‘Kitap Özeti’ olarak etiketlenmiş yazılar

KOD SIFIR

Çarşamba, 10 Aralık 2008

ATATÜRK’ÜN SON VASİYETİ NEYDİ?

ATATÜRK’ÜN BİYOLOJİK OĞLU VAR MIYDI?

2012’NİN SIRRINI ATATÜRK BİLİYOR MUYDU?

Sinsice vücuduna adeta enjekte edilen zehirler onun güçlü bedenini çaresiz ve acılar içinde bırakmaya yetmişti. Son dakikalarında, dudaklarından dökülen birkaç kelime, küçücük bir çocuğun kulaklarından geçerek odanın sessizliğinde yok oldu… Bu, çocuğa “O”nun son vasiyetiydi!
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün son sözleri, sadece birkaç kişi tarafından biliniyordu ve söylediklerinin büyük bir gizlilikle korunması gerekiyordu. Türkiye Cumhuriyeti’ni bekleyen her tür iç ve dış tehlikelere karşı kalkan olacak gizli bir teşkilat kurulması O’nun son vasiyetiydi… Ama bu sözler sadece bir vasiyet değildi.

BU BİR EMİRDİ! O’NUN SON EMRİ…

OLASILIKSIZ

Cuma, 05 Aralık 2008

  • Bir sabah, yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünerek uyandınız. Bir saat sonra, onunla sokakta karşılaştınız. Sizce bu sadece bir tesadüf mü, yoksa çok daha farklı bir anlamı olabilir mi? Siz hiç Loto’da büyük ikramiyeyi kazanmadınız. Ama birileri kazanıyor. Hem de sürekli! Onlar sizden daha mı şanslılar?
  • Şans nedir gerçekten? İçinizde bütün parayı kırmızıya yatırmanız gerektiğini söyleyen bir his var. Bu his bir öngörü müdür? Yoksa daha fazlası mı? Yolda gidiyorsunuz. Kafanızı çevirip yandaki küçük parkta baktınız ve bir anda bu anı daha önce de yaşamış olduğunuzu hissettiniz. Evet, Deja Vu. Sizce nedir Deja Vu; Geçmiş mi, rüya mi yoksa geleceği mi görüyorsunuz? Eğer siz de kontrolün kimde olduğunu merak ediyorsanız, ‘OlasılıkSız’ tam size göre bir roman..OLASILIKSIZ
  • bencil

    Pazar, 30 Kasım 2008

    KİTABIN ÖZETİ :

    Kitap, Güney Afrika’nın sömürge haline getirilme dönemindeki göçmen halkının yaşamış olduğu maceracı ruhu yansıtmaktadır. Kitapta öne çıkan karakterler Sean, kardeşi Gary, baba Waite Courtney, anne Ada, kız arkadaşı Anna (daha sonra Gary’nin eşi olacak) uşak Mbejane (Zulu kabile reisinin oğlu), Dufford Charlleywood (Duff), Haradsky (maden şirketi sahibi), Candy Rautenbuch (otel ve restoran işletmecisi), Katrina Paulas (Sean’ın eşi) ve Jan Paulas’tır (Hollanda göçmeni fil avcısı).

    Eser üç bölümden oluşmaktadır: Birincisi Natal, ikincisi Witwatersland, üçüncüsü ise: Issız topraklar, adı altındadır.

    Kitabın birinci bölümünde Sean’ın Port Natal’daki çiftlik evi, ailesi, çocukluk ve gençlik evresini anlatılmaktadır. Sean, çocukluk devresinde kardeşi Gary tarafından bir av kazası neticesinde sakat bırakılmıştır. Sean, buna sığınarak ve Gary’nin vicdan azabından yararlanarak onu kullanmış ve bunun neticesinde bencil, tembel ve kıskanç bir yapıya bürünmüştür. Bu sırada yerli halkın elinden topraklarının ve hayvanlarının alınması üzerine bir savaş çıkmış, Sean babasını kaybetmiş ve Zuluların eline düşmüştür. Burada bir süre esir kalan gençten ailesi ümit kesmiş ve kendisinin savaşta öldüğünü düşünmeye başlamıştır. Esaretten uşağının yardımı ile kurtulan Sean sonunda geri dönmüş, fakat sevdiği Anna‘nın Gary’le evlendiğini öğrenince çiftlikten uzaklaşmıştır.

    İkincisi bölümde ise Candy’nin yolu Witwatersland’a (maden kasabası) düşer, burada Duff’la tanışır. Beraber altın işine girişerek şanslarının yaver gitmesi neticesinde zengin olurlar. Fakat daha sonra almış oldukları maden topraklarının sanayileşmiş büyük şirketler tarafından ele geçirilmeye çalışılması tehlikesine karşı topraklarını korumak zorunda kalırlar. İyi dostlukları, uşaklarının bağlılığı ve çok zengin olmaları neticesinde bu durumdan kurtulurlar; fakat bir süre sonra Haradsky’le şirketlerini birleştirmeleri sonunda iflas ederler.

    Kitabın üçüncü bölümünde ise çiftin Güney Afrika’nın iç kesimlerindeki ormanlarda yeniden zengin olma umudu ile fildişi avcılığı yapmaları, burada Duff’ın bir köpek tarafında ısılarak kuduz olması ve tecrit edilerek (ormanda zincirlenerek) kuduzdan ölmesi anlatılmaktadır. Daha sonra Sean, arkadaşı Duff’ın payını gömdükten sonra bir Hollandalı aile ile tanışır ve bu ailenin kızları olan Katrina’ya aşık olur. Fakat bu sırada ortaya çıkan bir sel felaketi, Katrina’yı tehlikeye düşürür. Onu kaybetme korkusuna kapılan Sean, sevgisinin gücü ile genç kızı bu tehlikeden kurtarır ve sonunda evlenerek Witwaterland’a dönerler. Burada çocuk sahibi olurlar, fakat Sean’ın oradaki eski dostluklarına kızan Katrina’nın kıskançlığı neticesinde intihar etmesi ile hikaye son bulur.

    Kitaptan alınması gereken derslerin en başında, çalışmanın, azmin ve dostluk bağlarının ne çeşit tehlikeler karşısında dayanabildiği gelmektedir. Bunun yanında kıskançlığın ve bencil duyguların getirdiği felaketin altı çizilmektedir.

    100 DOLAP

    Cumartesi, 29 Kasım 2008

    Hem ilkgençlik çağı çocukları için hem de yetişkinler için olağanüstü fantastik bir serüven…

    12 yaşındaki Henry York, teyzesi ve eniştesinin evinde, üç kuziniyle birlikte kalmaktadır. Bir gece tavan arasındaki odasında uyumak üzereyken başucundaki duvarda bir takırtı duyar. Ertesi gece de aynı yerden kafasına bir sıva parçasının düşmesiyle uyanır. Sıvanın koptuğu yerde topuz biçimli iki çıkıntının belirdiğini ve bunlardan birinin yavaşça döndüğünü fark eder.

    Henry, duvarın sıvasını kazıyınca hepsi çeşitli büyüklük ve biçimde doksan dokuz dolap kapağı keşfeder. Bir tanesinden yağan yağmur sesini duyar. Bir başkasında ışıklı bir oda ve ileri geri gezinen bir adam görür. Henry ve kuzeni Henrietta çok geçmeden bu kapakların başka dünyalara açılan kapılar olduğunu keşfedeceklerdir.

