‘kitap özetleri’ olarak etiketlenmiş yazılar

Trajikomik

Çarşamba, 17 Haziran 2009

trajikomik
Bu kitapta Emre Kongar ‘ın hiciv yazılarını bulacaksınız.
Toplumsal sorunlarımıza ince bir mizah anlayışla eğilen toplumbilim profesörü Kongar Trajikomik ‘le hem gülümsetecek hem de düşündürecek…

Kule Canbazı

Cumartesi, 06 Haziran 2009

kule canbazı
Çocukluğunuzda oyalanmanız için elinize tutuşturulan boyalı kalemlerle üzerinde gidip geldiğiniz sayfaları bir kerecik Sunay Akın ‘a vermeyi hiç düşündünüz mü? Onun büyülü sözcükleriyle çizdiği resimlerin içinde hiç kimsenin göremediği güzel bir ayrıntıydınız belki de…
Gün oldu o resimlerde sizi Hezarfen ‘in kanatlarına bindirdi; herkes o güzelim insana şaşkınlıkla bakarken siz bulutlara yüzünüzü sürdünüz. (daha fazla…)

Katre-i Matem

Cumartesi, 06 Haziran 2009

kateri matem
Elyazması kitabın açtığı kapıdan içeri giriyor bir devre adını veren lalenin izinde İskender Pala’nın yarattığı etkileyici ve büyüleyici bir atmosferin içinde yol alıyor. İstanbul bu romanda karmaşası heyecanı isyanları kalabalığı ile lalelere bürünüyor. Öyle ki lale sadece bir çiçek değil bir yaşayış tarzı estetik bir tavır kültürel ve tarihsel bir birikim olarak İstanbul’u hatta tüm Osmanlı’yı çevreliyor. (daha fazla…)

KELEBEK AYI

Çarşamba, 10 Aralık 2008

“Kornmehl, Johannesburg’daki yaşamın acımasız gerçekliğini alıyor ve bize dostluğun acı dolu ama inançlı bir tablosunu çiziyor.”
Claire Scobie (Sydney Morning Herald)
Bu kitabı okumak, huzur veren bir piyano resitalini dinlemek gibi… Bu kitap çok güzel ve çok değerli bir ikinci roman olmuş…”
Marcel Morinig
“Kornmehl, Johannesburg’daki yaşamın acımasız gerçekliğini alıyor ve bize dostluğun acı dolu ama inançlı bir tablosunu çiziyor.”
Claire Scobie (Sydney Morning Herald)
“Kitap, tarz ve yapı olarak modernist, yazım ise bir o kadar sıkı ve düzenli… Okuma zevkinizi körüklüyor…”
Justine Ettler (The Weekend Australian)

“Kornmehl, yalnızlık, eşitsizlik ve kader konusunda çizdiği portrelerle, yaşamı algılamak ve anlatmak konusunda ne kadar usta olduğunu kanıtlıyor. Yaşamın getirdiği zorluklar ve karşılığında gösterdiğimiz çaresizlik için ne kadar işlevsel önerilerde bulunabildiğini görmek şaşırtıyor.”
Martin Durgell –Astania Post Magazine

Hep O Şarkı

Pazartesi, 08 Aralık 2008

Özet:Romanda, bir aşk anlatılırken, aynı zamanda Sul­tan Abdülaziz dönemi Türkiye’sinden görüntüler de verilmektedir.
Meğer roman yazmak ne güç bir İşmiş! Saatlerdir iki cümleyi bir araya getiremiyorum. Oysa ki, kolay sanıyordum. Ben ki, ne kadar çok kitap okudum. Bunların etkisinde kalarak, hayatımın romanını yazmaya karar verdim. Çok müsvedde karaladım, bak­tım ki yazdıkça anlatmak istediğim konudan uzaklaşıyorum, ben kelimelere hakim olacağım yerde, onlar beni alıp sürüklüyorlar.
Evet, ben bu satırları yazan bin faciadan arta kalmış kırk beş­lik, ellilik Münire kadın, “Ben otuz beş yıl, hep aynı erkeğin aşkı ile yanıp kavruldum” demekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum. Aslında, Cemil Bey’i ne zaman, kaç yaşımda sev­meye başladığımı da tam olarak bilmiyorum. Daha küçük yaşlar­da, oğlan olsun, kız olsun onu bütün arkadaşlarımdan kıskanır­dım. Bir gün, oyun esnasında Cemil Bey’i Sıdıka ile bir köşede sarmaş dolaş yakalayınca ne kadar üzülmüştüm.
Şimdi yerinde yeller esen yalımız, Baltalimam’na yakın bir noktada idi. Cemil Beylerin yalısı iki kapı ötemizde idi. İlk fera­cemi giyip onlara gittiğim gün, Cemil Bey’in annesinin “ne de yakışmış” diyerek sarılıp Öpmesini hiç unutamam.
Artık, Cemil Bey’le, sık sık görüşüyor, konuşuyorduk. Ko­nuşmalarımızın seyri değişmiş, iki sevgili haline gelmiştik. Baba­mın farkında olduğundan haberim bile yoktu. Ölüm dahi, beni Cemil Bey’den vazgeçiremez diye düşünüyordum.

