15 Eylül 1954’te Malatya’da doğdu.

Babası Sivas’ın Gürün ilçesinde, annesi Gülvart ise Sivas’ın Kangal ilçesinde doÄŸup büyüdü. Anne ve babası 1961 yılında İstanbul’a taşınmalarının ardından boÅŸandı. Anne ve babasının boÅŸanması nedeniyle iki kardeÅŸiyle birlikte ortada kaldılar ve GedikpaÅŸa’daki Ermeni Protestan Kilisesi’nin yetimhanesine yerleÅŸtirildi.
Üç kardeş ilkokulu bu Kiliseye bağlı İncirdibi İlkokulu’nda okuyup, yazları da okulun Tuzla’daki kampında barındılar. Hrant Dink Ortaokulu Becziyan, liseyi ise Üsküdar’daki Surp Haç Tıbrevank yatılı okulunda tamamladı. Lisenin ardından İstanbul Fen Fakültesi’nde Zooloji lisans okumaya başlayan Dink bu esnada ilkokuldaki yuvada tanıştığı Silopu doğumlu Ermeni Varto aşiretinden Rakel Yağbasan ile evlendi ve aynı zamanda Türkiye Ermenileri Patriği Şınorhk Kalustyan’ın yanında çalışmaya başladı.
Zooloji lisansı bitiren Dink bu kez İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe okudu ve bu esnada da üç çocuk sahibi oldu. Dink ve eşi bu tarihlerde Tuzla’daki Çocuk Kampını yönetmeyi üstlendiler.
1980-1990 yılları arasında iş hayatıyla yetinen ve kardeşleriyle birlikte bir kitabevi işleten Dink 1990 yıllarından itibaren tekrar Türkiye Ermeni Toplumu içindeki faal yaşantısına döndü.
Bu yıllarda Marmara gazetesinde “Çutak’ rumuzuyla Ermeni tarihiyle ilgili Türkiyede çıkan kitaplara ilişkin kritikler yazdı.
1996’da birkaç arkadaşıyla birlikte ve dönemin PatriÄŸinin de teÅŸviÄŸiyle AGOS Gazetesi’ni kurdu.
Dink bu tarihten itibaren de yazdığı yazılarla ve Türk ve yabancı basında dile getirdiği görüşlerle dikkat çekti.
Amerika, Avustralya, Avrupa ve Ermenistan’da çok sayıda konferansa katılan Dink Ermeni Kimliği ve Ermeni Tarihi üzerine geliştirdiği yeni söylemlerle tanındı.
Ödüller
2005 yılında Türkiye’de İnsan Hakları Derneği tarafından Dink’e “Ayşe Nur Zarakolu Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü�? verildi.
Dink’e verilen bir diğer ödül ise 2006’da Alman Stern Dergisi Kurucusu Henri Nannen adına dünya çapında tanınan “Düşünce Özgürlüğü ve Cesur Gazetecilik Ödülü�? oldu.
Dink’e dünya çapında iki ayrı ödül ise bu yılın 18 Kasım’ında Hollanda ve 24 Kasım’ında ise Norveç’te verildi.
Hollanda’da verilen ödül Pen Award fikir ve düşünce özgürlüğü,
Norveçte verilen ise Bjornson İnsan Hakları Ödülüydü.
Dink öldürüldüğünde AGOS Gazetesi’nin genel yayın yönetmenliğini ve yazarlığını yapıyordu.
Bu gazeteyi Türkiye’nin demokrat ve muhalif seslerinden biri haline getirmeye, özellikle Ermeni toplumunun uğradığı haksızlıkları kamuoyu ile paylaşmaya çabalıyordu.
Gazetenin en temel hedeflerinden biri de Türk ve Ermeni halkları, Türkiye ile Ermenistan arasında yeniden diyalog kurabilecekleri bir ortamın gerçekleşmesine katkıda bulunmak.
