le konuÅŸtuklarımız, gerçekten yorucu
konulardı. Gelecek ölümü de, ölümün biçimini de sormuştum
ona. Yanıtlamıştı. İçimiz yorulmuştu.
Ve Yusuf Arslan gelmişti yanıma.
Şimdiye kadar hiç baş başa kalmamıştık onunla, hiç
oturup konuşmamıştık.
Topaç gibi bir çocuktu. Sıkı, tıknaz, kısa boylu, oldukça
içine kapanık biri. Hiç gösterişi yok.
Yine Deniz’in dağınık yatağına oturduk, karşılıklı.
Yalnızız.
Çocuklar, beton avluda bağıra çağıra voleybol oynuyorlar.
Yusuf çekingen. Ne anlatacağını bilemiyor. Anlatmayı da
gereksiz görüyor sanki. Deniz çok konuşkan oysa.
Ben sorularla açmaya çalışıyorum Yusuf’u. Ben sordukça
düşünüyor, rahatlıyor, anlatıyor. Hiç süslemeden anlatıyor,
yalınkat anlatıyor.
Olaylara dışarıdan bakıyor sanki. Kendini hiç aşırı
duyarlığa kaptırmadan, soğukkanlı bir tavırla yanıtladı sorularımı.
Olayların inceliklerine inebilmek için sık sık kestim
konuşmasını, aralara girdim, ayrıntılara indirdim onu.
Çünkü oldukça kısa ve genel çizgileriyle anlatıyordu yaşadıklarını.
Anlattığı konu bitince de susuyor, önüne bakıyordu.
Ayrıntılarla biraz olsun geliştirdik konuşmamızı.
Onun bir gün uzak bir köşeden söylediği bir türküyü
ÅŸimdi de duyar gibiyim:
Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldayım
Gidiyorum gündüz gece
En sevdiÄŸi türküymüş bu. Veysel’in türküsü.
Sonradan anlattılar: Asılmadan önce o gün, kapatıldığı
hücrede, sürekli bu türküyü söylemiş.
:::::::::::::::::
YUSUF ARSLAN
anlatıyor
:::::::::::::::::
Åžarkışla’dayız; Deniz’le ben.
Ateş ediliyor üzerimize.
Yanlışlıkla tel çitli hükümet konağnın bahçesine
girdik.
Deniz atladı çitin üzerinden.
Ben tam bacağımı çitin üzerinden atarken, havada
vuruldum; düştüm yere, kalkamadım, kaldım orada.
Kurşunu yiyince bir sıcaklık, bir yanma duydum
yalnızca. Hemen bayılmışım.
On beş dakika kadar tam baygın kalmışım. Sonra
biraz kendime geldim. Yarı baygındım. Hafif kar serpeliyordu,
hatırlıyorum.
Yarı baygınken, Deniz’in, elindeki makineliyle
tarayarak uzaklaştığını duydum. Bir de bağırış çağırışları.
Ben yüzükoyun düşüp kapaklanmışım yere, kaldırıma.
Yarı baygınım ve duyuyorum bağırışları ve
makinelinin sesini.
Müthiş bir işemek isteği. Müthiş çişim var. Çişimi
yapmak istiyorum, yapamıyorum.
Kan dolmuÅŸ mesaneye.
Ve acı başladı.
Bir buçuk iki saat kadar orada öylece kaldım,
kaldırımda, yüzükoyun.
Neden sonra yanıma sokuldular.
Kim olduÄŸumu bilmiyorlar.
Konuşmalarını duyuyorum, anlamıyorum.
–Åžeyin oÄŸlunu mu vurduk yoksa?– diyorlar.
TelaÅŸla askeri bir Dodge’a koyup SaÄŸlık Ocağına
götürdüler beni.
Deniz’in kasabada tur attığını bilmiyorum. Ama
makinelisinin sesini ve bağırışları çok iyi hatırlıyorum.
Sağlık Ocağında bir masaya yatırdılar.
Yara çok acı veriyor.