İlk Gönül Acılan:

Ancak, babam ölümden de baskın çıktı. Beni öyle bir baskı altına aldı ki, tel kafeste kuş gibi çırpınmağa başladım. Tek tesel­lim, Cemil Bey’in şarkı söylerken duyduğum sesi idi.
Cemil Bey, hayallerimin ve rüyalarımın tek nesnesi olmuştu. Bir gün rüyamda, Cemil Bey ile konuşurken, dadım üstüme geldi. Beraber sarılıp ağlaştık.

Saadet Kırıntıları:

Yine de, arada bir cüretli davranışlarım olmuyor değildi. Ço­cukluk arkadaşım Sıdıka vasıtası ile Cemil Bey’le sık sık olmasa da, arada sırada mektuplaşıyordum. Bazen tesadüfen de olsa birbirimizi uzaktan uzağa görebiliyorduk. Ah o uzaktan ya da yakından yüzünü görebilmiş olmam, benim için ne büyük bir mutluluktu, anlatamam. Ancak, bunlar ancak yaz günleri gerçek-leşebiliyordu.

Kısmet Bu:

Kış gelip de, Yah’dan konağa gittiğimiz zaman, manastıra kapatılmış kızlardan farkım kalmazdı. Bütün gün, sabahtan ak­şama kadar ümitsizlik içinde kıvranıp dururdum. Arada bir misa­fir geldiğinde, asık suratımla, en başta annemin huzurunu kaçırır, güler yüzlü olmam için, bin bir çeşit dil dökerdi. Dadım ise, her fırsatta “her şeyin başı kısmet” derdi. Önceleri bu lafa fazla ehem­miyet vermez, gülüp geçerdim. Ne kadar büyük bir laf olduğunu, nice olayları yaşadıktan sonra öğrendim.
İşte bu anlayışsız kafam ile günün birinde Nafi Mollaların konağına, oğulları Ruknettin Bey’in eşi olarak gelin gittim. Nafi Bey Şeyhülislam, Ruknettin Bey ise Kazasker idi…Babam, bir yığın isteyenime red cevabı verirken, beni palas pandıras Nafi Molla Konağı denilen o cehennemin içine atmıştı. Bu konakta, neler gördüm, neler geçirdim:
Ruknettin Bey’in beni katlettiği geceden sonra, bütün bu zenginlik ve ihtişam içinde dolaşan, sadece ve sadece hayaletim olacaktı. Gerçi o geceden sonra, onu bir daha kendime yaklaştır­madım. Bu irade kuvvetini İse, Cemil Bey’e olan aşkımdan alıyor­dum.
Kaymbabam, oğlu ve karısından farklı idi. Bir kerecik olsun gülümsediğini görmememe rağmen, üzerimde daima güler yüzlü bir adam tesiri yapmıştır. Kaynanam, sesinin kalınlığı, vücudu­nun hantallığı ve oburluğu ile ne kadar kaba bir erkeği andırıyor idiyse, kaymbabam bütün tavır ve edalarında o kadar nazlı bir kadına benziyordu.

Kayınbabamın, bu konakta en az benim kadar yalnız oldu­ğunu hissetmem, ona karşı duyduğum sevgi ve saygıyı arttırmış­tı…
Geceli gündüzlü, hep anayla oğul arasında yaşamaya mah­kumdum. Kocam, kaynanama çok benzerdi. Geniş paçalı donla-n,kadife hırkaları, işlemeli takkeleriyle bıngıl bıngıl dolaşırken arkadan bakıldığında, kocam tıpkı, kaynanamın aynısı idi.