Dink değişik demokratik platformlarda ve sivil toplum örgütlerinde elden geldiğince görev alıyordu.
Hrant Dink cinayeti�
Hrant Dink, 19 Ocak 2007′de Halaskargazi Caddesi üzerinde bulunan Agos Gazetesi çıkışında kimliÄŸi henüz belirsiz kiÅŸi ya da kiÅŸilerin silahlı saldırısı sonucunda olay yerinde hayatını kaybetti. Başına ve boynuna isabet eden üç kurÅŸunla hayatını kaybeden Dink’in cesedinin yakınında 4 adet boÅŸ kovan bulundu. Suikast gerek Türk, gerekse Dünya basınında geniÅŸ yankı uyandırdı ve CumhurbaÅŸkanı sayın Ahmet Necdet Sezer ve BaÅŸbakan sayın Recep Tayyip ErdoÄŸan da baÅŸta olmak üzere tüm siyasiler ve Genelkurmay baÅŸkanı sayın YaÅŸar Büyükanıt bu suikasti lanetlediklerini açıkladılar. Olayın ardından Türkiye Ermeni PatriÄŸi sayın Mesrob Mutafyan da cinayeti kınayarak Ermeni cemaat için 15 günlük yas ilan etti. Hrant Dink’in avukatı Erdal DoÄŸan Dink’in tehdit edildiÄŸini iletti.
Gazeteci- yazar Hrant Dink’in ilgi çekici yaÅŸam öyküsü
2 Ekim 2005 tarihli Hürriyet Pazar’ın Albüm köşesinde
Emel Armutçu imzasıyla yayınlanmıştı.
15 Eylül 1954′te Malatya’nın, Ermenilerin de yaÅŸadığı Alevi mahallesi ÇavuÅŸoÄŸlu’nda doÄŸar. Terzi HaÅŸim adıyla tanınan babası Serkis Dink, Malatya Gürünlü’dür. Ondan ikiÅŸer yıl arayla iki erkek kardeÅŸi daha doÄŸacaktır ama hayat hikayesinin ana fikri aslında Sivas Kangal kökenli annesinin adında gizlidir: Gülvart. Gül Türkçe’de bildiÄŸiniz anlamdadır, gül. Vart ise gülün Ermenice karşılığı! Daha o doÄŸmadan çok önce annesine verilen isim, “birlikte yaÅŸama”nın ne anlama geldiÄŸini anlatır aslında.
Babası kumara düşkün bir adamdır. Bu yüzden, o yedi yaşında, kardeÅŸleri de daha küçükken, İstanbul’a kaçar-göçerler. Ancak daha geleli birkaç ay olmuÅŸtur ki annesi babasını kahvede oyun oynarken her yakaladığında kavgalar baÅŸlar. Ayrılık da ardından gelir. Ve üç kardeÅŸ, “ortada kalma”nın ne olduÄŸunu hiç unutamayacakları ÅŸu görüntüyle öğrenirler: Dayının evinin önünde, anne, anneanne, yengeler pencereden “babanıza gidin” diye seslenirken, baba sokağın köşesinde, “oraya gidin” iÅŸareti yapmaktadır. Bir süre ne yapacaklarını bilemeyen üç kardeÅŸ, birden ve aynı anda, ters yöne doÄŸru koÅŸmaya baÅŸlar. Ancak üç gün sonra Kumkapı’da bir balıkçı sepetinin içinde, aç sefil, uyurken bulunurlar. Sonraki durak, GedikpaÅŸa’daki Ermeni yetimhanesidir.
