Kitap özetleri, e kitap, e okul
buraya slogan gelecek
Anasayfa  Anasayfa  |  Sayfa 1  |  Sayfa 2

Gerçek ismi, Seyyid Muhammed bin İbrahim Ata olan , Hacı BektaÅŸ-ı Veli Horasan’ın NiÅŸabûr ÅŸehrinde 1281 senesinde doÄŸdu.

İlk eğitimini Şeyh Lokman-ı Perende’den aldı. Lokman-ı Perende, Ahmed-i Yesevi’nin halifelerinden olup, zahir ve batın ilimlerinde derin bilgilere sahipti. Bektaş Veli Lokman-ı Perende’nin gözdesiydi. Ve rivayetlere göre kendinde olağanüstü haller gerçekleşiyordu.

Hacı BektaÅŸ-ı Veli, eÄŸitimini tamamladıktan sonra Anadolu’ya geldi. Halka doÄŸru yolu göstermeye baÅŸlayan ve kıymetli talebeler yetiÅŸtiren Hacı BektaÅŸ-ı Veli, kısa zamanda tanınarak büyük raÄŸbet gördü. Bu sırada Anadolu’da dini, iktisadi, askeri ve sosyal teÅŸekkül olan ve kendisinin de baÄŸlı olduÄŸu “Ahilik TeÅŸkilatı” ile büyük hizmetler yapan Hacı BektaÅŸ-ı Veli ve talebeleri, Osmanlı sultanları tarafından da sevildi ve hürmet gördü.

Bu sıralarda kuruluÅŸ devrinde olan Osmanlı Devleti’nin saÄŸlam temeller üzerine oturmasında büyük hizmetleri oldu. Sultan Orhan zamanında teÅŸkil edilen “Yeniçeri Ordusuâ€?na dua ederek, askerlerin sırtlarını sıvazladı. Böylece Hacı BektaÅŸ-ı Veli’yi kendilerine manevi pir olarak kabul eden Yeniçeri Ordusu, manevi hayatını ve disiplinini ona baÄŸladı. Hacı BektaÅŸ-ı Veli, asırlarca YeniçeriliÄŸin piri, üstadı ve manevi hamisi olarak bilindi. Bu baÄŸlılık ve muhabbet, Yeniçerilerin sulh zamanındaki talimleri ve harplerdeki gayret ve kahramanlıklarında çok müsbet neticeler verdi. Bütün bunlar, halk ile Yeniçeriler arasındaki yakınlığı kuvvetlendirdi.

Yeniçeriler, derviÅŸler gibi cihad azmiyle dolu ve görülmemiÅŸ derecede kahraman ve fedakar oluÅŸlarında, bu hadiseler müsbet tesirler gösterdi. Yeniçerilerin; “Allah, Allah! İllallah! BaÅŸ uryan, sine püryan, kılıç al kan. Bu meydanda nice baÅŸlar kesilir. Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan! KulluÄŸumuz padiÅŸaha ayan! Üçler, yediler, kırklar! Gülbang-i Muhammedi, Nûr-i Nebi, Kerem-i Ali… Pirimiz, sultanımız Hacı BektaÅŸ-ı Veli…” diyerek savaÅŸa baÅŸlamaları, bunun manidar bir ifadesidir.

Hacı BektaÅŸ-ı Veli’nin Makalat adlı Arapça bir eseri vardır. 1338 senesinde vefat eden Hacı BektaÅŸ-ı Veli’nin derslerini ve sohbetlerini takip ederek onun tarikatına baÄŸlananlara, tasavvuftaki usûle uyularak “BektaÅŸi” denildi.

Makalat’ın asıl nüshaları tetkik edildiÄŸinde, onun; İslam dinine sıkı sıkıya ve saÄŸlam bir ÅŸekilde baÄŸlı, İslamiyete uymayan davranışlara ÅŸiddetle karşı çıkar.

ÖĞÜT

“Tarikatın, tasavvuf yolunun ilk makamı, bir alime canı gönülden baÄŸlanıp, tövbe etmektir. Tövbe, canı gönülden olan piÅŸmanlıktır ve mutlaka yapılmalıdır. Tövbe ederken gözyaşı dökmelidir. Tövbeyi kabul edecek Allahü Tealadır. Tövbe ettikten sonra O’na tevekkül etmelidir. İkinci makamı, talebe olmaktır. Üçüncü makamı, mücahede, nefse zor gelen, nefsin istemediÄŸi ÅŸeyleri yapmaktır. Dördüncü makamı, hocaya hizmettir. BeÅŸinci makamı, korkudur. Altıncı makamı, ümitli olmaktır. Yedinci makamı, ÅŸevktir ve fakirliktir. Marifetin birinci makamı edep, ikinci makamı, korkudur. Üçüncü makamı, az yemektir. Dördüncü makamı, sabır ve kanattır. BeÅŸinci bakamı, utanmaktır. Altıncı makamı, cömertliktir. Yedinci makamı, ilimdir. Sekizinci makamı, marifettir. Dokuzuncu makamı, kendi nefsini bilmektir.”

MENKIBE

Hacı BektaÅŸ-ı Veli, her gün gelip, ÅŸimdiki dergahının bulunduÄŸu yere otururdu. Onu sevenler; “Galiba Hacı BektaÅŸ-ı Veli Hazretleri burada bir dergah bina edilmesini istiyor, o yüzden gelip buraya oturuyor” dediler. Daha sonra Hacı BektaÅŸ-ı Veli’nin hizmetini gören Sarı İsmail’e, Hacı BektaÅŸ’ı sevenlerden biri, buraya bir dergah yaptırmaya niyet ettiÄŸini söyledi. Sarı İsmail de, gelip durumu hocasına arz etti. Hacı BektaÅŸ-ı Veli; “Ona söyle. Bir usta getirsin. Biz istediÄŸimiz büyüklükte bir daire çizelim. Ayrıca yeteri kadar taÅŸ getirtip, yonttursun, hazır etsin.” dedi.

Sarı İsmail, bu durumu o ÅŸahsa bildirince, çok sevindi ve hemen bir mimar getirdi. Hacı BektaÅŸ-ı Veli de kalkıp, mübarek eliyle ÅŸimdiki dergahın bulunduÄŸu yeri çizdi. O mimar da, dergahın inÅŸası için yetecek kadar taÅŸ getirtip yontturdu. TaÅŸların yontulma iÅŸinin bittiÄŸi gecenin sabahı, herkes, dergahın yapılmış olduÄŸunu gördü. Dergahı yaptıracak kimse, derhal Sarı İsmail’in yanına gelip; “Ben bu binanın yaptırılması için usta getirdim, taÅŸ getirdim ve yaptırma sevabına kavuÅŸmak istedim. Fakat her kimse bir gecede yaptırmış.” diyerek üzüntülerini belirtti. Sarı İsmail, durumu derhal hocası Hacı BektaÅŸ-ı Veli’ye bildirdi. Bunun üzerine Hacı BektaÅŸ-ı Veli; “Ey İsmail! O beni sevene söyle, bu dergahı zahirden birisi gelip yaptırmadı. Allahü Tealanın izni ile bir anda yapıldı. Sevabı yine onun amel defterine yazılmıştır.” dedi. İsmail durumu derhal o kimseye bildirdi. O zat da Allahü Tealaya şükür secdesi yaptı.

20 Temmuz 1938 yılında Antalya’da doÄŸdu. 1959 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine 1960 yılında asistan olarak girdi. 1963′te doktora çalışmalarını tamamladıktan sonra iki yıl ABD’ de kaldı ve Colombia ile Berkeley üniversitelerinde çalışmalarını sürdürdü.

Siyasetle 1960′lı yıllara doÄŸru Demokrat Parti iktidarına karşı geliÅŸen öğrenci hareketlerine katılmakla tanışan Baykal 1973 Ekim’inde yapılan Genel Seçimlerde CHP’ den Antalya Milletvekili seçildi.

1974 yılında kurulan Ecevit hükümetinde maliye bakanlığı, 1978 Ecevit hükümetinde ise enerji ve tabii kaynaklar bakanlığı görevlerini üstlendi. Baykal bu dönemde parti meclisi ve merkez yürütme kurulu, genel sekreter yardımcılığı görevlerinde bulundu. 12 Eylül askeri müdahalesinden sonra bir süre Ankara’da Ordu Dil Okulu’nda gözetim altında tutuldu.

1982 Anayasa’sının 5 yıl süreyle siyasi yasağı getirdiÄŸi politikacılar arasında yer aldı. 1983 yılında siyasal partilerin kurulmasına izin verilmesinden sonra “yasaklı olmalarına raÄŸmen faaliyetlerini sürdürdüğü ” gerekçesiyle bir grup önde gelen CHP’ li ve AP’ li politikacıyla birlikte Çanakkale Zincirbozan Askeri Tesisleri’nde 2.kez gözetim altına alındı.