O ara sürekli adımı soruyorlar, kim olduğumu
öğrenmek istiyorlar. Soranlar polis ve jandarma. Söylemiyorum
adımı. Hiçbir şey söylemiyorum. Beni tanıyamadıklarını
anlıyorum. Adımı söylersem kaçanın
Deniz olduÄŸunu hemen anlayacaklar. Onun hala
yakalanmadığını da konuşmalarından anlıyorum. Susuyorum.
Adımı sorduklarında acıdan bağırır gibi yapıyorum,
bağırıyorum ya da bayılma durumuna giriyorum,
sözde bayılıyorum.
Sağlık Ocağındayken, bir masanın üzerine uzatılmışım,
kasığımdan yaralıyım ve ilgilenen yok. Yalnızca
kimliğimi çözmeye çalışıyorlar.
Fotoğraflar getirdiler, baktılar bir bir. O zaman
tanıdılar beni.
–Yusuf Arslan bu,– dediklerini duydum. –Yusuf
Arslan bu,– dediler ve iÅŸte o zaman soymaya baÅŸladılar beni.
Çitin üzerinde yaralanıp kaldırıma düştüğümde
elimde tabancam vardı. Bakıyorum, tabancam yok
elimde. Almış biri, kim almışsa.
Beni soyuşları bile korka korka oluyor.
–Dikkatli olun, kendini de uçurur, bizi de,– diyor
çekingen, tedirgin bir ses.
Dikkatle, özenle soyuyorlar beni, üstümdekileri
bir bir çıkarıyorlar.
Fanilamın üstünde, Ankara’da kaçırıp sonra salıverdiÄŸimiz
dört Amerikalıdan biri olan Başçavuş
Jimmy’nin madalyonu vardı. Bir anı olarak almıştım
Jimmy’den. Kolye gibi boynuma takmıştım; kurÅŸunun
kalbime girmesini önlesin diye. Madalyonun
üzerindeki ‘Police’ yazısını okudular.
–Ne yaptık?– dedi biri. –Gizli polisi vurmuÅŸuz.–
Sonra bunun Amerikalı bir polise ait olduğunu
askeri doktor akıl edip çıkardı.
Sivas valisine telefon ettiler: –Acele hastaneye
kaldırılması gerekiyor,– dediler.
Vali de, –Ben araba çıkarıncaya kadar yola çıkarmayın,–
demiÅŸ.
Bir ara yaralı bir kadını getirdiler. Bir eli kan
içindeydi.
–Siz de adam mısınız, bir adamı yakalayamadınız!–
diye çıkıştı oradakilere.
Beni gördü, ama bir şey söylemedi.
Elinden yaralı olan bu kadının, Deniz’in yanlışlıkla
vurduğu kadın olduğunu çok sonra öğrendim;
astsubayın karısıymış.
Sonra savcı geldi.
Hala benim Yusuf Arslan olduÄŸum konusunda
kesin bir inançları yok. Fotoğraftan beni tanıdıkları
halde hala bana adımı sorup duruyorlar. Deniz’in adı
da dolaşıyor ağızlarda.
İşte o ara, –Yeniçubuk’taki barikatı da yarıp geçmiÅŸ,–
diye konuştuklarını duydum aralarında.
Sağlık Ocağının ambulansı olduğu halde göndermediler
beni. Gördüm, hiçbir tıbbi önlem alma olanakları
yoktu oradakilerin. Ne yazık. Adı Sağlık Ocağı.
Dış kanama durmuştu. Ama iç kanama sürüyormuş.
O ara, –Adın ne?–, –Nereye gidiyordun?–, –Yusuf
Arslan mısın?– diye sorup duruyorlar yine.
Deniz’in yakalandığı haberi gelince, sonunda ben
de konuştum. Adımı söyledim.
Çatışma olduğunda, ben yaralandığımda saat altı,
altı buçuk falandı. O saatlerde girmiÅŸtik Gemerek’e.
Oysa Deniz’in yakalandığı haberi geldiÄŸinde saat gecenin
iki, iki buçuğu falandı; o sıralardaydı işte.