    100 Dolap, N. D. Wilson’ın özgün bir kurguyla yarattığı fantastik serüven dizisinin ilk kitabı…

    Akın Kitap Özeti (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Cuma, 28 Kasım 2008

    Kitabın Adı :Akın
    Yazarı : Faruk Nafiz Çamlıbel

    Akın Kitabının Özeti :

    Akın, konusunu İslamiyet öncesi Türk Tarihinden almakta­dır. Anayurt’taki iç denizin kuruması olayı, şiir-piyes biçiminde, destan olarak anlatılmaktadır. Yıllarca süren kuraklığın sona er­mesi için, yasa gereğince, İhtiyar Hakan İstemi Han’ın kurban edilmesi gerekmektedir.

    İstemi Han’ın hedefi ise, suyu, yeşili, ağacı bol bereketli topraklara akınlar düzenleyerek, yerleşmek için yeni yurtlar ele geçirmektir. Gün, Batı ve Doğu beyleri bu hükmü yerine getirmek için İstemi Han’a gelirler. Bu üç beyin oğullan da devlet yönetimini Öğrensinler diye İstemi Han’m ya­nındadırlar. Üç başbuğ, kuraklık devam edeceği ve kurban edilme sırası İstemi Han’dan sonra kendilerine geleceği için hileye başvu­rurlar ve İstemi Han yerine kızı Suna’nın öldürülmesi için baş bakıcıyı kandırırlar. Gün Başbuğunun oğlu Demir ise Suna’yı sevmektedir. Hileyi meydana çıkarır. Mertliğe sığmayan bu tu­tumları yüzünden, halk üç başbuğu öldürür. Bunların oğullan Bumin, Bayan ve Demir başbuğ olur ve İstemi Han’ın “Akın” ülküsünü gerçekleştirirler.
    Türklerin Anayurt’tan göç etmelerinin en Önemli sebebi olan kuraklıktan dolayı yeşile, suya ağaca olan özlem, Demir’in sevgi­lisi Suna’ya hediye ettiği çiniye bakılarak, İstemi Han tarafından işte böyle anlatılmaktadır:

    “Yeşilde ne arar da bulamaz insan oğlu?
    Yeşil bu.. .Varlık dolu, gök dolu, umman dolu!
    Bir ucu gözlerinde, bir ucu engindedir,
    Meyve veren ağaçlar bu çini rengindedir,
    Bu çini rengindedir bahar, deniz, kır, orman
    Bana Tanrım gözükür yeşil dediğin zaman.
    Toplanmış bütün bunlar yeşil çininde senin,
    Gizli arzulan var bunda bütün ülkenin.
    Bunu ancak biz duyar, biz anlarız bu dilden…

    Kızı Suna, babasının bu kadar üzülmesine dayanamaz ve:
    “Yeter, baba, bu kadar içlendiğin yeşilden ” der. İstemi Han, nasıl İçlenmesin, nasıl özlem duymasın ki yeşile? Şu dizeler çektiği acıları gayet net bir şekilde açıklamaktadır:

    “Tanrım, nasıl kesildi köpüren, taşan
    sular? Dağlar mı yassûaşii? Ovalar mı
    delindi? Neden coşkun suların sesi
    gittikçe dindi?

    Yıllarca bulutlara bakarak derin derin
    Bekledik hiç gelmeyen yağmurunu
    göklerin, Başaklar yandı gitti boyunu
    gösterirken Koyunlar can çekişti
    yavrusunu verirken Meyveler
    kızarmadan dalı üstünde soldu, Irmak
    yatağı kumsal, kırlar dikenlik oldu.

    Eskiden güneş derdim bereketin eşidir
    Bugün başucumuzda Tanrı’nın ateşidir,
    O da susuz kalınca benzedi kudurmuşa,
    Şimşek gibi çarpıyor aslana,
    kurda,kuşa… İrmak bugünün yolu,
    deniz yarının çölü… Tarlalar yangın
    yeri.. .sürüler canlı ölü..

    Dağlarının başından bulutu eksilmeyen,
    Yılın dört mevsiminde susuzluk ne
    bilmeyen Rüzgârlı ülkelere göç etmeli,
    akmalı.. Yalnız bu anayurdu kimlere bırakmalı?

    Yurdunda bir dikili ağaç kalmadığı gün
    Yerinde durduğunu görürler gene Türk’ün..
    Ayırmağa çalışmak ikisini boş etmek:
    Türk demek yurt demektir, yurt demek de Türk demek!

    Sizdedir bu varlığı kurtaracak son
    büyü. Sîzin göç etmenizdir diriltecek
    ölüyü… Bekçisi kalsın artık bu yurdun
    ihtiyarlar, Koç yiğitler arasın başka
    güzel diyarlar,

    Bilgi bir elinizde, san’at bir elinizde,
    Altınızda yağız at, dal kılıç belinizde,
    Okları hiç şaşmayan yayınızla
    yürüyün, Akın alaylarını arkanızdan
    sürüyün. Kulağınızda kalsın ölürsem
    vasiyetim: Gençleri yollamaktı sağa
    sola niyetim.

    Türkiye Ve Ortadoğu

    Perşembe, 27 Kasım 2008

    Kitabın Adı Türkiye Ve Ortadoğu
    Kitabın Yazarı Osman Metin ÖZTÜRK
    Yayınevi ve Adresi Gündoğan Yayın Evi, Ankara
    Basım Yılı 1997