Nafi Molla Konağı:

Bu konakta yemekten İçmekten, yatıp uyumaktan başka bir şey yok. Kaynanam, o zengin sofralarda bazen o kadar çok yiyip içiyordu ki, yorgun düşüp sofra başında uyuyakalıyordu. Kocam da aynen annesi gibi yer, içer ve uyuya-kalırdı. Ben de hemen elime bir roman alır okumaya başlardım. Okuduğum romanlarda Cemil Bey’i hep yanı başımda hayal eder, onunla beraber dünyayı dolaşırdım.
Rüknettin Bey, artık kendisine karşı göstermiş olduğum so­ğuk hallere alışmıştı. Geceleri, sık sık yataktan ayrılıp gidiyor, ne zaman döndüğünün farkına varmıyordum. Bir gün yine böyle sessizce yanımdan kalkıp gidince, merakımı yenemeyİp, yavaşça takip ettim. Küçük Molla Bey ikisi Çerkeş, biri Habeşi üç genç hizmetçi kızın yattığı odaya girdi…Bir şey fark ettirmeden, gelip yatağıma yattım.

Zeyrekli Fatma Hanım:

Kaynanamın yanına gelip giden kadınlardan birisi de Zey­rekli Fatma Hamm’dı. Bu kadm, diğerlerine göre daha ağırbaşlı ve oturaklı duruyordu. Bir gün usulca yanıma sokulup “Cemil Bey’in selamı var” deyip, elime bir zarf sıkıştırdı. Uçarcasına yu­karı çıktım ve mektubu bir çırpıda okudum. Mektup “Sevgili Münire” diye başlıyor, beni unutmak İçin alkole sığınmaktan tu­tunda, uzak yerlere gitmeye kadar, her şeye başvurduğu halde, bir türlü beceremediğini anlatıyordu. En sonunda da, Fatma Ha-nım’a güvenebileceğimi belirtiyordu.
O gece, bu mektubu kaç kere okudum, kaç kere koynuma soktum çıkardım bilmiyorum. Zeyrekli Fatma Hamm’ın “yarın gidiyorum” demesi üzerine, onu hiç unutmadığımı belirten bir mektup yazarak gönderdim.
Birkaç gün sonra gelen cevapta “Fatma Hamm’ın bir buluşma yeri ayarlayacağı” yazıyordu. Nitekim ayarladı da.
Perşembe günü buluşacaktık. Haberi pazartesi vermişti. O üç günü nasıl geçirdim, bir ben bilirim. O sabah, bir gelin gibi süs­lendim. Tüm bu hazırlıklar, heyecan, bekleyiş neticesinde sadece ve sadece onunla iki saniye bakışabildik, o kadar. Bu kısa zaman süresi bile beni canlandırmaya yetmişti.

Yeni Dünya:

İki yıllık bir ayrılıktan sonra, Cemil Bey’le zaman zaman bu­luşmaya başladı. Lakin, aramızda herhangi bir birleşme meydana gelmedi…
Bir gün, sır ortağım, hizmetçilerden Cenan yanıma gelerek, Habeş hizmetçinin Rüknettin Bey’den hamile kaldığı için evden çıkartıldığını, Rüknettin Bey’in bu seferde sık sık kendisini sıkış­tırdığını söyledi. Hemen kafamda şimşekler çaktı, kurtuluş bunda diyerek, soluğu hemen bizim konakta aldım.
Kapıda beni karşılayan Dadıma her şeyi bir bir anlattım. Ka­dıncağız olduğu yere çöküverdi. Annemin merdivenlerden indi­ğini görünce ona doğru koştum, sarılıp ağlaştık. Karar için, akşam babamı beklemeye karar verdik.
Babam gelince, annem her şeyi anlatmış. Babam beni çağıra­rak, isteğimi sordu. Ne emrederseniz o, diye cevap verdim. “Artık yanımızda kalacaksın” deyince dünyalar benim olmuştu.

Bir Dönüm Noktası:

Artık evde, el üstünde tutuluyordum. Sanırım, fazla üzül-memem için böyle davranıyorlardı. Yalnız, babamın Cemil Bey konusunda, önceden beri neden bu kadar katı davrandığını çö­zememiştim.
Biz yalıya geçtikten birkaç gün sonra, Cemil Bey’lerin yalı­sında da hareket başladı. Çok bir zaman geçmeden, gelip yerleştiler. Artık, Cemil Bey ile arada bir görüşebiliyorduk. Yalnız, bu buluşmalar içimizdeki susuzluğu gidermeye yetmiyordu.
Bir gün, halamlara ziyarete gittim. Olanları anlatınca, halam çok üzüldü. Sonra da bana “Cemil Bey’le aranız nasıl” diye bir akramymışım gibi sordu. Çok şaşırmıştım. “Ben her şeyi biliyo­rum kızım” deyince rahatladım…
Artık, halamın yardımları ile Cemil Bey’le sık sık buluşuyor­duk.

