‘anadolu’ olarak etiketlenmiÅŸ yazılar

Anadolu Sosyalizmine Bir Katkı / Nurettin Topçu Üzerine Yazılar

Pazartesi, 08 Ekim 2007


İsmail Kara
DERGAH YAYINLARI

Politik kültürümüz, “yaralı bilinç”lerin örneklerini yansıtır.Farklı bilgi blokları arasındaki çeliÅŸkilerin zamanında yaÅŸayan bizler, birbirlerini iten ve karşılıklı olarak biçimsizleÅŸtiren baÄŸdaÅŸmaz dünyalar arasında çatlaÄŸa düşmüşüz:”Zihin açıklığıyla ve hınç duymadan üstlenildiÄŸinde bu iki yanlılık bizi zenginleÅŸtirebilir”.Oysa durum yıpratıcı da olabilir.Farklı bilgi bloklarının Türkiye’nin düşünce hayatındaki derin tarihsel temellere dayanan yapısallığı aynı zamanda Nurettin Topçu’nun entelektüel yalnızlığını anlatır.Bir açıdan,kendini”aklıyla Yön’ de gönlüyle Büyük DoÄŸu”da hisseden Cemil Meriç’in yalnızlığıdır.Belki durum daha da vahimdir.

Erkan OÄŸur (1954 – …. )

Çarşamba, 21 Mart 2007

1954 yılında Ankarada doÄŸan sanatçı, İstanbul Devlet Konservatuarı Klasik Türk Sanat MüziÄŸi bölümünden mezun oldu. Enstrüman ustası olan OÄŸur, ud, tanbur, baÄŸlama, cümbüş ve keman gibi geleneksel çalgıları baÅŸarıyla çalmaktadır. DoÄŸu Anadolu’nun folk müziÄŸi ve Aşık Veysel gibi ozanların ÅŸarkılarıyla büyüyen sanatçı, 1960′larda Jimi Hendrix’i dinledi ve bu, yeni bir müzikal deneyimin baÅŸlangıcı oldu. Perdesiz elektrikli gitarın pasajları üzerinde kayma ve çeyrek tonların çalınmasına olanak tanıdı. (daha fazla…)

Bizans ve biz

Pazar, 11 Mart 2007

Bizans’ la olan bağlarımız düşündüğümüzden daha çok, sandığımızdan daha fazla Bizanslıyız aslında. Bin yıllık Bizans İmparatorluğunu yok ettiğimizde, farkında olmadan onun yerini biz aldık. Dolayısıyla bugünümüzü anlamamız için onu anlamamız da şart.

Evet, İstanbul’ un, ekonomik bir bunalımın katkısıyla siyasal önemini yitiren eski başkent Roma yerine 330 yılında yeni başkent olarak ortaya çıkması onunladır. Bu dönemden itibaren Boğaz kıyılarındaki eski Megara kolonisi Byzantion üzerinde kurulan bu şehir, tüm dünyanın göz bebeği ve merkezi olmuştur.

Günümüzde bile halen devam etmekte olan Doğu-Batı Avrupa arasındaki ayrımın kökleri Bizans’ın uzun tarihinde yatmaktadır. Bir yandan kölelik sisteminin çöküşü, ticari ilişkilerin verimsizliği, zanaat dallarının yok oluşu, nüfusun azalması, sitelerin zayıflaması ve ilkel tarıma dönüş nedenleriyle her geçen gün güç kaybeden Batı Roma’ya karşı, loncalaşmış zanaatçı yapısı, Mısır gibi ülkelerden gelen karşılıksız buğday alma imtiyazı, İskenderiye ve İskenderun gibi ticaret ve sanayi merkezlerinin gelişimi, doğuyla olan canlı ticaret ve bunun uygun şekilde vergilendirilmesi gibi nedenlerle gücünün zirvesine doğru tırmanan Doğu Roma ve daha kuruluş aşamasında bile 7-9 katlı binalarla
görkemli bir hal alan İstanbul. Tabi yıkım döneminde her şeyin tersine dönmesi ve İstanbul’dan göç eden Bizanslı düşünür ve bilim adamlarının Rönesans ve Reform hareketlerine olan derin katkıları.

İnanılmaz yapısal bir devlet bürokrasisi, entrika ve rüşvetin yaygınlığı yine Bizans’ı anlatır bize. Vergi koşullarının ağırlığından dolayı acımasız zorbalığa mahkûm kalmaktan bıkan insanların mülklerinden kurtulmak için köle olarak satılmaya bile rıza gösterdiğinin hikâyelerini okursunuz Bizans’ta. Günümüzdeki patron kavramının, tüm varlığını güçlü kişilere devrederek onların korumacılığına (patronicium) sığınan küçük toprak sahiplerinin, bu sistemde biraz güvence ve nefes alabilmelerinin yolu olduğunu öğrenirsiniz.

Bizans bürokrasisinin başına buyrukluk ve despotluğuna rağmen, eski demokrasi döneminin bir kalıntısı olarak varlığını koruyan halk inisiyatifini yani deme teşkilatını tanıma fırsatı bulursunuz. Bu siyasal ve toplumsal örgütlenmeler, bir taraftan kentlerdeki mahalle veya yönetim birimlerinin temsilciliğini yapmaktayken, diğer taraftan hipodromda oynanan spor oyunlarının Yeşiller ve Maviler olarak en ateşli taraftar gruplarını oluşturmaktaydılar. Günümüzün futbol çılgınlığından, siyasal örgütlenmelere ve zanaat loncalarına kadar birçok unsurdan
renkler bulursunuz bu yapılanmada.