Polisin biri, Ankara’daki polislerden birini yaralama
olayını hatırlatıp yüzüme bir yumruk indirdi.
Aldırmadım.
Belimden aşağısı çıplaktı. Soymuşlardı. Soğuktu.
Donuyordum. Örtmüyorlardı üstümü.
Sonunda ambulans geldi.
Deniz’i yakalayan Sivas Jandarma Komutanı ve
Sivas Emniyet Müdürü de geldiler. Ambulansa attılar
beni. Sivas’a doÄŸru yola koyulduk.
Yolda hala yarı belimden aşağısı çıplak. Tipi.
Kar. Ambulansta soÄŸuktan donabilirim. DiÅŸlerim birbirine
vuruyordu. Yol boyunca yarı baygınlık durumundayım,
bayılıp ayılıyorum.
–Ölüyor,– sesleri çalınıyor kulağıma. Her ÅŸey düş
gibi geliyor bana o ara. Nasıl olup da yakalandığımıza
bir türlü akıl erdiremiyorum, inanamıyorum.
Sivas’a sabahın beÅŸ buçuÄŸunda falan geldik. Ortalık
aydınlanıyordu.
Vali de geldi.
Ameliyat salonuna aldılar beni.
Sivas Emniyet Müdürü, yaşamamdan umudunu
kesmiş olmalı ki, ölmeden önce ifademi almaya çalıştı.
Görevini eksiksiz yapmaya çalışıyordu. Ameliyat
masasındaydım ve başıma dikilmiş sorular soruyordu:
–Nereye gidiyordunuz?–
–Diyarbakır dolaylarına.–
–Ne yapacaktınız orada?–
–SığınabileceÄŸimiz bir köy bulabilirsek orada kalacaktık,
olmazsa dışarı çıkacaktık.–
–Komünist bir ülkeye mi sığınacaktınız?–
–Komünist olmayan bir ülkeye gidecektik:–
Böyle sormuştu, böyle söylemiştim. İfademde yazılıdır
bunlar.
Sonra ameliyat ettiler beni.
Ameliyat eden doktor, demokrat bir insandı, gerçek
bir doktordu. Başka bir doktorun eline düşseydim
ölebilirdim.
Bir ara Emniyet Müdürü, –Deniz’in ifadesine göre,
yanınızda baÅŸkaları da varmış, kaçmışlar,– dedi.
Ona bağırdığımı hatırlıyorum.
Yakalandığımıza bir türlü inanamıyordum. Her
şey düş gibi geliyordu bana, ciddiye alamıyordum.
Ameliyattan çıktığımda, ayağımdan karyolaya
zincirle bağlanmış olduğumu gördüm.
Odada polis vardı.
Doktor sık sık geliyordu yanıma. Bir fırsatını bulunca
eğiliyor, yavaş sesle, beni gerçekten rahatlatan,
umutlandıran bir iki güzel söz ediyordu bana; biraz
olsun yatışıyordum.
Ameliyatın ertesi günü babam geldi. Ancak bir
iki dakika kadar konuÅŸabildik. Ona neler dediÄŸimi,
neler konuştuğumuzu hatırlamıyorum.
Babam gittikten sonra durumu iyice kavradım:
Yakalanmıştık. İşte o zaman çok üzüldüm, büyük acı
duydum. Ama yakalananlar yalnızca ikimizdik: Deniz’le
ben. Öbür arkadaşlara güvenim tamdı. Nasıl
olsa çıkabileceğimizi düşündüm.
Hastanede doktor, hemşireler, çalışan öbür görevliler,
herkes bana gerçekten çok iyi davrandı.
Sivas Belediye BaÅŸkanı, –Elimden bir ÅŸey gelmiyor,–
diyordu.
Ankara’dan isteniyordum.
Ameliyatımı yapan o yürekli doktor diretti, bir
hafta falan vermedi beni.
Ya ikinci, ya üçüncü gündü, zatürree oldum.
Yolda çok üşümüştüm. Yine komaya girdim.