Eylül 1987′ deki genel seçimlerde SHP’ den Antalya Milletvekili seçildi SHP’ de önce grup baÅŸkanvekilliÄŸi ardında da genel sekreterlik görevlerinde bulunan Baykal, Haziran 1988 de göreve baÅŸladığı genel sekreterlikten 10 Eylül 1990′ da istifa etti. Deniz Baykal Antalya Milletvekili olarak Türkiye Avrupa BirliÄŸi Karma Parlementolararası Komitesi eÅŸbaÅŸkanlığını yürüttü. Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi üyeliÄŸine seçildi. TBMM DışiÅŸleri Komisyon üyeliÄŸinde bulundu.

Temmuz 1992 ‘de kapatılan siyasi partilerin açılmasına izin veren yasanın saÄŸladığı imkanla 9 Eylül 1992 tarihinde toplanan CHP Kurultayında Genel BaÅŸkanlığa seçildi. 18 Åžubat 1995 günü SHP ve CHP’ nin “BütünleÅŸme Kurultayı’”nda aday olmayarak genel baÅŸkanlıktan ayrıldı. 9 Eylül 1995 tarihinde birleÅŸmeden sonra yapılan CHP OlaÄŸan Kurultayında genel baÅŸkanlığa seçildi. 30 Ekim 1995 Tarihinde kurulan DYP-CHP koalisyon hükümetinde baÅŸbakan yardımcılığı ve dışiÅŸleri bakanlığı görevlerini üslendi.

24 aralık 1995 milletvekili genel seçimlerinde yeniden Antalya Milletvekili oldu. Seçimleri takiben 53.Hükümetin kurulmasıyla dışiÅŸleri bakanlığı ve baÅŸbakan yardımcılığı görevlerinden ayrıldı. 23 Mayıs 1998 Tarihinde yapılan Cumhuriyet Halk Partisi 27.OlaÄŸan Kurultayında genel baÅŸkanlığa 3. kez seçildi. 18 Nisan 1999 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi ve Deniz Baykal ilk kez seçim sonuçlarıyla parlemento dışında kaldılar. 22 Nisan 1999 Tarihinde alınan seçim sonuçları nedeniyle istifa eden Baykal, 30 Eylül 2000 Tarihinde Ankara’da toplanan Cumhuriyet Halk Partisi 11. OlaÄŸanüstü Kurultayında yeniden seçilerek üçüncü kez CHP Genel BaÅŸkanı oldu.

Karadeniz müziÄŸi, Anadolu Rock, nitelikli müziÄŸe inanlar, önemli bir ismi en verimli olabileceÄŸi dönemde yitirdi. Otuz üç yaşındaydı Koyuncu; yıllardır müziÄŸin içinde olmasına karşın 2000′li yıllarda Gülbeyaz, Sultan Makamı gibi televizyon dizilerine yazdığı müziklerle ünlenmiÅŸti.

Karadeniz’in hırçın çocuÄŸu diyorlardı ona; demokrasi adına atılan bir çok adımda müziÄŸiyle, fikirleriyle yer alıyor; Fırtına Deresi’ne yapılacak santrali protestodan, insan hakları ihlallerine karşı çıkmaya kadar bir dolu etkinliÄŸe destek veriyordu.

Müzikte de, birkaç halk müziği sanatçısının tekelinde kalmış Karadeniz bölgesinin müziğini, evrensel normlarda yayımlamayı deneyerek, önemli çıkış yapmıştı.

1972 Artvin/Hopa doÄŸumlu Koyuncu, yirmi yaşında Dinmeyen adlı müzik grubu’na katılmış, 1993′de Mehmedali Barış BeÅŸli ile, Lazca müzik yapmak amacıyla Åžuku grubunu kurmuÅŸtu. İki arkadaÅŸ bir yıl sonra aralarına İlhan Karahan ve Metin Kalaç’ı da alarak grubun adını ZuÄŸaÅŸi Berepe (Denizin Çocukları) dönüştürmüş ve 1995 başında Va MiÅŸkunan (Bilmiyoruz) albümüyle Lazca rockın ilk örneÄŸini vermiÅŸti. Lazcayı yaÅŸatmak amacıyla Lazca rock yapıyorlardı. Plak ÅŸirketleri ise bu soundu ‘Soft Laz Rock’ diye tanımlıyordu.

O günlerde grup elemanları Lazca dilinin yaÅŸatılmasına rock yoluyla katkıda bulunmayı amaçladıklarını, rock müzikteki dinamizmle yöre insanının enerjisinin örtüştüğünü görünce heyecanlandıklarını anlatıyor, Lazca’nın rockın sert söyleyiÅŸine de uygun olduÄŸunu belirtiyorlardı.

Dört yıl içinde Zuğaşi Berepe, kamuoyuna pek yansımasa da önemli işler yaptı ve konserlerle hedefini gerçekleştirmeye çalıştı. Bu etkinliklerden Brüksel konseri sırasında canlı kayıt edilen parçaları, kısıtlı sayıda bastırdıkları Bruxel Live (1998) adlı albümde bir araya getirdiler.

Gruptaki eleman sayısı arttıkça müzikal yapı da güçlenmişti. Kazım Koyuncu (vokal, akustik gitar), Cafer İşleyen (bass, vurmalılar, flüt), Gürsoy Tanç (elektrikli gitar), Uğurcan Sezen (klavye), Zülküfil Murat Dilek (davul), Metin Kalaç (kayıt) Lazcayı yaşatmanın yanında aşk şarkılarına katılan sert söylemli yapıtlar ve modern rock anlayışı üzerine oluşturdukları çizgiyle de kabul görmeye başlamışlardı.

ZuÄŸaÅŸi Berepe, Va MiÅŸkunan albümünden dört yıl sonra İgzas (Gidiyor) adlı albümüyle bu çabayı listelere taşıdı. Yedi Lazca, bir HemÅŸince, bir de Türkçe sözlü parçadan oluÅŸan albümün müzikal zenginliÄŸi, rockın çeÅŸitli tonları arasında akıllıca gidip gelen sounduyla 1998′in en iyi yerli yapıtlarından biri oldu. Lazca’nın öne çıktığı kültürel bir misyonun yanında sıkı bir rock albümü özelliÄŸi de taşıyordu İgzas (Parçaların Türkçe anlamları kapakta verilmiÅŸti). Bu albümde Kazım Koyuncu (vokal, gitar), Cafer İşleyen (bass, vurmalılar, flüt), Gürsoy Tanç (gitar), UÄŸurcan Sezen (tuÅŸlular), Zülfikil Murat Dilek (davul), Mahmut Turan (tulum), Metin Kalaç (kayıt), Mehmedali Barış BeÅŸli’den (vokal) oluÅŸan grubun, doÄŸayı katledecek ÇamlıhemÅŸin’deki Fırtına Deresi’nin üzerine yapılacak santrale karşı kampanyayı desteklemesi de İgzas’ın diÄŸer bir özelliÄŸiydi.

Grup 2000′lerin başında dağılınca, kuruculardan Kazım Koyuncu yoluna tek başına devam etmeyi kararlaÅŸtırdı ve solo albümleri Viya (2002) ile Hayde’yi (2004) yayımladı. Anadolu Rock’a kayan soundla ürettiÄŸi müziÄŸi kısa sürede büyük ilgi görüp, yaptıkları geniÅŸ kitlelere tam ulaÅŸmaya baÅŸlamıştı ki hastalandı Koyuncu. AkciÄŸer kanserine yakalanmıştı.