Bizans’ı anlamadan, günümüz Hıristiyanlığını anlamanız mümkün değildir. Hıristiyanlığın IV. yüzyıldaki kesin zaferinden sonra güç ve önem kazanan yüksek din adamı kadrolarının, bu dönemden itibaren güçlendiğine ve kurumsallaştığına tanık olursunuz. Kölelerin ve azatlıların dini olarak ezilenlerin hareketi olan Hıristiyanlığın bu dönüşümünün gizeminin yattığı yerdir Bizans: “Piskoposlar, onların bağlı olduğu metropolitler ve yine onların bağlı olduğu patrikler; tüm imparatorluğa yayılan ve kendi yerleşik düzenine ve devlet yönetimi kadar karmaşık
ve ağır hiyerarşisine sahip bir yapılaşma ve 381 yılında Roma’nın ardından ikinci sıraya yerleşen İstanbul patrikliği. Tüm hayır işlerini kendi çatısında toplayan ve bu esnada kendisini müminler kitlesinden ayıran üst ruhban sınıfı�.

Bu, Doğu kökenli bu dinin Helenizm üzerindeki zaferinin hikâyesidir ve aynı zamanda Batılılaşarak şekil değiştirmesinin. Güçlerini eskiden mitolojideki Gök-Yer birlikteliğinden ve felsefelerini Platon’dan alan Yunan-Roma egemen sınıfları artık bu birlikteliği Teslis doktrini – hem Tanrı hem de insan doğasını üstünde toplayan İsa’nın kişiliğine tanrısal öz olarak logos düşüncesini de katarak – ve gökyüzü cennetine gitmek için yeryüzü cehennemine ‘alın yazısı olarak’ itaati öğreten ruhbanlıktan alıyorlardı. Tabi tüm bu dönüşümün Aristo yaklaşımını daha
sıcak bulan Doğu tarafından anlaşılmaz kalınması ve İstanbul patriği Nestoriuos’un başını çektiği bir başkaldırıya yol açarak Antakya ve Urfa yörelerinde yaygınlaşması ve insan doğasının İsa’dan bağımsız olduğunu ileri süren günümüz Nesturiliği’nin köklerinin atılması.

Tüm bunların bir uzantısı olarak – felsefenin oldukça özgün ve bağımsız son filozofu yeni Platoncu Proklos’un (412-485) ölümüyle birlikte – İlkçağ dünyasıyla derin ilişki halinde bulunan bağımsız felsefe ile matematik bilimlerinin sonunun gelmesi ve yavaş yavaş Ortaçağ zihniyetinin doğmasına şahit olursunuz bir yandan.

Bir yandan da Avrupalı Hunlar’ın yani Attila’nın hikâyelerini buluruz V. Yüzyıl Bizans’ında. Günümüz Macaristan’ının (Hungary) köklerinin atılımına tanıklık edersiniz. Günümüz Avrupa’sının hukuk sisteminin temel ilkelerini belirlemiş olan ünlü Roma hukukunun kaynağını bulursunuz Bizans’ta. O zamana kadarki eski hukukçuların yasa hükmündeki tüm eserlerini bir külliyatta toplama girişimiyle İustinianos, özel mülkiyete ilişkin tüm sorunları bir sistematiğe sokmuştur.

Aynı zamanda yankısını Mimar Sinan’ın Süleymaniye’sinde bulan Ayasofya’yı ve birçok dev sarnıcı da bu VI. Yüzyıl imparatoruna borçlu olduğumuzu öğrenirisiniz. Dünyanın en güzel kilisesinin yapılması için Trallesli Anthemios ve Miletoslu İsidoros isimli o çağın tüm tekniği ve bilgisiyle donanmış iki mimarı ve on binden fazla insanı görevlendirmişti Iustinianos.

Tabi ki taptaze bir güç olarak dünya sahnesinde yerini almaya başlayan İslam Devletinin yansıması da kendini Bizans’ta gösterir. Ünlü Yarmuk savaşıyla Bizans’ın ağır bir yenilgiye uğraması ve günümüz Suriye, Filistin ve Mısır’ın kaderinin de değişmesi. Bizans tazallümünden bunalan Yahudiler, Samiriyeliler ve monofizit (İsa’nın sadece tanrısal özelliğine inanan bir mezhep) halkın, din konusunda engin hoşgörüye sahip Arapların sunduğu vergi kolaylıklarını da görünce kentlerin kapılarını onlara açmaları ve çoğunluk itibariyle İslamiyet’e geçişleri. Bu hızlı ilerleyişin neticesinde Arapların, Muaviye döneminde denizden ve karadan İstanbul kapılarına ilk defa ulaşması. 5 yıl süren uzun bir
mücadelenin Bizans’a ünlü Rum ateşi teknolojisini (barut benzeri kolay tutuşan ancak suda sönmeyen bir maddenin uzak mesafelere fırlatılması ve düşman gemilerini yakması) sunması ve Arapların emanet olarak Eyüp Sultan’ı bu topraklara bırakması uzun bir masal gibi tınlanır kulaklarınızda.

Ordunun yeniden yapılanması kapsamında gelişimini X. Yüzyılda tamamlayan thema örgütlenmesi – asker gücü, hizmet süresi ve silahlı sayısı, tahsis edilen toprağın büyüklüğüne göre değişen ve babadan oğla miras yoluyla aktarılan askeri kast yapılanması – savunmaya yönelik sunduğu kolaylıklarla bize daha sonra ortaya çıkacak olan tımarlı sipahi yapılanmasını çağrıştırır zihninizin derinliklerinde.

Günümüzde bile kendini yoğun bir şekilde gösteren din-devlet çakışması Bizans tarihinde önemli bir yer teşkil ettiğini görürsünüz. Olağanüstü bir varlığa sahip olan ve sadece ruhları değil, toplumun ekonomisini de istediği gibi yoğuran, vergi konusunda sayısız muafiyetten yararlanan kiliselerin gelişmeleri oranında devleti güçsüz bırakmaları ve buna tepki olarak – gerek İslam’ın, gerekse Hıristiyanlığı ilk saflığına döndürmek isteyen ve ruhbanlığa karşı çıkan ve Bogomiller olarak anılan Pavlusçu akımın etkisiyle – Bizans İmparatorlarının, ikona-kırıcılık görünümü altında manastırların zenginleşmesinde başlıca rolü oynayan nazarlık ve muskaların satışını yasaklamaları ve ikonalara (tasvirlere) ibadeti paganlıkla eş tutan fermanlar yayımlamaları ve ruhban sınıfını darmadağın ederek tüm
varlığına el koymaları.