    KİTABIN ÖZETİ

    Türkiye’nin savunma ve güvenlik ihtiyaçlarının dünyadaki genel gelişme çizgisinden farklı olarak her geçen gün bir öncekine göre arttığı, ülkedeki siyasal ve ekonomik istikrarsızlığın buna önemli ölçüde katkıda bulunduğu ve içinde bulunulan coğrafyanın Türkiye açısından getirdiği bazı dezavantajlara değinen kitapta; Orta Doğu; Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, İran, Irak, İsrail ve Suriye’nin dış politika hedefleri açısından, Türkiye merkezli olarak sosyal, siyasal, ekonomik ve askeri yönleri ile değerlendirilmiştir.
    Yazar konuyu üç ana başlıkta incelemiştir. Özellikle 1990 sonrası dönemde Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerinin işlendiği Birinci Bölüm’de Orta Doğu neresidir? sorusuna cevap verilmiştir. Bilindiği üzere bu konuda değişik kaynaklarda değişik tanımlamalara rastlanmaktadır. Yazar bölgeyi; kuzeyde Türkiye, doğuda İran, güneyde Arabistan yarımadası ve Sudan, batıda ise Mısır ile sınırlanan bir coğrafya olarak nispeten dar biçimde tanımlamıştır. Bu çalışmada ise Türkiye’yi yakından ilgilendiren bölgeler üzerinde durmuştur.
    Soğuk Savaş sonrası dönemin sıkça ifade edilen değeri küreselleşme ile birlikte, bu dönemde yükselen ve bölgesel düzeyde de olsa krizlere ve çatışmalara neden olan etnik, dinsel, kültürel farklılıklar, üzerinde durulması gerekli olgular olarak tespit edilerek bölge politikalarına etkisi incelenmiştir. Bölgede çok uzun zamandan beri var olan terorist faaliyetlere değinilmiş ve bu kapsamda Suriye’nin su sorunu nedeniyle teröre verdiği destek ele alınmıştır.
    1991 yılı Ekim ayı içinde Madrid’de toplanan Orta Doğu Barış Konferansı ile birlikte başlayan barış sürecinin getirdiği yeni açılımlar ve bunun gerisindeki nedenler açıklanmış, ilgili ülkelerin iç politikalarındaki problemlerinin dış politikalarına nasıl yansıdığı üzerinde durulmuş ve bunun söz konusu barış süreci üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileri değerlendirilmiştir.
    Soğuk savaş sonrası dönemde artan belirsizliklerin, giderek sertleşen dinsel ve etnik hareketlerin, Hazar petrolleri ve ortak bölgesel çıkarların Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri’ni birbirine zorunlu olarak yakınlaştırdığı Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa ile olan uzunca bir zamandan beridir girmiş olduğu politik ve ekonomik rekabetin, İsrail’in bölgedeki yalnızlığının ve Türkiye’nin yarım yüzyıllık laik demokratik ilkeleri benimsemiş bir Müslüman müttefik ülke olma özelliğinin bu yakınlaşmayı desteklediği konusuna yer verilmiştir.
    İkinci Bölümde İran ve Suriye’nin etnik, dinsel, ekonomik, askeri yapısı ve bunun dış politika üzerinde halihazırdaki etkisi ile önümüzdeki dönemlerde ortaya çıkabilecek muhtemel yansımaları değerlendirilmiştir. İran’ın 61 milyon olan nüfusunun 25 milyonunun Türk kökenli olduğu ve Körfez Savaşından sonra büyük çapta silâhlanmaya para ayırdığı vurgulanan olgulardan önemlileridir. Dünya petrol rezervinin önemli bir bölümüne sahip olan İran’ın dinsel rejimle yönetiliyor oluşu, terörizme verdiği destek ve rejim ihracı çabalarının batıda endişe ile karşılandığı vurgulanmıştır.
    Yazara göre; bölgeden dünyaya petrol akışının kesintiye uğramamasını arzu eden Amerika Birleşik Devletleri bu tür bir kesintiyi kendisi açısından da tehdit olarak algılamaktadır. Türkiye’nin doğu ve güney komşularının antidemokratik yönetimleri ve irrasyonel politikaları Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarını artırmıştır.
    Suriye’nin teröre verdiği desteği su sorunu ve Hatay ile ilişkilendiren yazar, Orta Doğu barış sürecinin başarıya ulaşması durumunda Suriye’nin ilgisini Türkiye üzerinde yoğunlaştırabileceğini, SSCB’nin dağılmasından sonra yalnızlığa düşen bu ülkenin durumunun iyi analiz edilmesinin ve önleyici politikalar üretilmesinin gerekliliği üzerinde durmuştur.
    Kitabın üçüncü ve son bölümü Kuzey Irak’taki gelişmelere ve Çekiç Güç’ün bu bölgedeki faaliyetlerine ayrılmıştır. Körfez Savaşı’ndan sonra 36ncı paralelin kuzeyinde kalan ve Irak hükümetinin etkinlik alanından fiilen çıkarılmış olan Kuzey Irak bölgesinin neden Türkiye’yi doğrudan ilgilendirdiği belirtilerek, 1990′dan sonra hız kazanan PKK terörü ile, bölgede etkin konuma sahip olan iki büyük Kürt grubu olan KYP ve KDP’nin hedefleri, aralarındaki güç mücadeleleri, Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye ile ilişkileri üzerinde durulmuştur.
    Kuzey Irak konusuna İran’ın gösterdiği yakın ilgiye karşılık Suriye’nin daha geriden izleyen bir tutum takınmasını dış politikadaki önceliklerinin farklılığına bağlayan yazar, Türkiye’nin Kuzey Irak konusunda belirgin olarak ortaya konmuş bir politikasının bulunmadığını belirtmekte ve sık sık gündeme getirilen bağımsız Kürt devleti kurulması söylemlerine karşı Irak’ın toprak bütünlüğüne sahip çıkılmasının özel önemine dikkat çekmektedir.
    Irak’ın parçalanmasının Türkiye yönelik bölücü terör siyasi destek sağlayacağı, ayrıca Arap ülkelerinin Türkiye’ye yönelik olarak Türkiye – İsrail ilişkileri nedeniyle zaten var olan olumsuz tepkisini artıracağı değerlendirilmiştir.
    Kuzey Irak’ta görev yapan Çekiç Güç’ün ortaya çıkış nedenleri, askeri yapısı komuta bağlantıları ve görevinin neler olduğu konusu genel mahiyette ele alınarak açıklanmıştır.
    Üçüncü Bölümün son alt başlığı ise Türkiye ile güney komşuları Irak ve Suriye arasında Fırat ve Dicle sularının kullanımına ilişkin olarak ortaya çıkan su sorunu ile Orta Doğu ülkelerinin içme suyu ihtiyacının karşılanmasına yönelik olarak 1980′li yılların ikinci yarısından sonra gündeme gelen ve Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin sularının boru hatları ile Arap yarımadasına kadar götürülmesi anlamına gelen Barış Suyu Projesi’ne ayrılmıştır.
    Su sorunları kapsamında şimdiye kadar yapılmış olan anlaşma ve protokollerden söz edilerek, gelinen durumda Türkiye ve Suriye’nin sorunun çözümüne ilişkin tezleri açıklanmıştır.

    Tarihte Ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi

    Perşembe, 27 Kasım 2008

    Kitabın Adı Tarihte Ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi
    Kitabın Yazarı Süleyman KOCABAŞ
    Yayınevi ve Adresi Bayrak Yayınevi – İSTANBUL
    Basım Yılı 1988

    KİTABIN ÖZETİ :

    1829′da bağımsızlığını kazanan Yunanistan ile tarih boyunca aramızın hangi nedenlerle barışık olmadığını ortaya koyan ‘Tarihte ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi’ uluslar arası platformda iki komşu devletin savaş derecesine varabilen ilişkilerini yeni kuşaklara sunmakta ve yaşanan tarihi aktarmaktadır.

    Fransız ihtilâlinin tabii sonuçlarından olan Avrupa devletleri arasında bağımsızlık ve ulusçuluk fikirlerinin oluşumu, 1815 Viyana Kongresi’ne kadar bir çok siyasî sınırın değişimine yol açmış ve yeni bir Avrupa haritası meydana getirmiştir.

    Genellikle Osmanlı devletinin egemenliği altında bulunan azınlıklara bu akımlar kendiliğinden gelmemiş, özellikle Napoleon Fransa’sı ve Çarlık Rusya tarafından derinden derine bu akımlar, Sultanın topraklarında kargaşalıklar çıkartmak üzere bilinçli olarak körüklenmiştir.

    Bu kargaşalıkların biri de özellikle Fransa’nın sömürge edindiği Ege adalarında Rumlara ve Mora halkına, Panislâvist Rusya’nın Makedon ve Balkan ırklarını teşvikiyle Mora İsyanı, Navarin olayı, Balkan harpleri şeklinde vücut bulmuştur. 1829 bağımsız Yunan devletinin kurulması ile bu ayaklanmalar batılı devletleri amaçlarına ulaştırmıştır. Artık Hasta Adam için Avrupa macerası sona ermektedir. Ancak 1829′da dahi Yunanistan kendi devletini halkının çabalarıyla değil, kuvvetli Avrupa devletlerinin zorlaması ile kurabilmiştir. Bu bağlamda ‘Megalo İdea’ adlı Yunan ütopyası yine bu batılı güç odaklarının empozesi olarak değerlendirilmelidir. Megalo İdea hiçbir zaman Yunan milletinin kendi benliğinden doğan bir doktrin olmamıştır. Bu gerçeğe rağmen, bugün Yunan devleti bu fikri savunmak uğruna varını yoğunu vermekte, hatta parlamenter rejiminin tüm hükümet plânlarını iç ve dış siyasetinde bu kaide üzerine oturtmaktadır.