Yirmi Beş Yıl Sonra:

Bütün bu yazdıklarımın üzerinden tam yirmi beş yıl geçmiş bulunuyor. Olup bitenler, şimdi bana bir rüya gibi geliyor…Bu dünyada artık hiç kimsem kalmadı. Sevdiklerim birer birer göçüp gittiler…Cemil Bey’den haber almayah neredeyse yirmi dört yıl oldu.
Nasıl mı oldu? Neler mi oldu? Hatırlamaya çalışayım. Cemil Bey en son buluşmamızda, “Yarın akşam gelemezsem merak etmeyin” demişti. Sebebini sorduğumda “Yarın gelebilirsem söylerim” deyip gitti. İşte gidiş, o gidiş.
Sonra, yazdığı mektupta her şeyi anlatmıştı, ancak neye ya­rar…Meğer, Saraydan Cemil Bey ile bir kızı evlendirmek istemiş­ler. Cemil Bey kabul etmeyince, babası Hakkı Paşa’nrn tayinini Çıkarmışlar. Tabii Cemil Bey’in de. <
Kahrolmuş, yıkılmıştım. Tek teselli kaynağım Halam Şahende Hanım idi.
Bu şartlar altında, evimizi Fazlı Paşa’ya taşıdık. Halam da Laleli’ye taşındı.
Halamın kızı Hasibe’nin daha Önce var olan hastalığı artmış­tı. Çok geçmeden aramızdan ayrıldı. Hayat iyice çekilmez bir hal almıştı. Kaç sefer hayatıma son verme düşüncesi içinde oldum. Lakin, Cemil Bey’i bir kez daha görebilirim ümidi ile hep vazgeç­tim.
Bir gün babam, omuzları düşük, beli bükük, avurtları göç­müş, kamburu çökmüş bir vaziyette eve geldi. Bir daha da evden çıkmadı. Hatta Rüknettin Bey’in babası benim boş kâğıdımı dahi eve getirmek zorunda kaldı.
Boş kâğıdını alınca, hemen halama koştum ve artık Cemil Bey ile evlenebileceğimi söyledim. Halam da “Acele etme, hele Cemil Bey bir gelsin” diyordu. Ben de her an bu hayalle yaşamıyor muydum? Ne yapıp, edip öğrenmeliydim. İlk fırsatta, Hakkı Pa-şa’Iarın yalısına gittim. Kimsecikler yoktu. Kapı komşuları Pakize Hanım’dan, Hakkı Paşa’nın çok Önceleri vefat etmiş olduğunu öğrendim. Cemil Bey ise bir yerlerde reji müdürlüğü yapıyormuş. Nerede diye heyecanla sorduğum soruya, “Metin ol kızım, duydu­ğum kadarı ile orada evlenmiş ve çoluk çocuğa karışmış, sen de daha genç ve güzelsin, kendine yeni bir hayat kurabilirsin” diye cevap ver­di.
Oradan nasıl ayrıldım, halamın yanına nasıl vardım bilmi­yorum. Bildiğim tek bir şey vardı ki, ben de artık halam gibi yaşlı bir kadındım….
Meğer feleğin çemberinden geçmek bu imiş. İnsana bir sabır, bir tevekkül geliyor…
Ben bu haldeyken Moskof muharebesi oldu. Memleketin, altı üstüne geldi. Hiç bilmediğim, görmediğim geçim sıkıntıları baş göstermeye başladı. Babam bazı çalışanları çıkarmak zorunda kaldı. Ve babacığım, harp bitmeden bu dünyadan göçüp gitti. Bundan sonra çektiğimiz sıkıntılar yüz misline çıktı. Düşman Ayastefanos’a kadar geldi. Yakmaya bir parça kömür dahi bulamıyorduk. Bütün bu sıkıntılar içerisinde, gönül meselelerine yer mi kalır. Artık, sadece annemi düşünüyordum. Nihayet korktuğum başıma geldi. Anneciğim de Önce hasta­landı, sonra İyice elden ayaktan düştü, bir gün de yüzündeki gülümsemesi ile aramızdan ayrılıp gitti. Yapayalnız kalmıştım. Halamların yanma taşındım.