Papalığın VII. Yüzyıldan itibaren gittikçe güçlenerek sonraki yüzyıllarda Bizans’tan kopuşu ayrı bir inceleme konusu sunar size. 754 yılında II. Stephanus’un, ikona-kırıcı Bizans imparatoru ve Lombardlara karşı çıkarak Roma Dukalığının fiili ve bağımsız hükümdarı olmasıyla birlikte Roma Katolik Kilisesi, Batı Avrupa’yı Ortodoks Yunan ve Müslüman âlemiyle çatışan dev bir siyasal birlik olarak birleştiren merkez olmaya başladı. Öyle ki, 800 yılında III. Leon, Bizans İmparatorları yeniden ikonacılığa ve Ortodoksluğa dönmüş oldukları halde, Doğu’dan
onay almadan kendisini Roma İmparatorluğu’nun tek yasal varisi sayan Charlamagne’ı kutsamıştı ve batıda bir imparatorluğun kurulmuş olması, artık Roma’nın kesin kaybı anlamına gelmekteydi.

Skolâstiğin ana kaynağı da Bizans’tır. Hem Batı Avrupa hem Bizans Ortaçağ skolâstiğinin kurucusu İoannes Damaskenos (ölm. 754), Pege Gnoseos (Bilgi Kaynağı) isimli eseriyle Ortodoks İlahiyatını ilk defa sistemleştirmiş ve kanonik kitapların açık ve kısa yorumlara kavuşmasını sağlamıştır. Büyük ölçüde Aristo’dan yararlanan bu anlayışta bilginin kaynağı ‘tanrısal esin’dir ve felsefe ilahiyatın hizmetçisidir.

Bizans uygarlığının güçlü etkisi İstanbul’un Hazar, Rus, Bulgar, Yahudi, İtalyan, Arap ve Suriyeli kolonilerin barındığı bir dünya ticaret merkezi olarak işlev görmesini sağlamıştır o dönemde. Bu güçlü etki aynı zamanda Bulgarlar ve Slavların Hıristiyanlaşma sürecinin de kaynağıdır IX.- XI. Yüzyıllar arasında. Bizans’ın uçsuz bucaksız doğu topraklarına yaptığı bu güçlü giriş, Bizans’ın Batı Avrupa’nın baskısına karşı ferahlamasında büyük rol oynamıştı.

Ve yüzyıllarca süren çeşitli Türk kolonilerinin ardından Selçuklu Türklerinin tarih sahnesine çıkışı gelir karşınıza. Alparslan’ın Ermenistan’ı fethederek başkenti Ani’ye girmesi, Suriye’nin bazı bölgelerini ele geçirmesi ve bu gelişmeyi engellemek isteyen IV. Romanos Diogenes’in Malazgirt’te kesin bir hezimete uğrayıp esir düşmesi ve esaretten dönüşte gözlerine mil çekilmesi. Ardından senyör topraklarının serfler ve köleler tarafından ekip biçildiği Önasya’nın, köleleri salma karşılığı azat eden Türkler tarafından kısa sürede elde edilmesi ve kuzeyden Meriç ovasından gelen Peçeneklerin ardından Selçukluların da İznik ve Üsküdar’a kadar ulaşmaları.

Bu süreç zarfında özellikle Macaristan’ın Hıristiyanlığı kabulü ve Orta Akdeniz havzasında Arap deniz gücünün çöküşüyle artık edilgenlikten etkenliğe geçen Batı Avrupa’nın doğuya yönelik ticari hamlelerinin artması ve bu ziyaretlerde ticari amaçlarla dinsel motiflerin iç içe geçmesi ve batılı şövalyeler ile tüccarların doğunun zenginlik, kültür ve tekniğine hayran kalmaları. Ancak bu ticari ve dini hamlelerin Türkler tarafından engellenmesi üzerine buna son vermek ve doğuyu doğrudan doğruya fethetmek istemeleri. Tüm bunların üzerine Bizans İmparatorunun yardım çağrısının onun bile beklemediği şekilde geniş bir yankı bulması ve ‘Kutsal Toprakları kâfirlerin elinden kurtarmak’
amacıyla başlayan Haçlı Seferleri kendini gösterir size.

I. Haçlı seferiyle Batılıların doğu tehlikesini savuşturarak imparatorluğu kalkındırmaları ve Urfa, Antakya, Trablusşam ve Kudüs’te feodal Latin devletlerinin doğuşuna tanık olursunuz. Ardından gelen II. ve III. Haçlı seferlerine karşı Selçuklu Türklerinin tüm Avrupa’ya karşı tek başına ayakta durması ise başlı başına bir inceleme konusudur. I. Haçlı Seferiyle Suriye limanlarına yerleşen Venedikliler ve Cenovalılar, ticaretin İstanbul yerine kendi üzerlerinden geçmesini sağlayınca bu, Bizans devletinde hazine açığının artmasına yol açtı. Tabi bununla yetinilmeyip, Türk ve Norman akınları karşısında Venediklilere verilen ‘limanlara gümrüksüz giriş’ gibi imtiyazlar, Bizans’ın
çağlar boyu koruduğu ticari üstünlüğü kaybetmesini sağladı. Bu, bir açıdan sonun başlangıcıydı.

Artık amacını ticari olarak büyük kazanç sağladıkları Mısır yerine doğrudan İstanbul’a diken Venedikliler ve onların IV. Haçlı seferini bu amaçla manipüle etmeleri ve İstanbul’un üç gün boyunca talan edilerek ardından ancak 57 yıllık bir ömür sürebilen bir Latin imparatorluğunun kurulması. Öyle ki Villehardouin bu talanı ‘dünya yaratılalı beri, bir kentten böylesine yüklü bir ganimet elde edilmemişti’ ifadeleriyle dile getirmiştir.