On yılı yetimhanelerde geçer. Yüz kadar çocukla birlikte, daha küçücük yaÅŸta kendi iÅŸlerini kendi gördükleri, sürekli bedenen çalıştıkları bu yılların, karakterini ÅŸekillendirdiÄŸini düşünür, sevgiyle anar. Ama her ÅŸey o kadar pembe deÄŸildir elbette: Sonuçta yetimhanedir yaÅŸadığı yer. Ve tüm yetimhane hikayelerinde olduÄŸu gibi, onunkinde de gündüz ayakta kalmak için mücadele olduÄŸu kadar, gece gözyaÅŸlarıyla yastığı ıslatmak da vardır… GözyaÅŸlarında babaya kızgınlık, anneye kutsama vardır… Haylazlık yaptıklarında ya da Ermenice konuÅŸmadıklarında sürekli dayak vardır…
YETİMHANEDEKİ ÇOCUKLUK AŞKIYLA EVLENDİ
Bir gün Rakel’i getirirler yetimhaneye. 1915 karmaÅŸasından kaçıp, uzun yıllar Cudi dağında çadırlarda yaÅŸamış ve “aÅŸağı” yeni inmiÅŸ bir aileden, KürtleÅŸmiÅŸ bir Ermeni kızıdır. Ne Türkçe, ne Ermenice bilir. Ona “abi” olur, Türkçe, Ermenice öğretir, hiç yanından ayrılmaz. İstanbul’daki Ermeni çocuk yuvalarında, harçlık parasına çalıştığı lise yıllarında bir ara izini kaybeder, tekrar karşılaÅŸtıklarında Rakel büyümüş, 14′üne gelmiÅŸtir! 20’sindeki Hrant bir daha yanından ayrılamaz. Bir yıl kadar sonra evlenirler.
O sıralar çoktan sol siyasete bulaÅŸan, hatta “en köylü” örgüte sempati duyan, ancak silah külah ve ÅŸiddetle arası hiç iyi olmayan Hrant, bu aÅŸk sayesinde çatışma meraklısı soldan uzaklaşır. Ama 12 Eylül sonrası gözaltına alınıp iÅŸkence görmekten kurtulamaz. Örgütle birlikte eylem yaptığından deÄŸil, sadece ortanca kardeÅŸi Hosrop’un “afacan”lığından.
KardeÅŸleri onun gibi okumaya meraklı deÄŸildir, o liseyi bitirip İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde Zooloji okurken, yetimhaneden daha erken ayrılan kardeÅŸleri çıraklık, yamaklık filan yapıp hayata atılırlar. Ama Hosrop’un yurtdışı hayalleri vardır. 12 Eylül döneminde yurtdışına çıkmak zor olduÄŸundan Beyrut’a gidip oradan Avrupa’ya gidip gelmeye baÅŸlar. Beyrut’ta ölmüş birinin kimliÄŸiyle! Bir maceradır onunki, siyasetle ilgisi yoktur ancak o kimlikle bir gün Türkiye’de yakalanınca ve asıl kimliÄŸi ortaya çıkmasın diye aÄŸabeyi Hrant’ın “arkadaşı” olduÄŸunu söyleyince, iÅŸler arap saçına döner. Ne yazık ki Asala’nın Avrupa’da Türk diplomatlara karşı korkunç eylemler gerçekleÅŸtirdiÄŸi yıllarda Beyrut ve Ermeni kelimeleri bir araya gelince, iÅŸin doÄŸrusunu anlatmak oldukça zordur. Her ikisi de polisin elinden saÄŸ olarak zor kurtulur.
İlk olaydan sonra kardeÅŸine diskurlar çekip askere yollayan Dink, kardeÅŸini bulmak için polisin yaptığı ikinci sorguda doÄŸruyu açıklar, “o benim arkadaşım deÄŸil, kardeÅŸim, öyle söyleyince korumak zorunda kaldım” der. Ancak mimlenmiÅŸtir bir kere. Sonrasında geliÅŸen tüm olaylar, her yolun Roma’ya çıkması misali ona çıkar: Mesela, yönettiÄŸi çocuk kampında yetiÅŸen bir gencin adının Avrupa’ya gider gitmez bir Asala eyleminde geçmesi, sonra doÄŸru olmadığı ortaya çıksa da onun sorgulanmasına neden olur. Ya da kendi yetiÅŸtiÄŸi yetimhanenin sert müdürü 12 Eylül sonrası Türklük aleyhtarı eylemlerde bulunduÄŸu gerekçesiyle gözaltına aldığında ve o sıralarda Fransız konsolosluÄŸunu basan Asala militanları, ÅŸartları arasında onun da serbest bırakılmasını istediklerinde, emniyete davet edilen yine Dink olacaktır. Şöyle açıklar bu durumu: “Ya ben tehlikeyi çok sevdim, ya tehlike beni. Ama inanılmaz derecede de masumdum.”