Pes etmiyordu; tedaviyi sürdürürken Trabzonspor için marÅŸ bile yazmıştı. Ancak günden güne direnci zayıflıyordu; adına düzenlenen konsere çıkamamıştı. Sonunda 25 Haziran tarihinde ajanslardan şöyle bir baÅŸlık düştü: ‘Karadeniz’in genç sesi sustu’


1954 yılında “İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlarla” adlı tezinde baÅŸarılı bulunarak doçentliÄŸe yükseldi. Farsça ve Arapça’yı iyi bilen Üçok, Kur-an’ı Kerim’e baÄŸlı kalarak İslâm dinini çaÄŸdaÅŸ, gerçekçi ve dinin özünde bulunan hoÅŸgörüyle yorumladı. Bu nedenle 1960′lı yıllardan itibaren tehditler almaya baÅŸladı ve kendini güvencede hissetmediÄŸi için akademik çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı.
1971 yılında kontenjandan senatör oldu ve bu geliÅŸmeyle birlikte aktif siyasi yaÅŸama da baÅŸlamış oldu. Siyasi tercihini CHP’den yana kullanan Üçok, 1977′de CHP’ye katıldı. 12 Eylül’den sonra açılan Halkçı Partinin 1983′de kurucu üyesi oldu. Daha sonra 1984 seçimlerinde de bu partiden Ordu Milletvekili olarak T.B.M.M.’ne girdi. 1986′dan itibaren SHP üyesi oldu ve 1990 Eylülünde bu partinin parti meclisi üyesi seçildi.
1989′da televizyonda yapılan bir açık oturumda, “İslâm’da Örtünmenin Zorun Olmadığını” açıklamasından sonra, “İslami Hareket” adlı örgütün yoÄŸun tehditlerini almaya baÅŸladı. Tehditlerin ardından, 6 Ekim 1990 günü evine gönderilen kitap paketini kapısının önünde açmaya çalışırken içine yerleÅŸtirilen bombanın patlaması sonucu yaÅŸamını yitirdi.
“İslâm’dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler”, “İslâm Devletinde Kadın Hükümdarlar”, “İslam Tarihi”, “Emeviler – Abbasiler ve Atatürk’ün İzinde Bir Arpa Boyu” adlı yapıtları bulunan Üçok, birçok makale ve araÅŸtırma yazısı kaleme aldı. Aly Mazahéri’nin “OrtaçaÄŸda Müslümanların Günlük YaÅŸayışları” adlı yapıtını da Türkçe’ye kazandırdı.

 

26 Mayıs 1905′da doÄŸdu. MaraÅŸ’lı bir soydan gelen Necip Fazıl’ın çocukluÄŸu, mahkeme reisliÄŸinden emekli büyük babasının İstanbul ÇemberlitaÅŸ’ta ki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Bahriye Mektebi’nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal, Ahmet Hamdi (Akseki), İbrahim AÅŸkı gibi isimler vardı.

 

İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiÄŸi Fransa’da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris’te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye’ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiÅŸ ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir Fransız okulu, Robert Kolej, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-CoÄŸrafya Fakültesi’nde hocalık yaptı(1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında baÅŸka bir iÅŸle meÅŸgul olmadı.

 

ÅžairliÄŸe ilk adımını on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla baÅŸladı ve ilk ÅŸiirleri Yeni Mecmua’da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan ÅŸiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı ÅŸiir kitapları onu çok genç yaÅŸta çaÄŸdaşı ÅŸairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni ÅŸiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü

 

Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doÄŸum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine baÅŸlangıç olur. Bohem hayatını en koyu rengiyle yaÅŸadığı günlerde BeyoÄŸlu AÄŸa Camii’nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz. Necip Fazıl’ ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduÄŸu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.

 

Necip Fazıl’ın ÅŸairliÄŸi ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergiler ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık AÄŸaç dergisi(1936, 17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuÅŸtur. Büyük DoÄŸu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet PaÅŸa ve tek parti (CHP) yönetimine ÅŸiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi, Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır. Sık sık kapatılan ve toplatılan Büyük DoÄŸu’nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeÅŸitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük DoÄŸu’da çıkan yazılarında kendi imzası dışında AdıdeÄŸmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu ÅŸehirlerinde verdiÄŸi konferanslarla büyük ilgi topladı.

 

1980′de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü’nü, ‘İman ve İslam Atlası’ adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı ArmaÄŸanı’nı (1981), Türkiye Yazarlar BirliÄŸi Üstün Hizmet Ödülü’nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı’nca 1980′de verilen beratla ‘Sultan-üş Åžuara’ (Åžairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.

 

 
 
 
–> 

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doÄŸdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın’dan Makedonya’ya yerleÅŸtirilmiÅŸ Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleÅŸmiÅŸ eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliÄŸi ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım’la evlendi. Atatürk’ün beÅŸ kardeÅŸinden dördü küçük yaÅŸlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına deÄŸin yaÅŸadı.

Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde öğrenime baÅŸladı, sonra babasının isteÄŸiyle Åžemsi Efendi Mektebi’ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla ÇiftliÄŸi’nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik’e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye’ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına “Kemal” i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi’sini bitirip, İstanbul’da Harp Okulunda öğrenime baÅŸladı. 1902 yılında teÄŸmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi’ne devam etti. 11 Ocak 1905′te yüzbaşı rütbesiyle Akademi’yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Åžam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907′de KolaÄŸası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır’a III. Ordu’ya atandı.

19 Nisan 1909′da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda KurmaybaÅŸkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa’ya gönderildi. Picardie Manevraları’na katıldı. 1911 yılında İstanbul’da Genel Kurmay BaÅŸkanlığı emrinde çalışmaya baÅŸladı. 1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile baÅŸlayan savaÅŸta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911′de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912′de Derne Komutanlığına getirildi. Ekim 1912′de Balkan Savaşı baÅŸlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır’daki birliklerle savaÅŸa katıldı. Dimetoka ve Edirne’nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya AteÅŸemiliterliÄŸine atandı.

Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. AteÅŸemiliterlik görevi Ocak 1915′te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı baÅŸlamış, Osmanlı İmparatorluÄŸu savaÅŸa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere TekirdaÄŸ’da görevlendirildi. 1914 yılında baÅŸlayan I. Dünya Savaşı’nda, Mustafa Kemal Çanakkale’de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine “Çanakkale geçilmez! ” dedirtti. 18 Mart 1915′te Çanakkale BoÄŸazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915′te Arıburnu’na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal’in komuta ettiÄŸi 19. Tümen Conkbayırı’nda durdurdu.
 

 

 
Mustafa Kemal, bu baÅŸarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 AÄŸustos 1915′te Arıburnu’nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 AÄŸustos’ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 AÄŸustos’ta Kireçtepe, 21 AÄŸustos’ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale SavaÅŸlarında yaklaşık 253.000 ÅŸehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiÅŸtir. Mustafa Kemal’in askerlerine “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” emri cephenin kaderini deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir. Mustafa Kemal Çanakkale SavaÅŸları’dan sonra 1916′da Edirne ve Diyarbakır’da görev aldı.

1 Nisan 1916′da tümgeneralliÄŸe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaÅŸarak MuÅŸ ve Bitlis’in geri alınmasını saÄŸladı. Åžam ve Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917′de İstanbul’a geldi. Velihat Vahidettin Efendi’yle Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad’a giderek tedavi oldu. 15 AÄŸustos 1918′de Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı baÅŸarılı savunma savaÅŸları yaptı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918′de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918′de İstanbul’a gelip Harbiye Nezâreti’nde (Bakanlığında) göreve baÅŸladı.
 

 

 
Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin Osmanlı ordularını iÅŸgale baÅŸlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu MüfettiÅŸi olarak 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıktı. 22 Haziran 1919′da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını ” ilan edip Sivas Kongresi’ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz – 7 AÄŸustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluÅŸu için izlenecek yolun belirlenmesini saÄŸladı. 27 Aralık 1919′da Ankara’da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920′de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu.

Meclis ve Hükümet BaÅŸkanlığına Mustafa Kemal seçildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi, KurtuluÅŸ Savaşı’nın baÅŸarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya baÅŸladı. Türk KurtuluÅŸ Savaşı 15 Mayıs 1919′da Yunanlıların İzmir’I iÅŸgali sırasında düşmana ilk kurÅŸunun atılmasıyla baÅŸladı. 10 AÄŸustos 1920 tarihinde Sevr AntlaÅŸması’nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluÄŸu’nu paylaÅŸan I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye – ordu bütünleÅŸmesini saÄŸlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.
Mustafa Kemal yönetimindeki Türk KurtuluÅŸ Savaşının önemli aÅŸamaları ÅŸunlardır: Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü’nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı. Çukurova, Gazi Antep, Kahraman MaraÅŸ Åžanlı Urfa savunmaları (1919- 1921) I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921) II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921) Sakarya Zaferi (23 AÄŸustos-13 Eylül 1921) Büyük Taarruz, BaÅŸkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 AÄŸustos 9 Eylül 1922) Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921′de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal’e MareÅŸal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. KurtuluÅŸ Savaşı, 24 Temmuz 1923′te imzalanan Lozan AntlaÅŸması’yla sonuçlandı. Böylece Sevr AntlaÅŸması’yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliÄŸe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.
 


23 Nisan 1920′de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluÅŸu müjdelenmiÅŸtir. Meclisin Türk KurtuluÅŸ Savaşı’nı baÅŸarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluÅŸunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922′de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluÄŸu’yla yönetim baÄŸları koparıldı. 13 Ekim 1923′te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliÄŸiyle ilk cumhurbaÅŸkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet’in ilk hükümeti kuruldu.