XIII. yüzyılın başlarından yıkılışına kadar ise artık sadece can çekişen bir Bizans vardır karşımızda, öyle ki Bizans’ın son 75 yılı sadece bölgesel bir önem arz eder, Avrupa tarihi açısından önemli bir değer taşımaz. Aslında ömrünün bu kadar dahi uzamasını sağlayan gerek Selçuklular dönemine gerek Osmanlı’nın ilk dönemine damgasını vuran Moğol istilalarıdır.

Nihayet kendi iç birliğini iyice sağlamlaştıran II. Mehmet’in Karadeniz’den İstanbul’a hiçbir yelkenlinin izinsiz geçmemesini sağlamak maksadıyla Anadolu hisarını yaptırması, 1452 sonbaharından itibaren kenti ablukaya alması ve 29 Mayıs 1453’te İstanbul Fatih’i olarak tarihteki yerini alması…

Bin yıldan uzun süren ömrüyle Bizans günümüze dek süren tüm ulusları derinden etkilemiştir. Fatih Sultan Mehmet, üç dinin hamisi olarak Kutsal Kent/Yeni Roma/İstanbul’un yeni sahibiydi. Osmanlı artık bu kültür üzerine devletten imparatorluğa geçişini yapılandırabilecekti. Günümüz Yunanistan’ı doğal olarak kendini Bizans’ın varisi saymaktadır. İlginçtir ama İstanbul’un Müslümanların eline düşmesi ile Çarlık Rusya’sı Moskova’yı Kraliçe Roma ve kendilerini Bizans’ın varisi ilan etmişlerdir.

Aslında biraz dikkatle incelersek, bugün bile Bizans devlet kültür ve geleneğindeki birçok unsurun kendimizde yansımalarını buluruz. Bin yıldır değişmeyen dinamiklerin kaynağını çözümlemek, mucizevî bir şekilde değişmez dediğimiz birçok kronik hastalığın çözülmesini sağlayacaktır.

* Bu yazıyı hazırlarken yararlandığım temel kaynak “M. V. Levçenko’ya� ait “Kuruluşundan Yıkılışına Kadar Bizans Tarihi, Özne Yayınları, Çn: Maide Selen, 1999� isimli kitaptır. Bizans’ın feodalizm, din ve ekonomi tarihi, Sovyet Rusyası bilim adamları tarafından özel bir ilgi alanı ve inceleme konusu olmuştur.

Hacı BektaÅŸ-ı Veli (1281 – 1338)

Cumartesi, 10 Mart 2007

Gerçek ismi, Seyyid Muhammed bin İbrahim Ata olan , Hacı BektaÅŸ-ı Veli Horasan’ın NiÅŸabûr ÅŸehrinde 1281 senesinde doÄŸdu.

İlk eğitimini Şeyh Lokman-ı Perende’den aldı. Lokman-ı Perende, Ahmed-i Yesevi’nin halifelerinden olup, zahir ve batın ilimlerinde derin bilgilere sahipti. Bektaş Veli Lokman-ı Perende’nin gözdesiydi. Ve rivayetlere göre kendinde olağanüstü haller gerçekleşiyordu.

Hacı BektaÅŸ-ı Veli, eÄŸitimini tamamladıktan sonra Anadolu’ya geldi. Halka doÄŸru yolu göstermeye baÅŸlayan ve kıymetli talebeler yetiÅŸtiren Hacı BektaÅŸ-ı Veli, kısa zamanda tanınarak büyük raÄŸbet gördü. Bu sırada Anadolu’da dini, iktisadi, askeri ve sosyal teÅŸekkül olan ve kendisinin de baÄŸlı olduÄŸu “Ahilik TeÅŸkilatı” ile büyük hizmetler yapan Hacı BektaÅŸ-ı Veli ve talebeleri, Osmanlı sultanları tarafından da sevildi ve hürmet gördü.

Bu sıralarda kuruluÅŸ devrinde olan Osmanlı Devleti’nin saÄŸlam temeller üzerine oturmasında büyük hizmetleri oldu. Sultan Orhan zamanında teÅŸkil edilen “Yeniçeri Ordusuâ€?na dua ederek, askerlerin sırtlarını sıvazladı. Böylece Hacı BektaÅŸ-ı Veli’yi kendilerine manevi pir olarak kabul eden Yeniçeri Ordusu, manevi hayatını ve disiplinini ona baÄŸladı. Hacı BektaÅŸ-ı Veli, asırlarca YeniçeriliÄŸin piri, üstadı ve manevi hamisi olarak bilindi. Bu baÄŸlılık ve muhabbet, Yeniçerilerin sulh zamanındaki talimleri ve harplerdeki gayret ve kahramanlıklarında çok müsbet neticeler verdi. Bütün bunlar, halk ile Yeniçeriler arasındaki yakınlığı kuvvetlendirdi.

Yeniçeriler, derviÅŸler gibi cihad azmiyle dolu ve görülmemiÅŸ derecede kahraman ve fedakar oluÅŸlarında, bu hadiseler müsbet tesirler gösterdi. Yeniçerilerin; “Allah, Allah! İllallah! BaÅŸ uryan, sine püryan, kılıç al kan. Bu meydanda nice baÅŸlar kesilir. Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan! KulluÄŸumuz padiÅŸaha ayan! Üçler, yediler, kırklar! Gülbang-i Muhammedi, Nûr-i Nebi, Kerem-i Ali… Pirimiz, sultanımız Hacı BektaÅŸ-ı Veli…” diyerek savaÅŸa baÅŸlamaları, bunun manidar bir ifadesidir.