Aslında Zooloji’den mezun olduktan sonra canlılar dünyası ve bilimi çok sevdiÄŸi için “biyoloji felsefesi”nde akademik kariyer yapmak istemiÅŸtir. O dönem bu bölümün kürsüsü kurulmayınca, yeniden üniversite sınavlarına girerek felsefe bölümüne kaydolmuÅŸtur. Onu da son sınıfta bir hocanın gereksiz disiplini ve kendi inadı yüzünden bırakır. İki erkek kardeÅŸiyle yayınevi, kırtasiye iÅŸini sürdürürken eÅŸi Rakel’le birlikte, kendileri gibi Anadolu’dan gelen kimsesiz ve yoksul çocukların yetiÅŸtiÄŸi Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’nı yönetmeye baÅŸlar. Yoktan varedilen bu kampa ne zaman (21 yıl sonra) devlet tarafından el konur, o “bir dakika” der.
AZINLIK OLDUĞUNU HİSSETTİĞİ ANLAR
O güne kadar, hiç “azınlık” olduÄŸunu hissetmemiÅŸtir. Yüzlerce çocuÄŸa barınak olan okul ellerinden bir anda alınınca, farklı bir muamele gördüklerine karar verir. Hayatındaki bir diÄŸer dönüm noktası da askerliÄŸinde gizlidir: Denizli’de piyade alayında sekiz ay yaptığı askerliÄŸinde, bütün arkadaÅŸları çavuÅŸ olup, sınavdan yüz üzerinden yüz almasına raÄŸmen o olamayınca çok üzülür. ÇavuÅŸ olmayı o kadar önemsediÄŸinden deÄŸil ama negatif ayrımcılığı hissettiÄŸi için. Buna, hem de iki saat kadar aÄŸlayacağını hiç aklına getirmemiÅŸtir. Artık kimliÄŸime daha fazla sahip çıkmalıyım, diye düşünür.
Uzun bir yolculuktur bu: 1915 ve Varlık vergisi yılları bir yana, Kıbrıs meselesinin baÅŸlamasıyla ortaya çıkan bir gerginlik sözkonusudur. Ardından Asala eylemlerinin yoÄŸunlaÅŸtığı ve onun deyimiyle Türkiye’deki Ermeniler’in başı önde dolaÅŸmaya baÅŸladığı yıllar gelir. Sonra Kürt sorunu, Ermeni sorunuyla birlikte konuÅŸulmaya baÅŸlanır. Devletin bakanlarının aÄŸzından “Apo Ermeni dölü” gibi lafların edildiÄŸi karanlık yıllardır bunlar. Bitmez, bir de Ermenistan KarabaÄŸ savaşının Türkiye yansımaları gelir. Yine onun deyimiyle Ermeniler’in her gün evlerinde kendini solucan gibi hissettiÄŸi günler… Bu ruh halinden sıyrılmak gerekir.
Bazı cemaat gazetelerinde kitap kritikleriyle baÅŸlar yazmaya… Sonra medyadaki yalan yanlış haberleri düzeltmekte ortaya çıkar adı. Patrikhane’ye, “Ermeni toplumu çok kapalı yaşıyor, kendimizi iyi anlatırsak önyargılar kırılır” diyen de odur. Bunun için bir Türkçe gazete çıkarmayı öneren, 1800 baÅŸlayan tirajı ÅŸimdi altı bine ulaÅŸan, Ermeniler kadar Türk okuyucusu da olan, Ermeni toplumuyla iletiÅŸim kurmak isteyen her siyasetçinin, akademisyenin aradığı Agos gazetesinin yayın yönetmenliÄŸini üstlenen de.