Hep O Şarkı, Fakat.:

Bir gün halam, “bu böyle olmaz, biraz gayrete gelip ruhumuzun ■paslarını sümehyiz, diri diri mezara gömülmemeliyiz” dedi. Peki ne Halamın Bektaşi tarikatı üyesi olduğunu, bu yüzden babam­la aralarının soğuk olduğunu duymuştum. Sırf merakımı gider­mek için, onunla beraber bu toplantılara gitmeye karar verdim. 1 Hatta katıldığım ilk toplantıdan aklımda kalan şu mısra idi:

“Uzak sanıp bağırma
O senedir çağırma.”

Bir gün halam, Vaniköy’deki Eşref Paşa yalısına davetli ol­duğumuzu söyledi. Gitmek istemiyordum. Ancak, ısrarlarını kıramayıp gitmeyi kabul ettim.
Ziyafet yerinde, kadınlar üst katta yiyip içiyor, erkekler ise bahçede kurulu sofralarda bu işi yapıyorlardı. Pakize hanım, bahçedeki erkekleri tek tek isimlerini sayarak gösteriyordu. Bir ismi söylerken bana bakıp sesini kısmasının sebebini anlayama­dım. Sonra, bahçede çalgılar çalınıp, şarkılar söylendi. Pakize Hanım, yanımıza gelip, şimdi söylenecek şarkıyı iyi dinlememizi söyledi. Müziğe kulak kabarttım. Evet, bu bizim şarkımızın müzi­ği idi. Ama söyleyen kimdi? Allah’ım, hayır, olamazdı. Bu sesin sahibi o muydu?…Yığılmışım.
Halama, sık sık Cemil Bey’i anlatmasını istiyordum. Ancak, anlattıkları kafamdaki Cemil Bey’le bir türlü uyuşmuyordu. O cıvıl cıvıl, korkusuz Cemil Bey’i değil, ürkek, sığıntı gibi duran birinin portresini çiziyordu.
Bu geceden üç gün sonra, halamla oturduğumuz eve ziyare­te geldi. Tam da halamın anlattığı gibiydi. Ürkek, sinmiş, hep sıkıntılı bir halde idi. Meğer beni görmek için değil, halamdan kendi mesleki haklarının iadesi için Eşref Paşa’dan ricada bulun­ması için gelmişmiş. Keşke hiç gelmeseydi. Keşke hiç görmeseydim. Hayalimde hep o yıllar öncesi Cemil Bey olarak kalsaydı. Şimdi bütün haya­tım birdenbire anlammı yitirdi. Kötü olan önümdeki değil, ar­kamdaki boşluk. Sanki Cemil Bey ile hiç tanışmamışız, hiç seviş­memişiz gibi…

Siyah Kan

Çarşamba, 26 Kasım 2008

Siyah Kan

<!–
google_ad_client = “pub-9465343950009601″;
google_ad_width = 250;
google_ad_height = 250;
google_ad_format = “250×250_as”;
google_ad_type = “text_image”;
//2007-05-13: birkitap.com
google_ad_channel = “7871080275″;
google_color_border = “FFFFFF”;
google_color_bg = “FFFFFF”;
google_color_link = “000000″;
google_color_text = “000000″;
google_color_url = “FF0000″;
//–>

window.google_render_ad();

Siyah Kan

Güneydoğu Asya’da, Yengeç Dönencesi ile Ekvator
çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır.
Siyah kanla çizilmiş bir yol.
Korkunun ve ölümün hakim olduğu bir yol.

PARİS. İlk temas. KUALA LUMPUR. Hayat Yolu. Uçuşan ve Çoğalan. Sonsuzluğun İşaretleri. KAMBOÇYA. Bal ve Fresk. TAYLAND. Arınma Odası. Dünyadan soyutlanmış bu mekanda neler olduğunu anlayacaksınız! BANGKOK. Gerçeğin Rengi aynı zamanda Yalanın da Rengi’dir! Ve PARİS. Her şey sona ermedi, yeni başlıyor.

ÇABUK SAKLAN, BABA GELİYOR!

Jean-Christophe Grangé

1961’de Fransa’da doğdu. Çeşitli haber ajansları ve gazeteler için çalıştı. Paris-Match için gezi-macera röportajları, Figaro Magazine için bilimsel röportajlar hazırladı. Bütün dünyada ve Türkiye’de aylarca çok satanlar listesinden inmeyen Kızıl Nehirler, Taş Meclisi, Leyleklerin Uçuşu ve Kurtlar İmparatorluğu’ndan sonra Siyah Kan, yazarın Türkçe’de çıkan beşinci romanı.