Türkiye Cumhuriyeti, “Egemenlik kayıtsız ÅŸartsız milletindir” ve “Yurtta barış cihanda barış” temelleri üzerinde yükselmeye baÅŸladı. Atatürk Türkiye’yi “ÇaÄŸdaÅŸ uygarlık düzeyine çıkarmak” amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beÅŸ baÅŸlık altında toplayabiliriz: 1. Siyasal Devrimler: Saltanatın Kaldırılması (1Kasım 1922) Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923) HalifeliÄŸin Kaldırılması (3 Mart 1924) 2. Toplumsal Devrimler: Kadınlara erkeklerle eÅŸit haklar verilmesi (1926-1934) Åžapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925) Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925) Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934) Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934) Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü(1925-1931)

3. Hukuk Devrimi : Mecellenin kaldırılması (1924-1937) Türk Medeni Kanunu ve diÄŸer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937) 4. EÄŸitim ve Kültür Alanındaki Devrimler: Öğretimin birleÅŸtirilmesi (3 Mart 1924) Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928) Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932) Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933) Güzel sanatlarda yenilikler 5. Ekonomi Alanında Devrimler: Aşârın kaldırılması Çiftçinin özendirilmesi Örnek çiftliklerin kurulması Sanayiyi TeÅŸvik Kanunu’nun çıkarılarak sanayi kuruluÅŸlarının kurulması I. ve II. Kalkınma Planları’nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması Soyadı Kanunu gereÄŸince, 24 Kasım 1934′de TBMM’nce Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verildi.

 

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 AÄŸustos 1923 tarihlerinde TBMM BaÅŸkanlığına seçildi. Bu baÅŸkanlık görevi, Devlet-Hükümet BaÅŸkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaÅŸkanı seçildi. Anayasa gereÄŸince dört yılda bir cumhurbaÅŸkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk’ü yeniden cumhurbaÅŸkanlığına seçti. Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. CumhurbaÅŸkanı sıfatıyla Türkiye’yi ziyaret eden yabancı ülke devlet baÅŸkanlarını, baÅŸbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde KurtuluÅŸ Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluÅŸunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku’nu okudu. Atatürk özel yaÅŸamında sadelik içinde yaÅŸadı. 29 Ocak 1923′de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 AÄŸustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı.

YaÅŸayanlarına iyi bir gelecek hazırladı. 1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeÅŸine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreÅŸe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeÄŸi Fox’a çok deÄŸer verirdi. Zengin bir kitaplık oluÅŸturmuÅŸtu.
 
AkÅŸam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. DoÄŸayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman ÇiftliÄŸi’ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı. Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05′te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi’nde topraÄŸa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü.

 
 
–>  

1876 yılında İstanbul’da doÄŸdu. 1895 yılında TeÄŸmen rütbesi ile Harp Okulu’nu bitirdikten sonra, aynı yıl girdiÄŸi Harp Akademisi’ni 1898 yılında bitirerek Kurmay oldu. Bu tarihten itibaren ordunun çeÅŸitli kademelerinde karargah ve birlik komutanlığı görevlerinde bulundu. 

 

1914 yılında TümgeneralliÄŸe yükseldi. ÇeÅŸitli birliklerde Kolordu Komutanlığı, Anafartalar Grup Komutanlığı ve Ordu Komutanlığı görevlerinde bulundu. 6 Ocak 1918 tarihinde Genelkurmay BaÅŸkanlığına atandı. 28 Temmuz 1918 tarihinde KorgeneralliÄŸe yükseldi. 27 Mayıs 1919 tarihine kadar bu görevi yürüttü. 1 nci Ordu MüfettiÅŸliÄŸi’nden sonraki Harbiye Nazırlığı görevinden 21 Nisan 1920 tarihinde istifa ederek Anadolu’ya geçti. Milli Müdafaa Vekili ve Heyeti Vekile ReisliÄŸi görevine atandı. 3 Nisan 1921 tarihinde Orgeneral, 31 AÄŸustos 1922 tarihinde de Büyük Zafer’in kazanılmasındaki yüksek hizmetlerini takdiren MareÅŸalliÄŸe terfi ettirildi.

 

12 Temmuz 1922 – 3 Mart 1924 tarihleri arasında Genelkurmay BaÅŸkanlığı VekilliÄŸi, 3 Mart 1924 tarihinden 12 Ocak 1944 tarihine kadar Genelkurmay BaÅŸkanlığı yaptı. 12 Ocak 1944 tarihinde yaÅŸ haddinden emekli oldu.

 

Fransızca, İngilizce, Almanca bilir. Evli 2 çocukludur.

 

Arnavutluk Harekatı ve İsyanı’na, İtalya, Balkan, 1 nci Dünya ve KurtuluÅŸ SavaÅŸları’na katıldı.

 

12 Nisan 1950 tarihinde vefat etti. Eyüp Sultan’da topraÄŸa verildi.

OttomanStore - İlk Türk Kültür Sanat Mağazası

–>

 
 
–> 

İskoçyalı bir ailenin bir çocuÄŸu olarak 4 AÄŸustos 1900 tarihinde dünyaya geldi. KardeÅŸlerinden birini I. Dünya Savaşında kaybetti. Daha sonra ailesiyle birlikte Londra’ya taşındı. 1923 yılında daha sonra Kral olacak olan Kral V. George’nin oÄŸlu Albert ile evlendi.

Evlilik ardından genç çifte York Düşü ve York Düşesi unvanı verildi. 1926 yılında ilk çocukları doğdu. Elizabeth adını alan ilk kız çocuğunun, sonradan Britanya İmparatorluğu’nun başına geçeceğini kimse tahmin etmiyordu. 4 yıl sonra, (Prenses) Margaret-Rose dünyaya geldi.

Mutlu bir aile olarak yaşamlarını sürdürürken 1936 yılında Kral V. George’un ölümü üzerine her şey birdenbire değişti. Bu gelişme üzerine Elizabeth’in eşi Albert’ın büyük ağabeyi VIII. Edward, tahtın birinci derecede varisi durumuna geçti. Ancak bir Amerikalı’ya aşık olunca ve bu kadın da dul olduğundan Britanya İmparatorluğu tahtına geçemeyecek olması nedeniyle tahttan feragat etti. Yerine VI. George (Albert) Kral olarak tahta çıktı. Mayıs 1937’den itibaren Elizabeth de, hükümdarın eşi olarak “Kraliçe� ünvanını almış oldu.

1939 yılında patlak veren II. Dünya Savaşı boyunca, Alman bombardımanına rağmen Kraliyet Ailesi, ülkeden ayrılmayarak halkın büyük sevgisini ve saygısını kazandılar. Başbakan Winston Churchill ile birlikte, Alman saldırılarına ve savaşın güçlüklerine direnişin sembolü haline geldiler. Savaş sonrası, 1952 yılında Kral VI. George’un ölümü ile 51 yaşında dul kalan Kraliçe Elizabeth, “Ana Kraliçe� unvanını aldı ve büyük kızı Elizabeth, Britanya İmparatorluğu’nun yeni hükümdarı olarak tahta çıktı ve geçen 50 yıldır ülkenin hükümdarlığını yürütüyor.

Ana Kraliçe Elizabeth 30 Mart 2002′de hayata gözlerini yumdu.

Kaynak: NTVMSNBC

OttomanStore - İlk Türk Kültür Sanat Mağazası

–>

 
 
–>  

Gerçek adı Madonna Louise Veronica Ciccone olan Amerikalı sanatçı, 16 Ağustos 1958 yılında Michigan’da Katolik bir ailenin 8 çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Okul yılları boyunca piyano, bale eğitimi alan yıldız, girişken yapısı ve kendini gösteren yeteneğiyle sınıfında sivrilmeyi başardı. 

 

Her zaman için içinde bulunduÄŸu grubun lideri olmayı tercih ettiÄŸini belirten Madonna, özellikle dansa olan büyük yeteneÄŸinin keÅŸfedilmesiyle birlikte Michigan Üniversitesi’nde dans eÄŸitimi almaya baÅŸladı. Henüz iki sene geçmemiÅŸken okuldan sıkıldı ve ünlü bir yıldız olma hayalleri ile New York’a gitmeye karar verdi. Bir süre düşük ücretli iÅŸlerle (bir tatlı fabrikasında çalıştı. Bir restoranda garsonluk yaptı ve koreografi asistanlığı yaptı.) yetinmek zorunda kalan Madonna, Times Square Dunkin’ Donuts gibi yerlerin alt kadrolarında çalıştı. Bu sırada Alvin Ailey ile Martha Graham’ın dans grubuna katılarak bir çok dans gösterisinde isimsiz bir yüz olarak dans etti.