Sonuçtan memnundur. Ona göre Agos, sadece Ermeni sorunlarıyla ilgilenen bir gazete olmakla kalmamış, Türkiye’nin demokratikleÅŸmesinin bir parçası olmuÅŸtur. Onun istediÄŸi de budur: “Biz Ermenilerin sorunları çözülmüş, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, eÅŸcinsellerin sorunları çözülmemiÅŸ, bu neye yarar ki?”
Ama o, bir gazetenin bunu yapmaması, Ermeni cemaatinin sivil bir merkezi olması gerektiÄŸini söyler. “Laik bir ülke olan Türkiye’de bir cami mütevelli heyetinin yanıbaşındaki okulu da idare etmesini düşünebilir misiniz? Buna dünyadaki hangi laik ülke tahammül edebilir? Ama bizde oluyor, kilise, okulu da idare ediyor!” der.
Yayın yönetmeni Hrant Dink’in Agos gazetesinde yayınlanan
19 Ocak tarihli son yazısı.
“Ruh halimin güvercin tedirginliÄŸi”
BaÅŸlangıcında, “Türklüğü aÅŸağılamak�? suçlamasıyla ÅžiÅŸli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda baÅŸlatılan soruÅŸturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk deÄŸildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aÅŸinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleÅŸen bir konferansta yaptığım konuÅŸmada “Türk olmadığımı… Türkiyeli ve Ermeni olduÄŸumu�? söylediÄŸim için “Türklüğü aÅŸağılamak�? suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.
Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.
Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak�? gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı.
Yine de iyimserliÄŸimi kaybetmedim.
O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi�? dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.
Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.
Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır�? çeke çeke…
Ama dönülmedi.
Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.
Mahkumiyet haberini ilk duyduÄŸumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediÄŸim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. ÅžaÅŸkındım… Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.
“Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız�? diye dayanmıştım günlerce, aylarca.
Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir�? dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı�? olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.
Tüm bunlara “Ya sabır�? çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.
Hakim “Türk Milleti�? adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı�? hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.
Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.
İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim�?i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:
“Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.�?
Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.
Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah�? dedikleri bu olsa gerek.
Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?
Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.
“Türk Devleti adına�?
İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi�?ne ve “Hukuk�? kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.
Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?
Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.
Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor.
Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde.
Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına�? deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına�? değil, “Türk Devleti adına�? verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?
Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?
Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim iÅŸte baÅŸvuruda bulunduk da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.
Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı.
Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan�? biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.
Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.
(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)
Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.
Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.
“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?�? sorusu asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?�? diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim…
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli.
İşte size bedel
Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?
“Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?�?
Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiÅŸ gibi…
İşte size bedel… İşte size bedel…
İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım�? dedikleri
Kolay bir süreç deÄŸil yaÅŸadıklarım… Ve ailece yaÅŸadıklarımız.
Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaÅŸtığında…
O noktada hep çaresiz kaldım.
“Ölüm-Kalım�? dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.
İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.
Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
“Gidelim�? dersem geleceklerdi, “Kalalım�? dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik?
Ermenistan’a mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem�? diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı!
“Kaynayan cehennemler�?i bırakıp, “Hazır cennetler�?e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.
Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.
Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama… Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola… Atalarımız gibi… Nereye gideceÄŸimizi bilmeden… Yürüyerek yürüdükleri yollardan… Duyarak çileyi, yaÅŸayarak ızdırabı…
Öylesi bir serzeniÅŸle iÅŸte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreÄŸimizin deÄŸil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere… Her neresiyse.
Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum.
Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.
Kaynaklar: Emel Armutçu (Hürriyet), AGOS Gazetesi