Kitabın içinden

Aynada kendine baktı. Her zaman olduğu gibi neye benzediğine karar veremedi: piyanist, Sorbonne’lu, röportajcı, paparazzi, polis muhabiri? Aslında bu rollerin hiçbiri haydut gibi görünüşüne göre değildi. Bodur, kızıl saçlı, bıyıklı bir adam; bir İngiliz veya İrlanda takımında oynayan minyatür bir ragbiciyi andırıyordu. Bu görüntüsünü biraz düzeltmek için giyimine dikkat ediyordu: tam beline oturan, belli belirsiz desenli, krem rengi ve kahverengi ceketler ile manşetleri ceketin kolundan dışarı çıkan İngiliz yakalı beyaz gömleklerden başkasını giymiyordu. Sonucun etkili olduğundan emin değildi. Keyifli olduğu günlerde, kendini şık, çok “İngiliz” bulurdu. Keyifsiz olduğunda da, üzerinde kahve yansımaları bulunan çikolata rengi ceketiyle tam tersini hisseder, kendini pastane vitrinine benzetirdi. (sayfa 29)

Taif’ Te Ölüm

Çarşamba, 26 Kasım 2008
<!–
google_ad_client = “pub-5864125130062243″;
/* 468×15, oluşturulma 16.08.2008 */
google_ad_slot = “2522050220″;
google_ad_width = 468;
google_ad_height = 15;
//–>

window.google_render_ad();

Taif’ Te Ölüm

<!–
google_ad_client = “pub-5864125130062243″;
/* 336×280, oluşturulma 30.08.2008 */
google_ad_slot = “3923917918″;
google_ad_width = 336;
google_ad_height = 280;
//–>

window.google_render_ad();

Kitabın Adı Taif’ Te Ölüm
Kitabın Yazarı Hıfzı TOPUZ
Yayınevi ve Adresi Remzi Kitap Evi, İstanbul
Basım Yılı 2000

KİTABIN ÖZETİ

Mehmet Efendinin 1822 yılında İstanbul’ da bir oğlu olur, adını Ahmet Şefik koyarlar. Çocuk her şeyden önce Kurân’ ı ezberler ve on yaşında hâfız olur. Birkaç yıl sonra da, on üç yaşında Divan-ı Hümayun, yani Başbakanlık kaleminde memuriyete başlar. Orada adını Mithat Efendi yaparlar. Mithat, Divan-ı Hümayundaki görevinin yanı sıra Fatih camiinde ünlü hoca efendilerin derslerini izler; Arapça, Farsça, mantık ve İslâm hukuku öğrenir, yani, tam bir dinsel eğitimden geçer. Mithat Efendi çalışkanlığı ile göz doldurur, 18 yaşında Başbakanlık yazı işlerinde üst düzeyde bir göreve getirilir. İki yıl sonra daha önemli bir görev için Şam’ a gönderilir. Oradan Konya’ya sonra Kastamonu’ya daha sonra da İstanbul’a tekrar döner. Taşra ve Rumeli kentlerinde değişik görevler alır. 25 yaşında Naima Hanım ile evlenir. Naima Hanım iyi eğitim görmüş güzel bir kızdır. Bu evlilikten bir yıl sonra Memduha adlı kızları doğar. Başka çocukları olmaz. Mithat Efendi Kırım Savaşı olurken İstanbul’dadır. İstanbul, Fransız askerleriyle doludur. Azınlıklar, Fransızların arkasından gitmekte ve onlarla dostluk kurmaya çalışmaktadır. Üst düzeydeki Fransızlar , Bâbıâlî’ye gelirler, biraz dil bilen memurlar ve çevirmenler onlara yaklaşarak konuşurlar.

Mithat Efendi dil bilmemenin ve batı kültürünün dışında kalmış olmanın kompleksiyle ezilir. Mithat Paşa, önceden tanıdığı Sadrazam Ali Paşa’ ya Avrupa’- ya dil öğrenmek için gitmek istediğini söyler.