 

80′li yılarla birlikte ilgisi giderek danstan müziÄŸe kayan ve kısa süreli kasetlerle ÅŸarkı denemelerinde bulunan ünlü sanatçı, bir taraftan gitar ve piyano dersleri alırken diÄŸer taraftan da kendi başına ÅŸarkı sözleri yazmaya baÅŸladı. Yerel dans kulüplerinde ÅŸarkı söyleyerek bir yandan da geçimini saÄŸlamaya çalıştı. AteÅŸli ses tonu ve yaramaz sahne gösterileriyle izleyenleri etkilemeyi baÅŸaran Madonna, 1982 yılında DJ Mark Kamins’in desteÄŸiyle “Everybody” isimli bir demo-single çıkardı.

 

New York’un gece kulüplerindeki etkileyici sahne gösterimleriyle müzik çevrelerinin dikkatini çekti ve bu sayede ilk single’ı olan “Holiday”i piyasaya sürdü. Åžarkının radyolarda dinlenmesi ve hatta Amerika TOP 20′lere girmesiyle hızla yükselen Madonna, daha sonraki “Lucky Star” ve “Borderline” ÅŸarkıları ile yeni bir dünyanın kapılarını araladı.

 

Bu sırada ÅŸarkılarına video yapılması ile birlikte kendini bütün dünyaya tanıtma yoluna giden yıldız, Warner Bros’un altında “Like a Virgin”( 1984 ) albümünü çıkardı. 1985 yılında diÄŸer bütün ÅŸarkıcılardan daha çok müzik yapan ve daha çok dinlenen bir ÅŸarkıcı sanatçı haline gelen Madonna, aykırı giyimi, dinsel ve yerel aksesuarları ve örgülü baÅŸlıkları ile özgün bir hava yarattı. Aynı yıl içerisinde sinemaya da yönelen ÅŸarkıcı, vasatı geçmeyen eÄŸlence filmlerinde rol aldı.

 

İlk olarak “Vision Quest” ve “Desperately Seeking Susan” adlı filmlerde oynadıktan sonra sıradışı tavırlarıyla dikkat çeken aktör Sean Penn ile evlendi. Ertesi yıl David Rabe’in “Goose and Tom-Tom” adlı bir tiyatro yapımında Sean Penn ile birlikte rol aldı. 16 AÄŸustos 1985 tarihinde California’daki evlilik törenleri medya tarafından büyük ilgi gören çift, 1986 yılında “Shangai Surprise” adlı filmde yeniden birlikte rol aldılar.

 

1989 yılında çıkardığı “Like a Prayer” albümünün müzik videosunda yanan bir kalabalığın önünde dans edip, bir rahibi öptükten sonra vücudunda yaralar ortaya çıkan ( stigmata ) Madonna, bu kliple birlikte büyük tepki topladı. Gelen talepler üzerine sponsorluÄŸunu çekmek zorunda kalan Pepsi’den sonra birçok TV kanalı yaptığı anlaÅŸmaları feshetti. Skandallar serisine devam eden Madonna, 1991 yılında “Truth and Dare” adlı bir belgeselde oynadıktan sonra “Sex” adlı bir kitap çıkardı. Ertesi yıl da “Erotica” albümünü tamamladı.

 

1992 yılında Time Warner ile 60 milyon dolarlık bir anlaÅŸma yaparak yıldızlığını tescillendiren Madonna, sinemaya her zaman için yeÅŸil ışık yakacağını oynadığı “Blue in the Face” ve “Four Rooms” gibi filmlerle gösterdi.

 

14 Ekim 1996 yılında erkek arkadaşı Carlos Leon’dan Lourdes Maria Ciccone Leon adında bir kız çocuÄŸu dünyaya getiren star, anne olmasıyla birlikte sakinlik ve huzurun hakim olduÄŸu bir yaÅŸam biçimini benimsedi. Bu sırada “Who’s That Girl?” (Kim Bu Kız?) ( 1987 ) ve “Body of Evidence” (Kanıt Vücutlar) ( 1993 ) adlı filmlerin özgün müziklerine imza attı. 1996 yapımı Amerikan filmi “Evita” da Arjantin’in efsanevi ismi Evita’yı canlandıran Madonna, En İyi Kadın Oyuncu (müzikal) dalında Altın Küre’nin sahibi oldu.

 

Medya kültürünün en önemli fenomenlerinden biri olan Madonna, müzisyenliğin yanı sıra çeşitli filmlerde canlandırdığı aykırı tiplemelerle dikkat çekti. Tüm zamanların en çok iş yapan ender yıldızlardan biri olan yıldız, ruhunu kaplayan dinamikliği şarkı sözlerine yansıttığı kadar vücut diline de dökmeyi başardı. Gerek giyim tarzı gerekse de garip ve aykırı tavırlarıyla her daim gündemde kalmayı başaran Madonna, yaşadığı dönemin kültürel dönüşümlerini ve moda hareketlerini yakından etkiledi.

 

Kendini dinsel ve mitolojik ritüellere veren Madonna, Rupert Everett ile birlikte rol aldığı “The Next Best Thing” (Tatlı Sürpriz) adlı filmde Abbie adlı bir yoga hocasını canlandırdı. Her ne kadar dingin bir yaÅŸam sürse de haraketlilikten ve deÄŸiÅŸiklikten ödün vermeyen yıldız, “Lock, Stock, and Two Smoking Barrels” adlı filmin İngiliz asıllı yönetmeni Guy Ritchie’den Rocco adında bir çocuk sahibi oldu. Daha sonra Madonna ve Guy Ritchie İskoçya Dornoch’da Skibo Kalesi’nde evlendiler.

 

Madonna, düğün resimlerinin yayınlanması için milyonlarca dolar talep edince, Reuters herhangi bir paparazzinin Madonna’nın düğününden birkaç poz yakalaması halinde mutlu bir Christmas tatili yapacağını çünkü bu fotoÄŸrafları almak isteyenlerin kolaylıkla 150,000$ ödeyebileceÄŸini belirtmiÅŸti.

 

2000 yılında birbirine çok zıt iki ödül kazandı. En kötülerine verilen Razzie Ödüllerinde “yılın en kötü kadın oyuncusu” seçilen Madonna, aynı zamanda İngiliz Cosmopolitan dergisinin seçtiÄŸi “dünyanın en çok imrenilen 100 kadını” listesinde 1 numara oldu. Son olarak Kod Adı Kılıç Balığı filminde rol alan Madonna’nın aldığı bazı ödüller:

MTV: Best New Artist, Video: Like A Virgin (1984)

American Music Awards: Favorite Pop/Rock Female Artist (1985)

MTV: Video Vanguard (1986)

MTV: Best Female Video: Papa Don’t Preach (1987)

International Music Awards: Best Female Singer: Like A Prayer (1989)

Grammy Awards: Best Longform Music Video: Blond Ambition Tour (1991)

Rockbjörnen, SWEDEN: Best International Artist (1992)

MTV: Best Female Video: Take A Bow (1995)

Echo, GERMANY: Best Selling Female Artist (1996)

Golden Globe: Best Actress – Musical or Comedy: Evita (1997)

MTV Europe: Best Female (1998)

Grammy Awards: Best Short Form Video: Ray of Light (1999)

MTV Europe: Best Female (2000)

Brit Awards: Best International Female Artist (2001).

UÄŸur Mumcu (1942 – 1993)
 
–> 

Aslen, Ankaralı olan UÄŸur Mumcu, 22 AÄŸustos 1942 yılında, babasının memuriyeti dolayısıyla KırÅŸehir’de, dört kardeÅŸin üçüncüsü olarak doÄŸdu. Annesi Nadire Hanım, babası, Tapu Kadastro memuru Hakkı Åžinasi Bey’di. İlk ve orta okulları Ankara’da okuyan Mumcu çok aktif bir öğrenciydi. Bu hızlı yaÅŸam Hukuk fakültesinde de devam etti. 1961 yılında baÅŸ1adığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1965 yılında tamamladı. Bir süre avukatlık yaptı; yabancı dil öğrenmek için İngiltere’ye gitti. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta’nın asistanı olarak çalıştı. Yazmaya, üniversite öğrenciliÄŸi yıllarında, DoÄŸan AvcıoÄŸlu’nun yönetimindeki Yön Dergisinde baÅŸlayan UÄŸur Mumcu, 12 Mart döneminde bir yazısında kullandığı “ordu uyanık olmalı” sözleriyle, “orduya hakaret etmek”, “sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak” suçunu iÅŸlediÄŸi iddasıyla gözaltına alındı. UÄŸur Mumcu bu davadan dolayı 7 yıl hapse mahkum edildi. Fakat yargıtayca karar bozuldu ve serbest bırakıldı. Bu olaydan sonra, Mumcu askerliÄŸini, 1972-74 yılları arasında AÄŸrı’nın Patnos ilçesinde, resmi tanımıyla “sakıncalı piyade eri” olarak tamamladı. Patnos’ta, ağır koÅŸullar altında askerliÄŸini yaparken, zaten uzun zamandan beri var olan ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi. İlk yazıları 1962′den itibaren Yön, Türk Solu, Devrim, Ant, KIM v.b. dergilerde yer alan Mumcu’nun, 1968-69-70 yıllarında AkÅŸam, Milliyet, Cumhuriyet gazetelerinde zaman zaman çeÅŸitli konularda inceleme yazıları da yayımlandı. Köşe yazarlığına 1974 yılında haftalık Yeni Ortam dergisinde baÅŸladı. Daha sonra çalışmaya baÅŸladığı Anka Ajansında 1975 yılından itibaren Cumhuriyet’e de köşe yazıları yazdı. 1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya baÅŸladı. gözlem baÅŸlıklı köşesinde 1991 yılının Kasım ayına kadar aralıksız olarak yazdı. 6 Kasım 1991′de İlhan Selçuk ve yaklaşık 80 Cumhuriyet çalışanı ile birlikte gazeteden ayrıldı. Bir süre iÅŸsiz kaldı. 1 Åžubat – 3 Mayıs 1992 tarihleri arasında Milliyet Gazetesi’nde yazan Mumcu, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yönetim deÄŸiÅŸikliÄŸi üzerine 7 Mayıs 1992′de Cumhuriyet’e döndü. Gazetecilik hayatı baÅŸarılarla dolu olan Mumcu 24 Ocak 1993 yılında uÄŸradığı bombalı saldırı sonucu öldü.