    ‘Düşmanımın düşmanı benim dostumdur’ tezini benimseyen Yunanistan ile tarih boyunca hep zıt taraflarda yer almışızdır. 1829 bağımsız Yunanistan’ın kurulmasından bu yana 1′nci ve 2′nci Balkan Savaşlarında, Türk İstiklâl Harbi’nde, Kıbrıs’ta bizzat Yunanlılar ile fiili savaş halinde bulunmuş ve hâli hazırda aramızda çözümlenemeyen ve sonucu savaşa varabilecek bir sürü sorun bulunmaktadır. Ne gariptir ki bu sorunlar Avrupa tarafından da iki yüzyıl boyunca çözüme bağlanamamıştır.

    Bu sorunlara daha detaylı bakacak olursak; Türk İstiklâl Harbi’nde Yunan politikası Megalo İdeanın İngiliz-Fransız desteğiyle Batı Anadolu topraklarımıza sıçramasına şahit olduk. Başkentinin İstanbul ya da onların deyişiyle Konstantinapolis olacağı kutsal Bizans İmparatorluğunu tekrar diriltmek. Çok ilginç bir durum vardır ki, Yunan ırkının Bizanslılar ile yakından uzaktan bir kan bağı yoktur. Bizanslıların Latin Roma ırkından geldiği ve Büyük Roma İmparatorluğunun parçalanmasıyla bir Doğu Roma Devleti olarak ortaya çıktığı tarihi bir gerçektir. Yunanlılar ise Helen soyundan gelmekte olup farklı kültür ve ırk kökenine sahiptirler. Asıl Bizans mirasçıları İtalyanlar olmalıdır, Yunanlılar değil.

    On iki ada ve Ege adaları sorunu; Trablusgarp ve Bingazi işgalleri üzerine bahsi geçen on iki adaları Ouchi Antlaşması ile geçici olarak İtalyanlara devrettik ama şartname ileri bir tarihte adaları geri alabileceğimizi içeriyordu. Araya giren Balkan harpleri ve 1′nci Dünya Harbi, İtalya’ya kuvvetli taraf olarak bu şartnameyi çiğneme hakkı doğurdu ve Lozan’da adaları İngiliz desteğiyle Yunanlılara devrettiler. Bugün ise Yunanistan, on iki ada ve adaları ve bunların karasularını kullanarak, Ege Denizi’ni bir Yunan gölü haline getirmeyi amaç edinmiştir. Bu amacını uygularken her zaman olduğu gibi uluslar arası antlaşmaları çiğnemekte bir sakınca görmemekte daha ilginci medeni Avrupa adeta buna göz yummakta, tavizkar davranmaktadır. Karasularını 12 mil, hava sahasını da bindirilmiş bölge hesabına göre yapan Yunanistan ile yakın geçmişimizde Ege Denizi üzerinde birçok it dalaşı ve sahil güvenlik restleşmeleri gündeme gelmiş hatta Kardak kriziyle iki ülke olası bir Türk-Yunan savaşının eşiğinden dönmüştür.

    Kıbrıs; Türkiye’nin kanayan yarası. Adayı diğer tüm elde ettiği haklar gibi yine bir Avrupaî güç unsuru olan İngiltere’den devralan Rumlar, adada yaşayan Türk ırkının varlığından rahatsız olmakta ve tipik bir Yunan ideolojisine göre hareket edip, kendilerini adanın tek hakimi ilân etmektedirler. 1963′ten 1974′e kadar geçen sürede Kıbrıs’ta kasaplık yapmalarına göz yumulan Yunan ordusu ve Rum muhafızları ile milisleri 1974 Barış Harekâtı ile hak ettiğini bulmuş, çirkin yüzlerini bir kere daha dünyaya göstermişlerdir. Ama bu harekât bile bu ikilinin adayı kan gölüne döndürme ve ENOSIS’i gerçekleştirme çabaları babında kafalarındaki art niyetleri silmeye yaramamış belki de tam aksine iyice körüklemiştir.

    Ülkemiz aleyhine yapılan her faaliyette desteğini esirgemeyen komşumuz,Türkiye’nin son yirmi yılına damgasını vuran güneydoğu olaylarına da ilgisiz kalmamış, PKK örgütüne her türlü maddi, manevî ve siyasal destekte bulunmuştur. Hatta daha da ileri giderek Avrupa Parlamentosunda ve Birleşmiş Milletlerde PKK’yı göklere çıkarmış, ülkemizi yayılmacı ve baskıcı politika izlemekle zan altında bırakmak istemiş, bu amacı altında başta Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesini yanına çekmekte başarı gösterebilmiştir.

    Gördüğümüz gibi iç ve dış tüm politikası ve diplomasisi tamamen Türk düşmanlığı üzerine kurulu komşumuz Yunanistan’ın, yakın gelecekte de başka meselelerle dünya kamuoyu önüne çıkacağı ve eskilerini de sürekli açık bir yara halinde koruyacağı aşikârdır. Bu haliyle Yunanistan’ın, Türkiye’nin güçsüz anını bekleyip kollayan, pusuya yatmış kana aç bir leş yiyici gibi davrandığı ve sürekli etrafımızda bizi izlemekte olduğu gözden kaçmamalıdır.

    Barış, Ege ve Akdeniz’de çok uzak olarak görülse de, komşumuzun artık bu tutumunu bırakıp dostça tavırlar göstermesi durumunda her zaman kendisine uzanan bir Türk eli bulabileceği aşikârdır.

    Toplantı Sanatı

    Çarşamba, 26 Kasım 2008

    Kitabın Adı Toplantı Sanatı
    Kitabın Yazarı Richard J. DUNSING
    Yayınevi ve Adresi İlgi Yayın Evi İstanbul
    Basım Yılı 1989

    KİTABIN ÖZETİ

    Kitapta, bir toplantıdan nasıl iyi bir verim elde edilebileceği, toplantılarda yapılan yanlışlar ve bunların nasıl düzeltilebileceği bölümler hâlinde anlatılmaktadır.

    Birinci bölümde; toplantılarda insanı sıkıntıya sokan, toplantıyı sıkıcı hale getiren unsurlar anlatılmış, çeşitli örnekler verilmiş ve ardından da bunlardan kurtulmak için çözüm yolları gösterilmiştir. Toplantılardaki sıkıcılığı ortadan kaldırmak için, toplantıdaki her bireyin öncelikle, toplantının niçin yapıldığını, toplantının süreci içerisinde neler olduğunu ve toplantıya katılanların bu hususlardan nasıl etkilendiğini bilmesi; toplantının zamanında başlaması ve bitirilmesi gerektiği tavsiye edilmiştir. Ayrıca, enerjinin harcandığı, hedefin belirlenmediği ve karşılıklı atışmaların olduğu bir toplantıdan sonuç elde edilemeyeceği de özellikle vurgulanmıştır.

    İkinci bölümde, iyi bir toplantıdan örnekler verilmiş, toplantılarda başarılı olabilmek için, her üyenin kendi stiline göre verimli olması gerektiği, toplantıya katılan herkesin dürüst ve açık olması, başkasını güç duruma düşürmeden doğruyu söylemesi gerektiği, ayrıca her üyenin uyumlu, sıkılmayan ve başkasını küçük düşürmeyen bir yaklaşımda olması hususları üzerinde durulmuştur.