Ali Paşa, Mithat Paşa’yı Avrupa’ ya gönderir. Önce Fransa sonra İngiltere’- de dil öğrenir; bilgi ve görgüsünü artırır. Avrupa kültürünü yaşayarak öğrenir, batı medeniyetini tanır. Batıda gördüğü yeniliklerin Osmanlı’da da olmasını arzular. Bunlardan en önemlisi “Kuvvetler ayrılığı” ilkesidir. Yani yönetimin, yargının ve yasamanın birbirinden ayrı tutulmasıdır. Mithat Paşa, tüm yaşamı boyunca bunu uygulamaya çalışır. Padişah’ın devlet yönetimine, yargı organlarına ve meclise karışmamasını savunur. Bir anayasanın oluşturulması için çok çalışır. Fransız ihtilâlinden sonra yayılan eşitlik ve adalet ilkelerinin en büyük savunucusu olur. Mithat Paşa, bütün siyasal yaşamına yön veren ilkeleri Fransa da öğrenir. Mithat Paşa, Fransa da Danıştay’ ı öğrenir. Danıştay’ın Osmanlı’da da olması için çok çalışır. Mithat Paşa 1958 yılında engin birikime sahip olduğuna inandığından Abdülmecit’in huzuruna çıkıp düşüncelerini arz etmek ister; ancak bu olanağı bulamaz. Tek konuşabileceği kişi Ali Paşa dır. Önerilerini Ali Paşa’ ya yapar, Paşa çok olumlu karşılar. Mithat Paşa’yı üst düzey memuriyetlere getirir, vezir yapar. Sonra Niş ve Tuna valisi yapar. Mithat Paşa her gittiği yerde çalışma ve başarıları ile büyük üne kavuşur. Bir süre sonra Mithat Paşa görüşmelerde bulunmak için İstanbul’ a çağrılır. Görüşmelerde danıştay fikri üzerinde durulur. Osmanlı’da olan Meclis-î Vâla’nın, Şûray-ı Devlet’e dönüştürülmesi fikri benimsenir. Fakat Padişah bu fikre sıcak bakmaz. Fakat, daha önceden Gülhane Hattı Hümayunu’nda batılılara bunun yapılacağı sözü verilmiştir. Abdülaziz ikna olur. Fakat şûraya azınlıkların da alınması fikri padişahı rahatsız eder. Buna rağmen 1868 yılında Şûray-ı Devlet kurulur. Mithat Paşa, Şûra’nın başkanlığına getirilir.

Ali Paşa ve Mithat Paşa, birlikte Padişahın yapacağı açılış konuşmasını hazırlarlar. Bu konuşmada padişah hiç istemeyerek şunları söyler:

“Eski zamanlarda düzenlenen kanunlardan yaralanmak artık mümkün değildir. Eğer o kanunlar ve nizamlar bugünün ihtiyaçlarına cevap verselerdi şimdi Avrupa’nın en uygun ve iyi yönetilen hükümetleri arasında bulunurduk.

Şimdi yeni kurduğumuz düzenle icra kuvvetini adlî, dinî ve kanunî kuvvetlerden ayırıyoruz”

Hangi mezhepten olurlarsa olsun bütün tebam, aynı vatanın evlâtlarıdır. Herkes dinî inancında serbesttir. Mezhep anlaşmazlıkları Osmanlı vatandaşlarını birbirinden ayıramaz…”

Devlet Şûrasının açılışı özellikle İstanbul’da olmak üzere bütün yurtta Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar tarafından coşku içinde kutlanılır. Beyoğlu o akşam bir bayram havası yaşar. Mithat Paşa Şûra-yı Devletin başkanı olarak çok mutludur. Bir yıllık görevi döneminde İstanbul’da Saray Mektebi’ni ve Emniyet Sandığı’nı kurar.

Ancak daha sonra Mithat Paşa, Ali Paşa ile ters düşer ve Şûra-yı Devlet başkanlığından alınır. Bağdat’a vali yapılır. Burada ikinci kez evlenir. Bağdat valiliğinde de çok başarılı olur. Bir süre sonra görevinden alınarak İstanbul’a çağrılır.