Hacı BektaÅŸ-ı Veli’nin Makalat adlı Arapça bir eseri vardır. 1338 senesinde vefat eden Hacı BektaÅŸ-ı Veli’nin derslerini ve sohbetlerini takip ederek onun tarikatına baÄŸlananlara, tasavvuftaki usûle uyularak “BektaÅŸi” denildi.

Makalat’ın asıl nüshaları tetkik edildiÄŸinde, onun; İslam dinine sıkı sıkıya ve saÄŸlam bir ÅŸekilde baÄŸlı, İslamiyete uymayan davranışlara ÅŸiddetle karşı çıkar.

ÖĞÜT

“Tarikatın, tasavvuf yolunun ilk makamı, bir alime canı gönülden baÄŸlanıp, tövbe etmektir. Tövbe, canı gönülden olan piÅŸmanlıktır ve mutlaka yapılmalıdır. Tövbe ederken gözyaşı dökmelidir. Tövbeyi kabul edecek Allahü Tealadır. Tövbe ettikten sonra O’na tevekkül etmelidir. İkinci makamı, talebe olmaktır. Üçüncü makamı, mücahede, nefse zor gelen, nefsin istemediÄŸi ÅŸeyleri yapmaktır. Dördüncü makamı, hocaya hizmettir. BeÅŸinci makamı, korkudur. Altıncı makamı, ümitli olmaktır. Yedinci makamı, ÅŸevktir ve fakirliktir. Marifetin birinci makamı edep, ikinci makamı, korkudur. Üçüncü makamı, az yemektir. Dördüncü makamı, sabır ve kanattır. BeÅŸinci bakamı, utanmaktır. Altıncı makamı, cömertliktir. Yedinci makamı, ilimdir. Sekizinci makamı, marifettir. Dokuzuncu makamı, kendi nefsini bilmektir.”

MENKIBE

Hacı BektaÅŸ-ı Veli, her gün gelip, ÅŸimdiki dergahının bulunduÄŸu yere otururdu. Onu sevenler; “Galiba Hacı BektaÅŸ-ı Veli Hazretleri burada bir dergah bina edilmesini istiyor, o yüzden gelip buraya oturuyor” dediler. Daha sonra Hacı BektaÅŸ-ı Veli’nin hizmetini gören Sarı İsmail’e, Hacı BektaÅŸ’ı sevenlerden biri, buraya bir dergah yaptırmaya niyet ettiÄŸini söyledi. Sarı İsmail de, gelip durumu hocasına arz etti. Hacı BektaÅŸ-ı Veli; “Ona söyle. Bir usta getirsin. Biz istediÄŸimiz büyüklükte bir daire çizelim. Ayrıca yeteri kadar taÅŸ getirtip, yonttursun, hazır etsin.” dedi.

Sarı İsmail, bu durumu o ÅŸahsa bildirince, çok sevindi ve hemen bir mimar getirdi. Hacı BektaÅŸ-ı Veli de kalkıp, mübarek eliyle ÅŸimdiki dergahın bulunduÄŸu yeri çizdi. O mimar da, dergahın inÅŸası için yetecek kadar taÅŸ getirtip yontturdu. TaÅŸların yontulma iÅŸinin bittiÄŸi gecenin sabahı, herkes, dergahın yapılmış olduÄŸunu gördü. Dergahı yaptıracak kimse, derhal Sarı İsmail’in yanına gelip; “Ben bu binanın yaptırılması için usta getirdim, taÅŸ getirdim ve yaptırma sevabına kavuÅŸmak istedim. Fakat her kimse bir gecede yaptırmış.” diyerek üzüntülerini belirtti. Sarı İsmail, durumu derhal hocası Hacı BektaÅŸ-ı Veli’ye bildirdi. Bunun üzerine Hacı BektaÅŸ-ı Veli; “Ey İsmail! O beni sevene söyle, bu dergahı zahirden birisi gelip yaptırmadı. Allahü Tealanın izni ile bir anda yapıldı. Sevabı yine onun amel defterine yazılmıştır.” dedi. İsmail durumu derhal o kimseye bildirdi. O zat da Allahü Tealaya şükür secdesi yaptı.

Hrant Dink (1954 – 2007)

Cuma, 09 Mart 2007
15 Eylül 1954’te Malatya’da doğdu.

Babası Sivas’ın Gürün ilçesinde, annesi Gülvart ise Sivas’ın Kangal ilçesinde doÄŸup büyüdü. Anne ve babası 1961 yılında İstanbul’a taşınmalarının ardından boÅŸandı. Anne ve babasının boÅŸanması nedeniyle iki kardeÅŸiyle birlikte ortada kaldılar ve GedikpaÅŸa’daki Ermeni Protestan Kilisesi’nin yetimhanesine yerleÅŸtirildi.

Üç kardeş ilkokulu bu Kiliseye bağlı İncirdibi İlkokulu’nda okuyup, yazları da okulun Tuzla’daki kampında barındılar. Hrant Dink Ortaokulu Becziyan, liseyi ise Üsküdar’daki Surp Haç Tıbrevank yatılı okulunda tamamladı. Lisenin ardından İstanbul Fen Fakültesi’nde Zooloji lisans okumaya başlayan Dink bu esnada ilkokuldaki yuvada tanıştığı Silopu doğumlu Ermeni Varto aşiretinden Rakel Yağbasan ile evlendi ve aynı zamanda Türkiye Ermenileri Patriği Şınorhk Kalustyan’ın yanında çalışmaya başladı.