    Üçüncü bölümde, bir toplantının nasıl yönetileceği, bu yönetim esnasında karşılaşılan zorluklar ve bunları yenme yolları çeşitli örneklerle anlatılmıştır. İnsanları yönetmenin makineleri yönetmekten daha zor olduğu, yöneticinin insanları ne kadar iyi tanırsa onları o kadar iyi yönetebileceği, dolayısıyla toplantılarda insan duygusunun ön plana çıktığı ve bu duygu boyutunun toplantının verimli olması için çok iyi kontrol edilmesi ve yönetilmesi gerektiği, ayrıca her toplantıda duygu boyutu olsa da açık konuşulması, açık konuşurken de ne istenildiğinin açık olarak belirtilmesi yine bu bölümde vurgulanmıştır.

    Dördüncü bölümde, bir toplantının hangi amaç için yapıldığı, bu amaca uygun bir çalışma yapılması için nasıl bir toplantı modelinin oluşturulması gerektiği anlatılmıştır. Bunun için, toplantıya girmeden önce, toplantının amacı, kişisel olarak toplantıdaki hareket tarzımız, toplantının gündemi sırasındaki çalışma esasları, toplantının giriş, gelişme ve sonuç yönleriyle değerlendirilmesi, her toplantı üyesi tarafından verimliliği artırmak adına bilinmesi ve yapılması gerekenler olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca, toplantıda çalışmaların yolunda gitmesi için gerekli olan zaman ve yapılacak işler üzerinde de toplantının seyrine göre neler yapılması gerektiği anlatılmıştır.

    Beşinci bölümde, toplantıya başkanlık eden kişinin konumu, rolü ve en önemlisi gücünden bahsedilmiştir. Başkanın bir toplantıyı verimli sonuçlar alacak şekilde yönetebilmesi için toplantıya çözümler ile değil sorunlarla başlaması, toplantıya katılan kişilerin ihtiyaçlarını öğrenmesi, alınacak kararlara herkesin katılımını sağlaması ve zamanı çok iyi denetlemesi gerektiği anlatılmıştır. Başkanın, amaçları saptamak zorunda olmadığı, ama belirlenmesine katkı sağlaması gerektiği, karar vermek zorunda olmadığı, ama zamanı gelince karar verilmesini sağlaması gerektiği vurgulanmıştır.

    Altıncı bölümde, toplantıların verimsiz olması durumunda ne gibi değişiklikler yapılması veya nasıl önlemler alınması gerektiği üzerinde durulmuştur.

    Yedinci bölümde, ticaret ve sanayii kuruluşlarında, sekizinci bölümde, resmi dairelerde, dokuzuncu bölümde, eğitim kuruluşlarında, onuncu bölümde, sağlık kuruluşlarında, on birinci bölümde, sosyal çevrede toplantı nasıl yapılmaktadır, verim alınması nelere bağlıdır, etkin toplantı için hazırlıklar neler olmalıdır, gibi unsurlar üzerinde örneklerle açıklamalar yapılmıştır.

    Sonuç olarak, toplantılarda, eski alışkanlıklarımızdan hemen kurtulmamız gerektiği, günün ve gelişen olayların seyrine göre çözüm üretmemizin şart olduğu, ancak yenilikler takip edilip kararlar buna göre alındığında toplantıların verimli olacağı vurgulanmıştır.

    Türk Dış Politikasında 1950′li Yıllar

    Çarşamba, 26 Kasım 2008

    Kitabın Adı Türk Dış Politikasında 1950′li Yıllar
    Kitabın Yazarı Prof. Dr. Hüseyin BAĞCI
    Yayınevi ve Adresi Metu Press İnönü Bulvarı, Odtü Yerleşkesi ANKARA
    Basım Yılı 2001

    KİTABIN ÖZETİ

    Demokrat Parti Dönemi Türk Dış Politikasının incelendiği bu kitap için, yazar hem yurt içi hem de yurt dışında çeşitli inceleme ve araştırmalar yaptığını belirtmiştir. Bu inceleme ve araştırmalarda özellikle Washington ve Londra’daki Public Record Office, British Library, Institute for International Strategic Studies, Library of London School of Economics, National Archives of the United States, Library of Congress, Institute of Turkish Studies gibi kurum ve kuruluşlardan yararlanılmıştır. Yazar ayrıca çalışması için hem Türk hem de yabancı çok sayıda kişi ile bizzat görüştüğünü ifade etmektedir.

    Kitabın birinci bölümünde; Türkiye’nin Batı İttifakına Girişi, ikinci bölümünde Menderes Hükümetinin Öncülüğünde Türkiye’nin Ortadoğu Politikasındaki “Yeni Yönelişi”, üçüncü bölümde ise “Kıbrıs Sorununun” Ortaya Çıkışı ve Menderes Hükümetinin Kıbrıs Politikası ve Sonuç anlatılmaktadır.

    Kitap, Demokrat Partinin 14 Mayıs 1950′de seçimleri kazanıp iktidarı Cumhuriyet Halk Partisinden devralması ile başlamaktadır. İncelenen dönem 27 Mayıs 1960′ta, Menderes hükümetinin iktidardan düşürülmesine kadar geçen dönemdir. Kitapta İkinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren olaylar ve kararlar da ayrıntılı olarak değerlendirilmektedir.Kitabın ana teması, yazarın “Menderes Dönemi” olarak tanımladığı bu on yıllık süre içerisindeki Türk Dış Politikasının temelleri, gelişmesi ve uygulanmasıdır. Bu haliyle kitap Türkiye’de dış politika üzerine yapılan ilk “dönem çalışmalarından” biridir.

    Birinci bölümde Türkiye’nin NATO’ya katılması incelenmektedir. Özellikle, o dönemde Türk-Amerikan ilişkileri ve Menderes Hükümetinin Kore’ye asker gönderme kararı anlatılmaktadır. Yazar Türkiye’nin NATO ittifakı içine alınmasını, Menderes Hükümetinin en büyük başarısı olarak değerlendirmektedir. Bu bölümde ayrıntılı olarak anlatılan bir diğer konu da ABD’nin Ankara Büyükelçisi Mc Ghee’nin, Türkiye’nin NATO’ya dahil edilmesi sürecinde Avrupa ülkelerinin yoğun tepkilerine karşı gösterdiği çabalardır.

    İkinci bölümde Menderes Hükümetinin Orta Doğu ve Balkan Politikaları incelenmektedir. Yazar özellikle Menderes Hükümetinin Orta Doğu politikalarındaki “Yeni Yöneliş” ve onu ortaya çıkaran faktörler üzerinde durmaktadır. Orta Doğu’da “aktif politika” istemleri ve “Büyük Birader” politikası arayışları ve Bağdat Paktının kurulmasına varan gelişmeler değişik açılardan değerlendirilmektedir. Balkan Paktının kuruluşu ve bu paktın Menderes Hükümetinin Orta Doğu politikası için olan önemi de ayrıntılı olarak bu bölümde anlatılmaktadır.
    Bandung Konferansı ve Menderes Hükümetinin o dönem bağımsızlığını yeni kazanan eski sömürge ülkeler arasında moda olan ‘tarafsızlık’ politikasına niçin sıcak bakmadığı da ikinci bölümde yer almaktadır. Yazara göre bunun temel nedeni Türkiye’nin o dönemdeki ulusal güvenlik anlayışıdır. Bu çerçevede Orta Doğu’daki krizli yıllar (1957-58) ayrıntılı olarak ortaya konulmuştur. Benzeri şekilde, Eisenhower Doktrini çerçevesinde ve 1956 yılında yaşanan Süveyş Bunalımı ile 1957 Türkiye-Suriye krizi esnasında, Türk ve Amerikan çıkarlarının ne dereceye kadar örtüştüğü de değerlendirilmektedir.