Sivas’ta dördüncü gündü, Hüseyin’le NakipoÄŸlu’nun
yakalandığını söylediler. Doktor söyledi. Çok
üzüldüm. Ateşim kırka çıktı üzüntüden.
Bir hafta sonra Ankara’ya getirdiler. Karnımda
iki hortum vardı, bir hortum da kamışta. Çok eziyetli
oldu yolculuk.
Numune Hastanesine getirdiler. Hastanenin baÅŸhekimi
AP milletvekilliği filan yapmış. Beni kabul etmedi
hastaneye. O durumda Merkez Cezaevine gönderildim.
Cezaevinde o gece sabaha kadar acıdan kıvrandım
durdum.
Merkez Cezaevine’getirildiÄŸim günün gecesi yine
komaya girdim. Sabah konsültasyon ve yine Numune
Hastanesi.
Orada bir buçuk iki ay kadar kaldım. Sürekli serum
verildi. Karnımda iltihaplanma vardı. Yemek yiyemiyordum.
Tuvalete çıkamıyordum. Sonunda iltihap durumu geçti.
Yeniden Merkez Cezaevine götürüldüm.
Numune’de toplum polislerinin odama girmesi
yasaktı. Dışarıda bekliyorlardı. Yalnızlıktan bunalınca
onları çağırtıyordum. Konuşuyorduk. Tavırları
iyiydi. Bir keresinde içlerinden biriyle aramda bir
atışma oldu, askerler tuttukları gibi alıp dışarı çıkardılar
polisi.
Odada bir başçavuş, iki üç asker, sürekli bekliyorlardı
başımda. Dışarıda da yirmi yirmi beş kişilik
bir asker topluluğu bekliyormuş. Kapımın dışında da
toplum polisleri.
Mahkeme idam kararı verecek. Ama üç, ama
dört kişiye. Verirler. Kararı yerine getirebilirlerse getirirler.
Yusuf, bu sözleri söylüyor ve yüzünden bir mutsuzluk
rüzgarı geçiyor, derin bir soluk alıyor. Soruyu ben
sormuştum; güçtü sormak ama sormuştum. Karşılığı bu
kadar kısa ve kesin oluyor.
Ben cezaevindeyken İstanbul’da Elrom kaçırıldı.
Sinan’lar vuruldu. Cihan’lar yakalandı. Mahir, Cevahir
sıkıştırıldı. Üst üste geldi bu acı haberler. Başka
mahkumlarla birlikte yatıyordum. Dertleşeceğim
kimse yoktu. Radyoda haberleri dinlemekten nefret
ediyordum. Hayatımın en büyük acılarını yaşattı bana
bu haberler. Mahvoldum. KonuÅŸabileceÄŸim tek kiÅŸi
yoktu. Mahkumların çoÄŸu aÄŸa maÄŸa. –Oh, iyi olmuÅŸ,–
falan diyecekler ama, ben oradayım diye konuşmuyorlar.
Aslında hastanede kalmam gerekiyordu. Tuvalete
bile gidemiyordum; gidersem de bin güçlükle. Bir
elimle karnıma takılı hortumun tüpünü tutuyor, titreyerek
ve iki kat eğilerek güçlükle gidebiliyordum
ve tutunarak durabiliyordum orada.
Haftada bir doktorlar gelip bakıyorlardı yarama.
Cezaevindeyken dışarıdan yemek gelmesi müthiş
sevindiriyordu beni. Babamı yeniden kazanmıştım.
Sabah, öğlen yemeklerini babam getiriyordu.
Buraya, Mamak Cezaevine gelmeden iki gün önce
babamla konuştum. Burada görüş olmadığını söyledim.
–Belki bir daha görüşemeyiz baba, bu son görüşmemiz
olabilir,– dedim.
Çok üzüldü.
–Ben bir adamını bulurum,– dedi.
Kalktı. Sendeledi. Düştü yere. Gözleri bana dikilmişti.
Çıkardılar.
Ağzından kan gelmiş dışarıda; ağlıyormuş. Üzüntüden
mide kanaması geçirmiş. Hastaneye kaldırmışlar.
Annem geliyord