OttomanStore - İlk Türk Kültür Sanat Mağazası

–>

15 Eylül 1954’te Malatya’da doğdu.

Babası Sivas’ın Gürün ilçesinde, annesi Gülvart ise Sivas’ın Kangal ilçesinde doÄŸup büyüdü. Anne ve babası 1961 yılında İstanbul’a taşınmalarının ardından boÅŸandı. Anne ve babasının boÅŸanması nedeniyle iki kardeÅŸiyle birlikte ortada kaldılar ve GedikpaÅŸa’daki Ermeni Protestan Kilisesi’nin yetimhanesine yerleÅŸtirildi.

Üç kardeş ilkokulu bu Kiliseye bağlı İncirdibi İlkokulu’nda okuyup, yazları da okulun Tuzla’daki kampında barındılar. Hrant Dink Ortaokulu Becziyan, liseyi ise Üsküdar’daki Surp Haç Tıbrevank yatılı okulunda tamamladı. Lisenin ardından İstanbul Fen Fakültesi’nde Zooloji lisans okumaya başlayan Dink bu esnada ilkokuldaki yuvada tanıştığı Silopu doğumlu Ermeni Varto aşiretinden Rakel Yağbasan ile evlendi ve aynı zamanda Türkiye Ermenileri Patriği Şınorhk Kalustyan’ın yanında çalışmaya başladı.

Zooloji lisansı bitiren Dink bu kez İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe okudu ve bu esnada da üç çocuk sahibi oldu. Dink ve eşi bu tarihlerde Tuzla’daki Çocuk Kampını yönetmeyi üstlendiler.
1980-1990 yılları arasında iş hayatıyla yetinen ve kardeşleriyle birlikte bir kitabevi işleten Dink 1990 yıllarından itibaren tekrar Türkiye Ermeni Toplumu içindeki faal yaşantısına döndü.
Bu yıllarda Marmara gazetesinde “Çutak’ rumuzuyla Ermeni tarihiyle ilgili Türkiyede çıkan kitaplara ilişkin kritikler yazdı.
1996’da birkaç arkadaşıyla birlikte ve dönemin PatriÄŸinin de teÅŸviÄŸiyle AGOS Gazetesi’ni kurdu.
Dink bu tarihten itibaren de yazdığı yazılarla ve Türk ve yabancı basında dile getirdiği görüşlerle dikkat çekti.
Amerika, Avustralya, Avrupa ve Ermenistan’da çok sayıda konferansa katılan Dink Ermeni Kimliği ve Ermeni Tarihi üzerine geliştirdiği yeni söylemlerle tanındı.

Ödüller
2005 yılında Türkiye’de İnsan Hakları Derneği tarafından Dink’e “Ayşe Nur Zarakolu Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü�? verildi.
Dink’e verilen bir diğer ödül ise 2006’da Alman Stern Dergisi Kurucusu Henri Nannen adına dünya çapında tanınan “Düşünce Özgürlüğü ve Cesur Gazetecilik Ödülü�? oldu.
Dink’e dünya çapında iki ayrı ödül ise bu yılın 18 Kasım’ında Hollanda ve 24 Kasım’ında ise Norveç’te verildi.
Hollanda’da verilen ödül Pen Award fikir ve düşünce özgürlüğü,
Norveçte verilen ise Bjornson İnsan Hakları Ödülüydü.
Dink öldürüldüğünde AGOS Gazetesi’nin genel yayın yönetmenliğini ve yazarlığını yapıyordu.
Bu gazeteyi Türkiye’nin demokrat ve muhalif seslerinden biri haline getirmeye, özellikle Ermeni toplumunun uğradığı haksızlıkları kamuoyu ile paylaşmaya çabalıyordu.
Gazetenin en temel hedeflerinden biri de Türk ve Ermeni halkları, Türkiye ile Ermenistan arasında yeniden diyalog kurabilecekleri bir ortamın gerçekleşmesine katkıda bulunmak.
Dink değişik demokratik platformlarda ve sivil toplum örgütlerinde elden geldiğince görev alıyordu.

Hrant Dink cinayeti�
Hrant Dink, 19 Ocak 2007′de Halaskargazi Caddesi üzerinde bulunan Agos Gazetesi çıkışında kimliÄŸi henüz belirsiz kiÅŸi ya da kiÅŸilerin silahlı saldırısı sonucunda olay yerinde hayatını kaybetti. Başına ve boynuna isabet eden üç kurÅŸunla hayatını kaybeden Dink’in cesedinin yakınında 4 adet boÅŸ kovan bulundu. Suikast gerek Türk, gerekse Dünya basınında geniÅŸ yankı uyandırdı ve CumhurbaÅŸkanı sayın Ahmet Necdet Sezer ve BaÅŸbakan sayın Recep Tayyip ErdoÄŸan da baÅŸta olmak üzere tüm siyasiler ve Genelkurmay baÅŸkanı sayın YaÅŸar Büyükanıt bu suikasti lanetlediklerini açıkladılar. Olayın ardından Türkiye Ermeni PatriÄŸi sayın Mesrob Mutafyan da cinayeti kınayarak Ermeni cemaat için 15 günlük yas ilan etti. Hrant Dink’in avukatı Erdal DoÄŸan Dink’in tehdit edildiÄŸini iletti.


Gazeteci- yazar Hrant Dink’in ilgi çekici yaÅŸam öyküsü 2 Ekim 2005 tarihli Hürriyet Pazar’ın Albüm köşesinde Emel Armutçu imzasıyla yayınlanmıştı.

15 Eylül 1954′te Malatya’nın, Ermenilerin de yaÅŸadığı Alevi mahallesi ÇavuÅŸoÄŸlu’nda doÄŸar. Terzi HaÅŸim adıyla tanınan babası Serkis Dink, Malatya Gürünlü’dür. Ondan ikiÅŸer yıl arayla iki erkek kardeÅŸi daha doÄŸacaktır ama hayat hikayesinin ana fikri aslında Sivas Kangal kökenli annesinin adında gizlidir: Gülvart. Gül Türkçe’de bildiÄŸiniz anlamdadır, gül. Vart ise gülün Ermenice karşılığı! Daha o doÄŸmadan çok önce annesine verilen isim, “birlikte yaÅŸama”nın ne anlama geldiÄŸini anlatır aslında.

Babası kumara düşkün bir adamdır. Bu yüzden, o yedi yaşında, kardeÅŸleri de daha küçükken, İstanbul’a kaçar-göçerler. Ancak daha geleli birkaç ay olmuÅŸtur ki annesi babasını kahvede oyun oynarken her yakaladığında kavgalar baÅŸlar. Ayrılık da ardından gelir. Ve üç kardeÅŸ, “ortada kalma”nın ne olduÄŸunu hiç unutamayacakları ÅŸu görüntüyle öğrenirler: Dayının evinin önünde, anne, anneanne, yengeler pencereden “babanıza gidin” diye seslenirken, baba sokağın köşesinde, “oraya gidin” iÅŸareti yapmaktadır. Bir süre ne yapacaklarını bilemeyen üç kardeÅŸ, birden ve aynı anda, ters yöne doÄŸru koÅŸmaya baÅŸlar. Ancak üç gün sonra Kumkapı’da bir balıkçı sepetinin içinde, aç sefil, uyurken bulunurlar. Sonraki durak, GedikpaÅŸa’daki Ermeni yetimhanesidir.