    Üçüncü bölümde ise Menderes Hükümetinin Kıbrıs politikası irdelenmektedir. Yazara göre, Menderes Hükümetinin diplomatik ve hukuki önlemler alma gereğini duyması, Fatin Rüştü Zorlu vasıtasıyla, ancak Kıbrıs Sorununun Yunanistan tarafından Birleşmiş Milletlere getirilip uluslar arası bir boyut almasından sonra olmuştur. Dışişleri Bakanı Zorlu tarafından kurulan Kıbrıs Komisyonunun adadaki Türk güvenlik çıkarlarını dünya kamuoyuna nasıl anlatmaya çalıştığı yine bu bölümde yer alan konular arasındadır. Yazar ayrıca İstanbul’da 6-7 Eylül 1955′te meydana gelen Yunan karşıtı olayların aynı komisyon tarafından dünya kamuoyuna nasıl anlatılmaya çalışıldığını, bu olayların Menderes Hükümetinin iç ve dış politikalarında nasıl bir dönüm noktası haline geldiğini anlatmaktadır. Bu olaylar Menderes Hükümeti için gerek iç gerekse dış politikada önemli sorunlar yaratan ve prestij kaybına neden olan neticeleri de beraberinde getirmiştir. Öyle ki, ilk defa bu olaylardan sonra Başbakan Menderes’in popülerliğini yitirmeye başladığı görülmüştür.

    Sonuç bölümünde yazar incelediği konuların kısa bir değerlendirmesini yapmaktadır. Yazarın Menderes Hükümetinin Kıbrıs politikasıyla ilgili değerlendirmesi şöyledir: “Demokrat Partinin Kıbrıs Politikası, planlanışı, uygulanışı ve ulaştığı sonuç bakımından kendisinden sonra gelen hükümetlere siyasi, diplomatik ve hukuki temel teşkil edecek bir baz oluşturmuştur.”

    Şark Yıldızı Kitabı

    Çarşamba, 26 Kasım 2008

    Kitabın Adı Şark Yıldızı, Cilt: I.
    Kitabın Yazarı Hikmet ILGAZ
    Yayınevi ve Adresi Berikan Yayınları, Ankara
    Basım Yılı 2001

    KİTABIN ÖZETİ

    Birinci Dünya Savaşı sırasında Van’da yaşayan bir ailenin serüvenini anlatan bu roman; o dönemde yaşanan Türk-Ermeni ilişkilerini, Ermenilerin Van’da çıkardıkları isyanları, bu isyanlar sırasında Türkleri nasıl katlettiklerini anlatmaktadır.

    Eser, anılara ve yaşanmış gerçek olaylara dayandığı için âdeta tarihin romanı olmaktadır. Tarihî olaylar, anı-roman üslubunda aktarılmaktadır. Ermeni sorununun tüm çıplaklığı ile anlatıldığı bu eser, özellikle genç nesillerin o dönemde yaşananları olduğu gibi öğrenmesine vesile olmaktadır.

    Van’da öğretmenlik yapan bir Türk ve onun ailesinin yaşadıkları esas alınarak, Van’da Türk ve Müslüman halkın savaş içinde çektiği sıkıntılar çok büyük boyutlara ulaşmış idi. Şehrin güvenliğini sağlamakla yükümlü olan bazı birliklerin de Kafkas Cephesi’ne gönderilmesi üzerine Van, tamamen Ermeni terör örgütlerinin insafına terk edilmiş oluyordu.

    Ermeni terör örgütleri, şüphesiz bu fırsatı kaçırmadılar. Ermeni mahallesinden başlamak üzere isyan bayrağını açtılar. Bu arada, Türklerin yaşadığı bazı evleri ele geçirdiler. Vilayete saldırdılar. Valinin başkanlığında toplanan Türk halkı, kendi kendilerini müdafaa etmek için acilen bazı tedbirler aldılar. Bir evin bir bölümünü yaralıların tedavisi için hastane haline getirdiler.

    Çok az bir kuvvetle ve profesyonel olmayan insanlarla şehri Ermenilere karşı savunmaya çalışan Türkler, canlarını, mallarını ve namuslarını korumaya çalışıyorlardı. Daha düne kadar birlikte yaşadıkları, Türklerin her türlü hak ve özgürlüğü tanıdığı komşuları Ermeniler, şimdi düşman olmuşlar, silâha sarılmışlar, “kırk asırlık Türk yurdu”nda bir Ermeni devleti kurmaya uğraşıyorlardı. Gözleri dönmüş gibi, kan akıtıyorlar, Türk ve Müslüman ahalinin her şeyine tecavüz ediyorlardı.

    Bütün bunlara rağmen, çoluk-çocuk, erkek-kadın, genç-yaşlı, can havli ile düşmana karşı koymaya çalışan Türk halkı, yeni bir bela ile karşı karşıya kaldı. Bir süredir Kotur’u alarak burada duran Rus orduları, 1915 Mayıs’ının yedinci günü İran sınırını geçerek, Tımar-Saray-Muradiye güzergahından ilerleyerek Van’ı üç taraftan kuşattılar. Adilcevaz’ı da işgal ederek yakan Ruslar, Van’a dayandılar.

    Van Türk halkı, valinin başkanlığında yaptıkları toplantıda şehri terk etme kararı aldılar. Bunun üzerine halk ikiye ayrıldı. Bir kısım insan hicrete evet derken, bir kısım insan da ne olursa olsun kalıp, ecdat yadigarı topraklarını kanlarının son damlasına kadar savunmak istediklerini bildirdiler.

    Kalmak isteyenlerin gerekçeleri romanda Rasih Hoca’nın ağzından şu şekilde verilmektedir: “Bu binlerce masumun mübarek kanları vatanın bu parçasını millî tarihe kenetleyen vakur, muhteşem bir kahramanlık teşkil edecektir. Evlatlarımız, babalarının, analarının, kardeşlerinin şehit olduğu bu toprakların düşman elinde kalmasından utanarak gayretlerini artıracaklardır. Ne yapalım başka bir şeye iktidarımız olmadığı için biz de vatana olan borcumuzu kanımızla ödemeye çalışmaktayız…”

    Romanın birinci cildi, bu göç olayının anlatımı ile sona ermektedir. Eser, çarpıtılan tarih ile bugün dünya kamuoyunu yanıltmaya çalışan Ermenilerin gerçek yüzünü ve tarihte yaşanan o olaylarda gerçek mağdurun kimler olduğunu çok güzel bir şekilde aktarmaktadır.

    Bütün bu özellikleri ile bu romanın en kısa sürede senaryolaştırılıp filminin yapılması gerekmektedir. Böylece hem iç hem de dış kamuoyuna “Ermeni Sorunu”nun ne olduğu daha iyi anlatılabilir.