Zooloji lisansı bitiren Dink bu kez İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe okudu ve bu esnada da üç çocuk sahibi oldu. Dink ve eşi bu tarihlerde Tuzla’daki Çocuk Kampını yönetmeyi üstlendiler.
1980-1990 yılları arasında iş hayatıyla yetinen ve kardeşleriyle birlikte bir kitabevi işleten Dink 1990 yıllarından itibaren tekrar Türkiye Ermeni Toplumu içindeki faal yaşantısına döndü.
Bu yıllarda Marmara gazetesinde “Çutak’ rumuzuyla Ermeni tarihiyle ilgili Türkiyede çıkan kitaplara ilişkin kritikler yazdı.
1996’da birkaç arkadaşıyla birlikte ve dönemin PatriÄŸinin de teÅŸviÄŸiyle AGOS Gazetesi’ni kurdu.
Dink bu tarihten itibaren de yazdığı yazılarla ve Türk ve yabancı basında dile getirdiği görüşlerle dikkat çekti.
Amerika, Avustralya, Avrupa ve Ermenistan’da çok sayıda konferansa katılan Dink Ermeni Kimliği ve Ermeni Tarihi üzerine geliştirdiği yeni söylemlerle tanındı.

Ödüller
2005 yılında Türkiye’de İnsan Hakları Derneği tarafından Dink’e “Ayşe Nur Zarakolu Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü�? verildi.
Dink’e verilen bir diğer ödül ise 2006’da Alman Stern Dergisi Kurucusu Henri Nannen adına dünya çapında tanınan “Düşünce Özgürlüğü ve Cesur Gazetecilik Ödülü�? oldu.
Dink’e dünya çapında iki ayrı ödül ise bu yılın 18 Kasım’ında Hollanda ve 24 Kasım’ında ise Norveç’te verildi.
Hollanda’da verilen ödül Pen Award fikir ve düşünce özgürlüğü,
Norveçte verilen ise Bjornson İnsan Hakları Ödülüydü.
Dink öldürüldüğünde AGOS Gazetesi’nin genel yayın yönetmenliğini ve yazarlığını yapıyordu.
Bu gazeteyi Türkiye’nin demokrat ve muhalif seslerinden biri haline getirmeye, özellikle Ermeni toplumunun uğradığı haksızlıkları kamuoyu ile paylaşmaya çabalıyordu.
Gazetenin en temel hedeflerinden biri de Türk ve Ermeni halkları, Türkiye ile Ermenistan arasında yeniden diyalog kurabilecekleri bir ortamın gerçekleşmesine katkıda bulunmak.
Dink değişik demokratik platformlarda ve sivil toplum örgütlerinde elden geldiğince görev alıyordu.

Hrant Dink cinayeti�
Hrant Dink, 19 Ocak 2007′de Halaskargazi Caddesi üzerinde bulunan Agos Gazetesi çıkışında kimliÄŸi henüz belirsiz kiÅŸi ya da kiÅŸilerin silahlı saldırısı sonucunda olay yerinde hayatını kaybetti. Başına ve boynuna isabet eden üç kurÅŸunla hayatını kaybeden Dink’in cesedinin yakınında 4 adet boÅŸ kovan bulundu. Suikast gerek Türk, gerekse Dünya basınında geniÅŸ yankı uyandırdı ve CumhurbaÅŸkanı sayın Ahmet Necdet Sezer ve BaÅŸbakan sayın Recep Tayyip ErdoÄŸan da baÅŸta olmak üzere tüm siyasiler ve Genelkurmay baÅŸkanı sayın YaÅŸar Büyükanıt bu suikasti lanetlediklerini açıkladılar. Olayın ardından Türkiye Ermeni PatriÄŸi sayın Mesrob Mutafyan da cinayeti kınayarak Ermeni cemaat için 15 günlük yas ilan etti. Hrant Dink’in avukatı Erdal DoÄŸan Dink’in tehdit edildiÄŸini iletti.


Gazeteci- yazar Hrant Dink’in ilgi çekici yaÅŸam öyküsü 2 Ekim 2005 tarihli Hürriyet Pazar’ın Albüm köşesinde Emel Armutçu imzasıyla yayınlanmıştı.

15 Eylül 1954′te Malatya’nın, Ermenilerin de yaÅŸadığı Alevi mahallesi ÇavuÅŸoÄŸlu’nda doÄŸar. Terzi HaÅŸim adıyla tanınan babası Serkis Dink, Malatya Gürünlü’dür. Ondan ikiÅŸer yıl arayla iki erkek kardeÅŸi daha doÄŸacaktır ama hayat hikayesinin ana fikri aslında Sivas Kangal kökenli annesinin adında gizlidir: Gülvart. Gül Türkçe’de bildiÄŸiniz anlamdadır, gül. Vart ise gülün Ermenice karşılığı! Daha o doÄŸmadan çok önce annesine verilen isim, “birlikte yaÅŸama”nın ne anlama geldiÄŸini anlatır aslında.

Babası kumara düşkün bir adamdır. Bu yüzden, o yedi yaşında, kardeÅŸleri de daha küçükken, İstanbul’a kaçar-göçerler. Ancak daha geleli birkaç ay olmuÅŸtur ki annesi babasını kahvede oyun oynarken her yakaladığında kavgalar baÅŸlar. Ayrılık da ardından gelir. Ve üç kardeÅŸ, “ortada kalma”nın ne olduÄŸunu hiç unutamayacakları ÅŸu görüntüyle öğrenirler: Dayının evinin önünde, anne, anneanne, yengeler pencereden “babanıza gidin” diye seslenirken, baba sokağın köşesinde, “oraya gidin” iÅŸareti yapmaktadır. Bir süre ne yapacaklarını bilemeyen üç kardeÅŸ, birden ve aynı anda, ters yöne doÄŸru koÅŸmaya baÅŸlar. Ancak üç gün sonra Kumkapı’da bir balıkçı sepetinin içinde, aç sefil, uyurken bulunurlar. Sonraki durak, GedikpaÅŸa’daki Ermeni yetimhanesidir.