On yılı yetimhanelerde geçer. Yüz kadar çocukla birlikte, daha küçücük yaÅŸta kendi iÅŸlerini kendi gördükleri, sürekli bedenen çalıştıkları bu yılların, karakterini ÅŸekillendirdiÄŸini düşünür, sevgiyle anar. Ama her ÅŸey o kadar pembe deÄŸildir elbette: Sonuçta yetimhanedir yaÅŸadığı yer. Ve tüm yetimhane hikayelerinde olduÄŸu gibi, onunkinde de gündüz ayakta kalmak için mücadele olduÄŸu kadar, gece gözyaÅŸlarıyla yastığı ıslatmak da vardır… GözyaÅŸlarında babaya kızgınlık, anneye kutsama vardır… Haylazlık yaptıklarında ya da Ermenice konuÅŸmadıklarında sürekli dayak vardır…

YETİMHANEDEKİ ÇOCUKLUK AŞKIYLA EVLENDİ
Bir gün Rakel’i getirirler yetimhaneye. 1915 karmaÅŸasından kaçıp, uzun yıllar Cudi dağında çadırlarda yaÅŸamış ve “aÅŸağı” yeni inmiÅŸ bir aileden, KürtleÅŸmiÅŸ bir Ermeni kızıdır. Ne Türkçe, ne Ermenice bilir. Ona “abi” olur, Türkçe, Ermenice öğretir, hiç yanından ayrılmaz. İstanbul’daki Ermeni çocuk yuvalarında, harçlık parasına çalıştığı lise yıllarında bir ara izini kaybeder, tekrar karşılaÅŸtıklarında Rakel büyümüş, 14′üne gelmiÅŸtir! 20’sindeki Hrant bir daha yanından ayrılamaz. Bir yıl kadar sonra evlenirler.

O sıralar çoktan sol siyasete bulaÅŸan, hatta “en köylü” örgüte sempati duyan, ancak silah külah ve ÅŸiddetle arası hiç iyi olmayan Hrant, bu aÅŸk sayesinde çatışma meraklısı soldan uzaklaşır. Ama 12 Eylül sonrası gözaltına alınıp iÅŸkence görmekten kurtulamaz. Örgütle birlikte eylem yaptığından deÄŸil, sadece ortanca kardeÅŸi Hosrop’un “afacan”lığından.

KardeÅŸleri onun gibi okumaya meraklı deÄŸildir, o liseyi bitirip İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde Zooloji okurken, yetimhaneden daha erken ayrılan kardeÅŸleri çıraklık, yamaklık filan yapıp hayata atılırlar. Ama Hosrop’un yurtdışı hayalleri vardır. 12 Eylül döneminde yurtdışına çıkmak zor olduÄŸundan Beyrut’a gidip oradan Avrupa’ya gidip gelmeye baÅŸlar. Beyrut’ta ölmüş birinin kimliÄŸiyle! Bir maceradır onunki, siyasetle ilgisi yoktur ancak o kimlikle bir gün Türkiye’de yakalanınca ve asıl kimliÄŸi ortaya çıkmasın diye aÄŸabeyi Hrant’ın “arkadaşı” olduÄŸunu söyleyince, iÅŸler arap saçına döner. Ne yazık ki Asala’nın Avrupa’da Türk diplomatlara karşı korkunç eylemler gerçekleÅŸtirdiÄŸi yıllarda Beyrut ve Ermeni kelimeleri bir araya gelince, iÅŸin doÄŸrusunu anlatmak oldukça zordur. Her ikisi de polisin elinden saÄŸ olarak zor kurtulur.

İlk olaydan sonra kardeÅŸine diskurlar çekip askere yollayan Dink, kardeÅŸini bulmak için polisin yaptığı ikinci sorguda doÄŸruyu açıklar, “o benim arkadaşım deÄŸil, kardeÅŸim, öyle söyleyince korumak zorunda kaldım” der. Ancak mimlenmiÅŸtir bir kere. Sonrasında geliÅŸen tüm olaylar, her yolun Roma’ya çıkması misali ona çıkar: Mesela, yönettiÄŸi çocuk kampında yetiÅŸen bir gencin adının Avrupa’ya gider gitmez bir Asala eyleminde geçmesi, sonra doÄŸru olmadığı ortaya çıksa da onun sorgulanmasına neden olur. Ya da kendi yetiÅŸtiÄŸi yetimhanenin sert müdürü 12 Eylül sonrası Türklük aleyhtarı eylemlerde bulunduÄŸu gerekçesiyle gözaltına aldığında ve o sıralarda Fransız konsolosluÄŸunu basan Asala militanları, ÅŸartları arasında onun da serbest bırakılmasını istediklerinde, emniyete davet edilen yine Dink olacaktır. Şöyle açıklar bu durumu: “Ya ben tehlikeyi çok sevdim, ya tehlike beni. Ama inanılmaz derecede de masumdum.”

Aslında Zooloji’den mezun olduktan sonra canlılar dünyası ve bilimi çok sevdiÄŸi için “biyoloji felsefesi”nde akademik kariyer yapmak istemiÅŸtir. O dönem bu bölümün kürsüsü kurulmayınca, yeniden üniversite sınavlarına girerek felsefe bölümüne kaydolmuÅŸtur. Onu da son sınıfta bir hocanın gereksiz disiplini ve kendi inadı yüzünden bırakır. İki erkek kardeÅŸiyle yayınevi, kırtasiye iÅŸini sürdürürken eÅŸi Rakel’le birlikte, kendileri gibi Anadolu’dan gelen kimsesiz ve yoksul çocukların yetiÅŸtiÄŸi Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’nı yönetmeye baÅŸlar. Yoktan varedilen bu kampa ne zaman (21 yıl sonra) devlet tarafından el konur, o “bir dakika” der.

AZINLIK OLDUĞUNU HİSSETTİĞİ ANLAR
O güne kadar, hiç “azınlık” olduÄŸunu hissetmemiÅŸtir. Yüzlerce çocuÄŸa barınak olan okul ellerinden bir anda alınınca, farklı bir muamele gördüklerine karar verir. Hayatındaki bir diÄŸer dönüm noktası da askerliÄŸinde gizlidir: Denizli’de piyade alayında sekiz ay yaptığı askerliÄŸinde, bütün arkadaÅŸları çavuÅŸ olup, sınavdan yüz üzerinden yüz almasına raÄŸmen o olamayınca çok üzülür. ÇavuÅŸ olmayı o kadar önemsediÄŸinden deÄŸil ama negatif ayrımcılığı hissettiÄŸi için. Buna, hem de iki saat kadar aÄŸlayacağını hiç aklına getirmemiÅŸtir. Artık kimliÄŸime daha fazla sahip çıkmalıyım, diye düşünür.

Uzun bir yolculuktur bu: 1915 ve Varlık vergisi yılları bir yana, Kıbrıs meselesinin baÅŸlamasıyla ortaya çıkan bir gerginlik sözkonusudur. Ardından Asala eylemlerinin yoÄŸunlaÅŸtığı ve onun deyimiyle Türkiye’deki Ermeniler’in başı önde dolaÅŸmaya baÅŸladığı yıllar gelir. Sonra Kürt sorunu, Ermeni sorunuyla birlikte konuÅŸulmaya baÅŸlanır. Devletin bakanlarının aÄŸzından “Apo Ermeni dölü” gibi lafların edildiÄŸi karanlık yıllardır bunlar. Bitmez, bir de Ermenistan KarabaÄŸ savaşının Türkiye yansımaları gelir. Yine onun deyimiyle Ermeniler’in her gün evlerinde kendini solucan gibi hissettiÄŸi günler… Bu ruh halinden sıyrılmak gerekir.

Bazı cemaat gazetelerinde kitap kritikleriyle baÅŸlar yazmaya… Sonra medyadaki yalan yanlış haberleri düzeltmekte ortaya çıkar adı. Patrikhane’ye, “Ermeni toplumu çok kapalı yaşıyor, kendimizi iyi anlatırsak önyargılar kırılır” diyen de odur. Bunun için bir Türkçe gazete çıkarmayı öneren, 1800 baÅŸlayan tirajı ÅŸimdi altı bine ulaÅŸan, Ermeniler kadar Türk okuyucusu da olan, Ermeni toplumuyla iletiÅŸim kurmak isteyen her siyasetçinin, akademisyenin aradığı Agos gazetesinin yayın yönetmenliÄŸini üstlenen de.

Sonuçtan memnundur. Ona göre Agos, sadece Ermeni sorunlarıyla ilgilenen bir gazete olmakla kalmamış, Türkiye’nin demokratikleÅŸmesinin bir parçası olmuÅŸtur. Onun istediÄŸi de budur: “Biz Ermenilerin sorunları çözülmüş, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, eÅŸcinsellerin sorunları çözülmemiÅŸ, bu neye yarar ki?”