    Tercih

    Çarşamba, 26 Kasım 2008

    Kitabın Adı Tercih
    Kitabın Yazarı Russell D. ROBERTS
    Yayınevi ve Adresi Liberte Yayınları, Ankara
    Basım Yılı 1994

    KİTABIN ÖZETİ

    Tercih, Amerika ve Amerikan iş dünyasının karşı karşıya olduğu önemli uluslararası ekonomik sorunlara kışkırtıcı ve tuhaf bakışıyla tüm kuralları altüst ediyor. Tercih’in ana karakteri, bir on dokuzuncu yüzyıl ekonomisti Ricardo’nun hayaleti. Ricordo, melek kanatlarını alabilmek için bir Amerikan televizyon imalat şirketinin genel müdürünü, yerel televizyon endüstrisini yok etme pahasına bile olsa ithalatın Amerika için iyi olduğuna ikna etmek zorundadır. Tercih, iktisat jargonunu kullanmadan uluslararası ticaretin iş hayatını ve günlük yaşantımızı nasıl etkilediğine ilişkin okuyucuya yeni bir perspektif kazandırıyor.

    Bazı konular vardır her dönemde taraftar ve karşıt bulur. Serbest ticaret ile korumacılık taraftarlığı arasındaki çatışma da iktisat tarihi kadar, hatta ondan da eskidir. İktisadın tarihi Adam Smith’in “Milletlerin Zenginliği” ile başlar. Serbest ticaret mi korumacılık mı tartışmaları ise daha eskilere, Merkantilistler ve Fizyokratlar’a kadar geri götürülebilir.

    Avrupa ve Amerika’da aralarında siyasetçilerin, ekonomistlerin ve diğer sosyal bilimcilerin de bulunduğu bir grup insan, yerel sanayi ve bu alanda çalışanların haklarını korumak amacıyla “korumacılık” felsefesini savunurken, diğer bir grup da daha yüksek refah, daha kaliteli, daha çeşitli ve daha ucuz mal için serbest ticaret felsefesini savunmaktadır.

    Günümüzde serbest piyasa baskın gelmektedir, ancak buna rağmen insanlar bu konudaki kuşkularını tamamen yenebilmiş değillerdir. Bir yanda gelişmiş ülkelerin serbest ticareti, serbest sermaye hareketini ve serbest iş gücü dolaşımını öngören ulus üstü organizasyonlarla dünya ticaretini ve ekonomisini liberalleştirme girişimleri; diğer yanda dünyanın güçlü ülkelerine karşı birlikler kurarak direnmeye çalışan bölge ülkeleri. Bir yanda serbest ticaretin servet ve zenginlik kaynağı olduğunu ileri süren güçlü argümanlar; öte yanda, ekonomik güç birikiminin ancak korumacılıkla sağlanabileceğini savunan korumacı tezler.

    Günümüz şartlarında ağır basan serbest piyasa ekonomisiyle birlikte Amerika 1960′tan bu yana oldukça değişti ve bu süre zarfında oldukça da zenginleşti. Bu değişimin tek nedeni de, Amerika’nın dış dünyaya kapılarını görece açık tutması değildir. Unutulmamalıdır ki 1993 Amerika’sı bile bir serbest ticaret dünyası değildir. Amerika son derece ayrıntılı ürün kategorilerine binlerce tarife ve kota uygulamaktadır.

    Amerikanın yaşadığı bu zenginleşme sürecini ekonomide önemli yer tutan imalat sanayiindeki gelişmeyle örneklemek gerekir ise; imalat sektöründeki istihdamı %30 düzeyinde hatta daha yüksek düzeyde tutsaydı, Amerika daha fakir olabilirdi. Çünkü imalat sanayii de işlerin hepsi iyi para getirmez. 1960 ile 1990 arasındaki sürede düşük ücretli imalat sanayi Amerika’yı terk etti.

    Arz talep dengesi. Daha çok sayıda ülkede, daha fazla insan fabrikalar inşa edip, işçilerini de o tesisleri çalıştırmaya yetecek kadar zeki ve disiplinli düzeye getirdiler. Bu kısmen artan eğitim sayesinde mümkün olmuşsa da, asıl belirleyici faktör, imalat sürecinde ortaya çıkan değişikliklerdi. Montaj işleri giderek daha fazla mekanikleştikçe düşük nitelikli işçiler için montaj daha kolaylaştı. İşte bu, teknolojik yenilik ve rekabetin ucuzlamasının başlıca nedeni olmuştur. Günümüzde ağır imalat sanayi Amerika gibi güçlü ülkeler tarafından yönlendirilmekle beraber az gelişmiş ülkelerde tesisleşmektedir. Bu da serbest piyasanın ve serbest güç dolaşımının beraberinde getirdiği bir sonuçtur.

    Liberalleşen dünyada üretim biçimleri de değişmekte ve sınırlarını kırmaktadır. Örneğin televizyon üretmenin iki yolu vardır. Doğrudan yol ve dolaylı yol. Doğrudan yol, ülkende ve sana ait olan fabrika inşa ettirip, makineleri, hammaddeleri ve işçileri bir araya getirmek suretiyle televizyon üretmektir. Televizyon üretmenin dolaylı yolu ise, televizyon yerine başka bir şey, mesela ilaç üretip, onu satarak yerine televizyon almaktır. Japon ilaç sanayii, Japonya’nın ilaç ihtiyacının tamamını etkin biçimde karşılamaktan uzaktır, dolayısıyla Japonya ilacı Amerika’dan ithal ederken karşılığında televizyonu da Amerika’ya ihraç etmektedir. Görünürde televizyon imalatı gerçekleştiren Japonya aynı zamanda da ilaç da üretiyor sayılır. Aynı durum Amerika içinde geçerlidir. Amerika ürettiği ilacı ihraç ederek karşılığında televizyon ithal etmektedir. Ayrıca ülkelerin her şeyi bünyelerinde üretmelerine olanak yoktur. Olsa bile bu pek akıllıca değildir. Çünkü her şeyi aynı derecede iyi üretemezler. Her ülkede kaynaklar kısıtlıdır. Kaynaklardan kasıt sadece hammadde değildir. Aynı zamanda ülkenin insanları, onların bir günde çalışabilecekleri zamanı ve çalışma hevesleridir.

    Tercih’ten çıkarılabilecek önemli bir sonuç da, Amerika tarafından dahi henüz tam olarak aşılamamış bir tartışma olan serbest ticaret – korumacılık tartışmaları, AB ile bütünleşme sürecinde olduğumuz, Gümrük Birliği anlaşması çerçevesinde birtakım yükümlülükler altına girdiğimiz, iç piyasada tekel ya da oligopol konumunda olan büyük grupların özel koruma talep ettikleri bir ortamda özellikle ülkemiz açısından da son derece önemlidir.

    Türk Kadının Dünü Bugünü Kitap Özeti

    Salı, 25 Kasım 2008

    Kitabın Adı Türk Kadınının Dünü Ve Bugünü
    Kitabın Yazarı Prof.Dr. Emel DOĞRAMACI
    Yayınevi ve Adresi Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara
    Basım Yılı 1997

    KİTABIN ÖZETİ

    Prof. Dr. Emel Doğramacı kitabının sunuş bölümünde şunları belirtmektedir:

    “Ülkemizde, özellikle seksen ve doksanlı yıllarda oldukça fazla düzeyde ele alınan kadın-erkek ikilemi ve öncelikle kadın sorunları konusu, bugün artık çağdaş düzeyde kadının toplumda aldığı ve alabileceği roller üzerinde yoğunlaşmaktadır.
    Bu amaçla “Türkiye’de Kadının Dünü ve Bugünü” adlı kitabımın üçüncü basımımda, Türkiye’de kadının tarihsel süreç içindeki yeri ile birlikte, günümüzdeki durumu ve geleceği yönünden elde edilen son bilgileri ve istatistiksel verileri ilave ederek işlemeyi uygun buldum. Buradaki gerekçem, kadının dünya perspektifindeki gelişme ve uygulamalarının hızlı ve gerçekçi olmasındandır.
    Bu eserde, günümüz siyasal ve sosyal hayatın gündeminde oldukça kendinden söz ettiren laiklik ilkesi ile birlikte, çağdaşlık, modern kadın olgusu ve bunların bir sentezini ayrı bir bölüm olarak bulacaksınız.”