On yılı yetimhanelerde geçer. Yüz kadar çocukla birlikte, daha küçücük yaÅŸta kendi iÅŸlerini kendi gördükleri, sürekli bedenen çalıştıkları bu yılların, karakterini ÅŸekillendirdiÄŸini düşünür, sevgiyle anar. Ama her ÅŸey o kadar pembe deÄŸildir elbette: Sonuçta yetimhanedir yaÅŸadığı yer. Ve tüm yetimhane hikayelerinde olduÄŸu gibi, onunkinde de gündüz ayakta kalmak için mücadele olduÄŸu kadar, gece gözyaÅŸlarıyla yastığı ıslatmak da vardır… GözyaÅŸlarında babaya kızgınlık, anneye kutsama vardır… Haylazlık yaptıklarında ya da Ermenice konuÅŸmadıklarında sürekli dayak vardır…

YETİMHANEDEKİ ÇOCUKLUK AŞKIYLA EVLENDİ
Bir gün Rakel’i getirirler yetimhaneye. 1915 karmaÅŸasından kaçıp, uzun yıllar Cudi dağında çadırlarda yaÅŸamış ve “aÅŸağı” yeni inmiÅŸ bir aileden, KürtleÅŸmiÅŸ bir Ermeni kızıdır. Ne Türkçe, ne Ermenice bilir. Ona “abi” olur, Türkçe, Ermenice öğretir, hiç yanından ayrılmaz. İstanbul’daki Ermeni çocuk yuvalarında, harçlık parasına çalıştığı lise yıllarında bir ara izini kaybeder, tekrar karşılaÅŸtıklarında Rakel büyümüş, 14′üne gelmiÅŸtir! 20’sindeki Hrant bir daha yanından ayrılamaz. Bir yıl kadar sonra evlenirler.

O sıralar çoktan sol siyasete bulaÅŸan, hatta “en köylü” örgüte sempati duyan, ancak silah külah ve ÅŸiddetle arası hiç iyi olmayan Hrant, bu aÅŸk sayesinde çatışma meraklısı soldan uzaklaşır. Ama 12 Eylül sonrası gözaltına alınıp iÅŸkence görmekten kurtulamaz. Örgütle birlikte eylem yaptığından deÄŸil, sadece ortanca kardeÅŸi Hosrop’un “afacan”lığından.

KardeÅŸleri onun gibi okumaya meraklı deÄŸildir, o liseyi bitirip İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde Zooloji okurken, yetimhaneden daha erken ayrılan kardeÅŸleri çıraklık, yamaklık filan yapıp hayata atılırlar. Ama Hosrop’un yurtdışı hayalleri vardır. 12 Eylül döneminde yurtdışına çıkmak zor olduÄŸundan Beyrut’a gidip oradan Avrupa’ya gidip gelmeye baÅŸlar. Beyrut’ta ölmüş birinin kimliÄŸiyle! Bir maceradır onunki, siyasetle ilgisi yoktur ancak o kimlikle bir gün Türkiye’de yakalanınca ve asıl kimliÄŸi ortaya çıkmasın diye aÄŸabeyi Hrant’ın “arkadaşı” olduÄŸunu söyleyince, iÅŸler arap saçına döner. Ne yazık ki Asala’nın Avrupa’da Türk diplomatlara karşı korkunç eylemler gerçekleÅŸtirdiÄŸi yıllarda Beyrut ve Ermeni kelimeleri bir araya gelince, iÅŸin doÄŸrusunu anlatmak oldukça zordur. Her ikisi de polisin elinden saÄŸ olarak zor kurtulur.

İlk olaydan sonra kardeÅŸine diskurlar çekip askere yollayan Dink, kardeÅŸini bulmak için polisin yaptığı ikinci sorguda doÄŸruyu açıklar, “o benim arkadaşım deÄŸil, kardeÅŸim, öyle söyleyince korumak zorunda kaldım” der. Ancak mimlenmiÅŸtir bir kere. Sonrasında geliÅŸen tüm olaylar, her yolun Roma’ya çıkması misali ona çıkar: Mesela, yönettiÄŸi çocuk kampında yetiÅŸen bir gencin adının Avrupa’ya gider gitmez bir Asala eyleminde geçmesi, sonra doÄŸru olmadığı ortaya çıksa da onun sorgulanmasına neden olur. Ya da kendi yetiÅŸtiÄŸi yetimhanenin sert müdürü 12 Eylül sonrası Türklük aleyhtarı eylemlerde bulunduÄŸu gerekçesiyle gözaltına aldığında ve o sıralarda Fransız konsolosluÄŸunu basan Asala militanları, ÅŸartları arasında onun da serbest bırakılmasını istediklerinde, emniyete davet edilen yine Dink olacaktır. Şöyle açıklar bu durumu: “Ya ben tehlikeyi çok sevdim, ya tehlike beni. Ama inanılmaz derecede de masumdum.”

Aslında Zooloji’den mezun olduktan sonra canlılar dünyası ve bilimi çok sevdiÄŸi için “biyoloji felsefesi”nde akademik kariyer yapmak istemiÅŸtir. O dönem bu bölümün kürsüsü kurulmayınca, yeniden üniversite sınavlarına girerek felsefe bölümüne kaydolmuÅŸtur. Onu da son sınıfta bir hocanın gereksiz disiplini ve kendi inadı yüzünden bırakır. İki erkek kardeÅŸiyle yayınevi, kırtasiye iÅŸini sürdürürken eÅŸi Rakel’le birlikte, kendileri gibi Anadolu’dan gelen kimsesiz ve yoksul çocukların yetiÅŸtiÄŸi Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’nı yönetmeye baÅŸlar. Yoktan varedilen bu kampa ne zaman (21 yıl sonra) devlet tarafından el konur, o “bir dakika” der.

AZINLIK OLDUĞUNU HİSSETTİĞİ ANLAR
O güne kadar, hiç “azınlık” olduÄŸunu hissetmemiÅŸtir. Yüzlerce çocuÄŸa barınak olan okul ellerinden bir anda alınınca, farklı bir muamele gördüklerine karar verir. Hayatındaki bir diÄŸer dönüm noktası da askerliÄŸinde gizlidir: Denizli’de piyade alayında sekiz ay yaptığı askerliÄŸinde, bütün arkadaÅŸları çavuÅŸ olup, sınavdan yüz üzerinden yüz almasına raÄŸmen o olamayınca çok üzülür. ÇavuÅŸ olmayı o kadar önemsediÄŸinden deÄŸil ama negatif ayrımcılığı hissettiÄŸi için. Buna, hem de iki saat kadar aÄŸlayacağını hiç aklına getirmemiÅŸtir. Artık kimliÄŸime daha fazla sahip çıkmalıyım, diye düşünür.