Ama o, bir gazetenin bunu yapmaması, Ermeni cemaatinin sivil bir merkezi olması gerektiÄŸini söyler. “Laik bir ülke olan Türkiye’de bir cami mütevelli heyetinin yanıbaşındaki okulu da idare etmesini düşünebilir misiniz? Buna dünyadaki hangi laik ülke tahammül edebilir? Ama bizde oluyor, kilise, okulu da idare ediyor!” der.


Yayın yönetmeni Hrant Dink’in Agos gazetesinde yayınlanan 19 Ocak tarihli son yazısı.

“Ruh halimin güvercin tedirginliÄŸi”

BaÅŸlangıcında, “Türklüğü aÅŸağılamak�? suçlamasıyla ÅžiÅŸli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda baÅŸlatılan soruÅŸturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk deÄŸildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aÅŸinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleÅŸen bir konferansta yaptığım konuÅŸmada “Türk olmadığımı… Türkiyeli ve Ermeni olduÄŸumu�? söylediÄŸim için “Türklüğü aÅŸağılamak�? suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.

Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.

Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak�? gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı.
Yine de iyimserliÄŸimi kaybetmedim.

O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi�? dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.

Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.

Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır�? çeke çeke…
Ama dönülmedi.
Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.
Mahkumiyet haberini ilk duyduÄŸumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediÄŸim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. ÅžaÅŸkındım… Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.

“Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız�? diye dayanmıştım günlerce, aylarca.

Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir�? dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı�? olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.

Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.

Tüm bunlara “Ya sabır�? çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.

Tek silahım samimiyetim Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.

Hakim “Türk Milleti�? adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı�? hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.

Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.

İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim�?i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:

“Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.�?

Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.

Kara mizah

Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah�? dedikleri bu olsa gerek.
Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?
Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.

“Türk Devleti adına�?

İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi�?ne ve “Hukuk�? kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.

Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?

Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.

Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor.
Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde.
Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına�? deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına�? değil, “Türk Devleti adına�? verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?

Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?
Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim iÅŸte baÅŸvuruda bulunduk da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.
Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı.
Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.

Güvercin gibi

Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan�? biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.

Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.
(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)

Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.
Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.
“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?�? sorusu asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?�? diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim…
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli.

İşte size bedel

Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?
“Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?�?
Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiÅŸ gibi…
İşte size bedel… İşte size bedel…
İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım�? dedikleri
Kolay bir süreç deÄŸil yaÅŸadıklarım… Ve ailece yaÅŸadıklarımız.
Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaÅŸtığında…
O noktada hep çaresiz kaldım.
“Ölüm-Kalım�? dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.
İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.
Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
“Gidelim�? dersem geleceklerdi, “Kalalım�? dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik?
Ermenistan’a mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem�? diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı!
“Kaynayan cehennemler�?i bırakıp, “Hazır cennetler�?e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.
Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.
Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama… Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola… Atalarımız gibi… Nereye gideceÄŸimizi bilmeden… Yürüyerek yürüdükleri yollardan… Duyarak çileyi, yaÅŸayarak ızdırabı…
Öylesi bir serzeniÅŸle iÅŸte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreÄŸimizin deÄŸil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere… Her neresiyse.

Ürkek ve özgür

Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum.
Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.


Kaynaklar: Emel Armutçu (Hürriyet), AGOS Gazetesi

OttomanStore - İlk Türk Kültür Sanat Mağazası

–>

3 Kasım 1977 tarihinde İstanbul-Kartal’da doğdu (Babası Cemal bey, Annesi Suriye hanımdır). Soyadı şifalı bitkiler satan dedesinden geliyor. Karadeniz’li Hekim Ailesi’nin 11. çocuğu olarak küçük yaşlardan itibaren üretim odaklı kendi işini kurmayı hedeflediğini ve İlk-Ortaokul döneminde yaz tatillerinde su satarak ticareti öğrenmeye başladığını ifade ediyor.Ortaokuldan sonra çalışma hayatına atılan Hekim, 1992 yılında Tuzla tersanelerinde kaynakçıların yanında çırak olarak başlamış, tersanelerde 1 yıl kadar çalıştıktan sonra yük gemilerinde miçoluk yapmak da dahil pek çok iş yaptı.Kendi işini kurmaya karar veren Hekim, 17 yaşında dört kişilik ekibiyle montaj taşeronluğu yapmaya başlamıştır. 20 yaşına kadar Yurtdışında ve Türkiye’nin birçok köşesinde sektördeki öncü firmaların montaj işlerini yaptı.1997-98 yılları arasında bahriyeli olarak askerlik vazifesini yerine getirmiştir. Askerlik vazifesi sonrasında 1999-2000 yılları arasında taşeron olarak iş yapmaya devam eden Yavuz Hekim, 14 Şubat 2000 tarihinde İzmir’de şuanda 10.000m2’ lik arazide faaliyet gösteren EGEKONS firmasının ilk arazisini satın alarak yatırımının temellerini attı.
¼br /> 2002 Kasım’ında EGEKONS markası adı altında faaliyete başlayan Hekim, hızla büyüyen firmasında şu anda 65 kişilik istihdam sağlamaktadır. EGEKONS olarak kuruluşundan bu yana kısa bir süre geçmesine rağmen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Tümen ve Tugayları’ndaki prefabrike binalarından, Amerikan Hava Kuvvetleri’ne, Türkiye’nin ve dünyanın sayılı firmalarına prefabrike yapı satarak büyük başarılara imza attı.

Prefabrike sektöründe önemli başarılar elde eden Hekim; 2005 yılının Eylül ayında da yeni bir sektöre adım atarak yatırım alanını genişletmiştir. HEKİM Liman İşletmeciliği Gemi İnşa Sanayi Tic.A.Ş. firmasını kurarak megayat ve motoryat üretine başlamış, kuruluşundan kısa bir süre sonra dünyanın en büyük boat fuarı olan Düsseldorf Boat Show’a katılmış, Hollanda, Amsterdam ve Amerika-Miami de temsilcilik ağı oluşturdu.


¼br /> Egekons ve Hekim Gemi İnşa firmasını EGEKONS By HEKİM GROUP bünyesinde birleştirmiştir. Kısa sürede elde ettiği bu başarıyı daha ileri noktalara taşımayı düşünen Yavuz Hekim, uzun vadede EGEKONS By HEKİM Group’un hisselerini Newyork Borsalarında işlem gören dev bir holding haline getirmeyi hedeflediğini ifade etmektedir. Bu hedefi gerçekleştirmede ise Hekimshipyard’ın büyük payı olacağını düşünmektedir.

Yavuz Hekim, aynı zamanda EGİAD Ege Genç İş Adamları Derneği, EBSO çatısı altında kurulu olan Genç Sanayiciler Birliği, Ege Karadenizli İş Adamları Derneği ve Ege Açık Deniz Yat Kulübü üyesidir. Hekim, Dokuz Eylül Üniversitesi bünyesindeki işletme yönetimi sertifikalı eğitim programına devam etmektedir. Mesleki ve kişisel gelişimini girişimcilik ruhu ve projeleriyle destekleyen Hekim, yatırımlarıyla milli istihdama katkı sağlamakta ve sosyal sorumluluk projeleri geliştirerek bu projeleri kalkınma ajansları ve gerekli kuruluşlarla paylaşmaktadır.

Girişimci yönünü hem iş hayatında hem sosyal hayatında ön plana çıkarmayı başaran Yavuz Hekim, mevcut ve gelecek projelerini daima hayata geçirmiş, bu projeleri patent çalışmalarıyla da desteklemiştir. Egekons, Hekim Shipyard, JTM Yat, Smart Yat ve Egecem Beach Club markaları girişimcilik projelerinin birer ürünü olmuştur.
¼br /> Atatürk’ün ilkelerini benimsediÄŸini ve Atatürk milliyetçiliÄŸi ruhuyla yaÅŸadığını ifade eden Yavuz Hekim, Atatürk’e olan benzerliÄŸiyle de dikkat çekmektedir. Yazar İpek Çalışlar’ın “Latife Hanımâ€? isimli kitabının DoÄŸan kitapçılık tarafından hazırlanan belgeselinde Atatürk rolünü üstlenmiÅŸtir.

Hekim, çeşitli proje ve yapımlarda yine Atatürk rolü ile ilgili görüşmelerini sürdürmektedir.

Hekim, başarılı girişimcilik projelerinden dolayı İzmir ve İstanbul’daki üniversitelere “Girişimcilik� konulu seminerlere davet edilmektedir.


Kitap Tanıtımları, Kişi Hayatları Yorum Yok 1.347 Okunma Yazan: admin
Pages: Prev 1 2 3 ...159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169


Telif Hakkı © 2007 Kitap özetleri, e kitap, e okul  |  WordPress ve Serinlik teması ile oluÅŸturulmuÅŸtur.