    1995′ten bu yana Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Dr. Emel DOĞRAMACI’nın “Türkiye’de Kadının Dünü ve Bugünü” adlı kitabı altı bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Türk kadın haklarının tarihsel gelişimi üzerinde duran yazar, bu bölümde tarihsel süreç içinde Türk kadının farklılıklar gösteren konumuyla ilgili ayrıntılara yer vermektedir. 1923′te Cumhuriyet’in ilanı ile başlayan, 1926 yılında şeriatın ortadan kalkmasından sonra yeni Medeni Kanun’un kabulü ile devam eden ve 1935′e, Türk kadınının “erkeğin sosyal yaşamının her alanındaki görevlerine yardım edip her şeyi yapabileceği” fikrinin kabulüne dek bu süreç incelenmektedir. İkinci bölümde kadının Osmanlı Devleti’ndeki genel görümü üzerinde duran yazar, Osmanlı Devletindeki hükümdarların ve devlet adamlarının eğitime çok önem verdiklerini, medrese öğrenimi yapısını, Padişah kızlarına sarayda kuma yazma öğretildiği, Kız Teknik okullarının 19.yy’da açılması, kız öğrenciler için ilk üniversitenin 12 Eylül 1914′te “İnas Darü’l-Fünun” adıyla açılması gibi detayların üzerinde durmaktadır. Yazar üçüncü bölümde Türk Edebiyatı’nda kadının nasıl işlendiği üzeride durmaktadır. Namık Kemal, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edip Adıvar ve Ziya Gökalp gibi yazarların çeşitli eserlerinden örneklerle bu ayrıntılar anlatılmaktadır.
    Prof. Dr. Emel DOĞRAMACI kitabının dördüncü bölümünü Cumhuriyet dönemindeki Türk kadınını anlatmaya ayırmıştır. Bu bölümde kadının teokratik Osmanlı toplumunda kadının toplumsal yaşamda bir yeri ve değerinin olmadığı, kadına modern Türk toplumunda değer verilmeye Atatürk ilke ve inkılaplarıyla başlanıldığı, kadının medeni durumu ile ilgili istatistiksel bilgiler, 1922 yılında Büyük Önder Atatürk’ün Bursa Öğretmenler birliğine yaptığı konuşma, 1926 yılında tüm okulların kapılarının kız öğrencilere açılışı, yükseköğretim kurumlarına kayıt olan kız öğrenci sayılarında Cumhuriyetten günümüze devam eden artış, yaygın eğitimde kadının yeri, 1981-84, 1985-86, 1986-87 yılları arasında Okuma yazma kampanyası, çıraklık ve yetişkin eğitimi kursuna katılan kadınların yaş ortalamasıyla ilgili istatistiksel bilgiler, halk eğitim kurslarına katılanların eğitim düzeylerine göre dağılımı ile bilgiler verilmektedir. Buna ilave olarak, kadının ekonomik hayata katılımı konusunda Cumhuriyet dönemine kadar kadının eğitim ve öğretim imkanlarının kısıtlı olması, kadının ev dışında çalışmasının aile yaşamını bozacağı gibi yanlış inançlar yüzünden meslek sahibi olma, ekonomik hayata aktif katılımları ve her iki cinsin eşit şartlarda rekabet edebilmelerinin imkansız olması üzerinde durulmuştur. Cumhuriyet döneminde sosyal hayata katılan kadınların öncelikle öğretmenlik mesleğinde olmalarına dikkat çekilmektedir. Bu arada kadın öğretmen sayısı ile ilgili istatistiksel bilgiler verilmektedir. Tarım, endüstri ve hizmet sektöründe çalışan kadın işgücü ile ilgili bilgiler üzerinde durulmaktadır. Kitabının beşinci bölümünde Prof. Dr. E. DOĞRAMACI laiklik ve çağdaş Türk kadınının doğuşu, kadına her alanda erkekle eşit şekilde öğrenim görme imkanı tanınması, Atatürk’ün bundaki büyük rolü üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmaktadır. Kitabın son bölümünü Atatürk’ün Türk kadını ile ilgili görüşlerine ayırmış olan yazar, büyük önderin bu konuda söylediği sözler ve yaptığı konuşmaları derlemiş ve 1. Atatürk’e göre kadının anlamı, 2. Türk kadının yeri ve görevi, 3. Milli mücadelede Türk kadını, 4. Kadın hukukunda inkılap ihtiyacı, 5. Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanınması, 6. Kadın kıyafetinde inkılap, 7. Türk kadınının bilgi sahibi olması, 8. Türk kadını ve dünya barışı, 9. Türk kadını ve fazilet unsuru, 10. Türk kadını ve güzellik, 11. Eğitimin önemi ve milli eğitim, 12. Milli mücadele ve Türk milleti, 13. Kültür Ordusu, 14. İnkılabın tarifi, 15. Türk devriminin kısa ifadesi, 16. İnkılaplar ve plebisit, 17. Laiklik hakkında konu başlıkları altında sıralamıştır.

    Ay Işığında Yürüyüş

    Cuma, 02 Mayıs 2008

    ay ışığında yürüyüş
    Ümit İhsan
    CREA YAYINCILIK

    Ay Işığında Yürüyüş bir göçün hikayesidir…

    İnsanoğlunun doğumdan ölüme uzanan yorucu ve uzun seyehati, etrafındaki kalabalığa rağmen yalnız başına tamamlanacak, her insan yaptığı bu yürüyüş boyunca çevresinde ve kendisinde değişen her şeye rağmen tabiatın doymaz oğlu toprağa yenik düşecektir. (daha fazla…)

    Yeryüzünün Yabancıları Çingeneler

    Pazar, 09 Mart 2008

    yeryüzünün yabancıları çingeneler
    Suat Kolukırık
    SİMURG YAYINLARI

    İçindekiler

    - İsmail Altınöz: Osmanlı İmparatorluğunda Çingeneler

    - Zerrin Toprak Karaman: Siyasi ve İdari Yönüyle Romanlar

    - Suat Kolukırık: Madun ve Hakim: Çingene Kimliğinin Toplumsal Eleştirisi (daha fazla…)

    Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü

    Perşembe, 06 Mart 2008

    düşünmeden düşünebilmenin gücü
    Malcolm Gladwell
    SALYANGOZ YAYINLARI

    DÜŞÜNMEDEN DÜŞÜNEBİLMENİN GÜCÜ, New York Times listelerindeki yerini çıktığı günden bu yana korumuş; CNN kitabın gördüğü ilgi üzerine, kitap ve işlediği konular hakkında ülkemizde de yayınlanan bir program yapmıştır.

    Çığır açan Kıvılcım Ânı adlı kitabında etrafımızdaki dünyayı nasıl anladığımızı tartışan Malcolm Gladwell, Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü adlı yeni kitabında da bu anlamlandırmada bir devrim yaratıyor. Göz Açıp Kapayıncaya Dek, düşünmeden nasıl düşündüğümüzü, anlık yapılmış gibi görünen seçimlerin aslında o denli basit olmadığını anlatan bir kitap… (daha fazla…)