Uzun bir yolculuktur bu: 1915 ve Varlık vergisi yılları bir yana, Kıbrıs meselesinin baÅŸlamasıyla ortaya çıkan bir gerginlik sözkonusudur. Ardından Asala eylemlerinin yoÄŸunlaÅŸtığı ve onun deyimiyle Türkiye’deki Ermeniler’in başı önde dolaÅŸmaya baÅŸladığı yıllar gelir. Sonra Kürt sorunu, Ermeni sorunuyla birlikte konuÅŸulmaya baÅŸlanır. Devletin bakanlarının aÄŸzından “Apo Ermeni dölü” gibi lafların edildiÄŸi karanlık yıllardır bunlar. Bitmez, bir de Ermenistan KarabaÄŸ savaşının Türkiye yansımaları gelir. Yine onun deyimiyle Ermeniler’in her gün evlerinde kendini solucan gibi hissettiÄŸi günler… Bu ruh halinden sıyrılmak gerekir.

Bazı cemaat gazetelerinde kitap kritikleriyle baÅŸlar yazmaya… Sonra medyadaki yalan yanlış haberleri düzeltmekte ortaya çıkar adı. Patrikhane’ye, “Ermeni toplumu çok kapalı yaşıyor, kendimizi iyi anlatırsak önyargılar kırılır” diyen de odur. Bunun için bir Türkçe gazete çıkarmayı öneren, 1800 baÅŸlayan tirajı ÅŸimdi altı bine ulaÅŸan, Ermeniler kadar Türk okuyucusu da olan, Ermeni toplumuyla iletiÅŸim kurmak isteyen her siyasetçinin, akademisyenin aradığı Agos gazetesinin yayın yönetmenliÄŸini üstlenen de.

Sonuçtan memnundur. Ona göre Agos, sadece Ermeni sorunlarıyla ilgilenen bir gazete olmakla kalmamış, Türkiye’nin demokratikleÅŸmesinin bir parçası olmuÅŸtur. Onun istediÄŸi de budur: “Biz Ermenilerin sorunları çözülmüş, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, eÅŸcinsellerin sorunları çözülmemiÅŸ, bu neye yarar ki?”

Ama o, bir gazetenin bunu yapmaması, Ermeni cemaatinin sivil bir merkezi olması gerektiÄŸini söyler. “Laik bir ülke olan Türkiye’de bir cami mütevelli heyetinin yanıbaşındaki okulu da idare etmesini düşünebilir misiniz? Buna dünyadaki hangi laik ülke tahammül edebilir? Ama bizde oluyor, kilise, okulu da idare ediyor!” der.


Yayın yönetmeni Hrant Dink’in Agos gazetesinde yayınlanan 19 Ocak tarihli son yazısı.

“Ruh halimin güvercin tedirginliÄŸi”

BaÅŸlangıcında, “Türklüğü aÅŸağılamak�? suçlamasıyla ÅžiÅŸli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda baÅŸlatılan soruÅŸturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk deÄŸildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aÅŸinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleÅŸen bir konferansta yaptığım konuÅŸmada “Türk olmadığımı… Türkiyeli ve Ermeni olduÄŸumu�? söylediÄŸim için “Türklüğü aÅŸağılamak�? suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.

Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.

Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak�? gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı.
Yine de iyimserliÄŸimi kaybetmedim.

O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi�? dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.

Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.

Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır�? çeke çeke…
Ama dönülmedi.
Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.
Mahkumiyet haberini ilk duyduÄŸumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediÄŸim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. ÅžaÅŸkındım… Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.

“Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız�? diye dayanmıştım günlerce, aylarca.

Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir�? dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı�? olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.

Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.

Tüm bunlara “Ya sabır�? çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.

Tek silahım samimiyetim Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.

Hakim “Türk Milleti�? adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı�? hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.

Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.

İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim�?i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:

“Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.�?

Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.

Kara mizah

Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah�? dedikleri bu olsa gerek.
Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?
Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.

“Türk Devleti adına�?

İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi�?ne ve “Hukuk�? kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.

Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?

Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.

Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor.
Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde.
Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına�? deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına�? değil, “Türk Devleti adına�? verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?

Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?
Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim iÅŸte baÅŸvuruda bulunduk da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.
Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı.
Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.

Güvercin gibi

Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan�? biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.

Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.
(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)

Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.
Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.
“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?�? sorusu asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?�? diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim…
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli.

İşte size bedel

Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?
“Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?�?
Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiÅŸ gibi…
İşte size bedel… İşte size bedel…
İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım�? dedikleri
Kolay bir süreç deÄŸil yaÅŸadıklarım… Ve ailece yaÅŸadıklarımız.
Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaÅŸtığında…
O noktada hep çaresiz kaldım.
“Ölüm-Kalım�? dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.
İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.
Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
“Gidelim�? dersem geleceklerdi, “Kalalım�? dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik?
Ermenistan’a mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem�? diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı!
“Kaynayan cehennemler�?i bırakıp, “Hazır cennetler�?e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.
Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.
Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama… Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola… Atalarımız gibi… Nereye gideceÄŸimizi bilmeden… Yürüyerek yürüdükleri yollardan… Duyarak çileyi, yaÅŸayarak ızdırabı…
Öylesi bir serzeniÅŸle iÅŸte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreÄŸimizin deÄŸil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere… Her neresiyse.

Ürkek ve özgür

Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum.
Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.


Kaynaklar: Emel Armutçu (Hürriyet), AGOS Gazetesi

OttomanStore - İlk Türk Kültür Sanat Mağazası

–>