Bağdat valiliği sırasında Mithat Paşa hakkında bir çok dedikodu çıkar. Mithat Paşa padişahla görüşerek meselenin aslını arz etmek ister. Huzura kabul edilir. Mithat Paşa, Osmanlının çöküşünün durdurulması için vatandaşlar arasında hiçbir din, dil, ırk ayırımı gözetilmeksizin herkesin Osmanlı sayılması gerektiğine inanmaktadır. Tüm vatandaşların eşitliğinden yanadır. Çok uluslu bir yönetim kurulmasını savunur. Gülhane Hattı Hümayunundaki maddeler uygulanırsa Müslümanlarla gayri müslimler eşit haklara sahip olacaklar; böylece müslüman olmayan vatandaşlarında Osmanlıyı savunacaklarına inanır. Batı da uygulanan hak, adalet eşitlik ilkelerinin bizde de uygulanması gerektiğini Sultan Abdülaziz’ e arz eder. Bu görüşler Padişah’a uygun gelir. Padişah Mithat Paşa’yı Sadrazamlığa tayin eder. Mithat Paşa yaptığı incelemelerinin sonucunda Sarayın harcamalarında usulsüzlük yapıldığını fark eder. Böylece sarayla Mithat Paşa arasında ilişkiler sertleşmeye başlar, bir süre sonra da Sultan Abdülaziz tahttan indirilir. Sultan Murat tahta çıkarılır. Olaylar, Mithat Paşa’nın isteği doğrultusunda gelişir. Yeni Padişah darbecilerin her isteğine boyun eğer, devleti Mithat Paşa ve ekibi yönetir. Bu arada Sultan Abdülaziz intihar eder. Sultan Murat tahttan indirilir ve yerine Sultan Abdülhamit geçirilir. Abdülhamit’in tahta çıkması bütün yurtta büyük törenlerle kutlanır. Sultan Abdülhamit Meşrutiyet’i ilan sözü ile tahta geçmiştir, ama asıl niyeti başkadır. Giderek artan baskıcı bir yönetimle bütün ipleri eline almaya ve kendine karşı çıkan sesleri surturmada kararlıdır. Mitat Paşa ise Batı’daki aydınlanma düşüncesi, Fransız Devrimi ve Özgürlük mücadelesinden etkilenmiş bir grup aydınla birlikte, beşyüz yıllık bir İmparatorluğun yapısını değiştirmeyi ve çağdaş bir yönetim anlayışı getirmeyi amaçlamaktadır. Yeni padişah Sadrazam Rüştü Paşa ile Mithat Paşa’ yı görevlerinde tutmak zorundadır. Çünkü kendilerine minnet borcu vardır. Mithat Paşa, sultanı hiç bir zaman sevmez. Sultan ise kendisinden büyük ve devlet yönetiminde tecrübeli olan Mithat Paşa’ ya çok saygılı davranır. Zaman içinde Padişah Sultan Abdülhamit ile Mithat Paşa ters düşerler. Mithat Paşa azınlıkların kendi askeri birliklerini kurmasını ister, Padişah buna karşı çıkar. Mithat Paşa Avrupa’da öğrendiklerini uygulamak ister, bunun için koşulları zorlar. Mithat Paşa sürgün edilir, önce Girit, sonra Suriye valiliği görevlerinde bulunur. Suriye valisiyken İstanbul’ a davet edilir. Önce İzmir’e gelir. İzmir’de Saray kendisine suikast düzenletir. Mithat Paşa Fransız konsolosluğuna sığınır. Mithat Paşa, Fransa ile Osmanlı arasındaki ilişkinin gerilmesine neden olur. Tunus, Fransa ya bırakılırsa Mithat Paşa’ nın Osmanlıya iadesinin söz konusu olabileceği bildirilir. Osmanlı bu isteği kabul etmez. Yapılan pazarlıkta sonuç alamayan Fransız elçiliği de Mithat Paşanın konsolosluktan çıkarılmasını ister. Mithat Paşa teslim olur. Paşa, İstanbul’ a getirilir, yargılanır, idama mahkum olur. Ölüm cezası kaldırılarak Taif’e gönderilir. Artık cezasını burada çekecektir, fakat Taif’te birçok işkenceye maruz kalır ve bir süre sonra da sarayın görevlendirdiği kişiler tarafından boğularak öldürülür.

Siz Kimi Kandırıyorsunuz!

Çarşamba, 19 Kasım 2008

Yakın Tarihin Gayriresmi Notlarında Gerçeklerle Yüzleşmeye Hazır Mısınız?

Ülkelerin geçmişi ile bugünü arasında benzerlikler şaşırtıcıdır. 30 Mayıs 1876 askeri darbesiyle tahttan indirilen Abdülaziz’in başına gelenler ile Cumhuriyet döneminde ağır ekonomik
kararlar alan hükümetlerin başına gelenler benzerdi.

MHP’nin bugün başörtüsünden yana tavır almasında şaşırtıcı bir yan yoktu, çünkü dönemin Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nde bundan 39 yıl önce Nihal Arsız ve Alparslan Türkeş ayrılığıyla birlikte büyük bir tarihsel dönüşüm yaşanmış, oy alabilmek için İslam motifinden yararlanma kararı verilmişti.

Geçmişte tarikatlar, ülkenin sosyoekonomik ve siyasi hayatında önemli bir rol oynadı, bugün de hala tarikatları konuşuyoruz.

Dünün eli silahlı Akıncı Gençler’i bugün ne yapıyor?
AKP’lilerin eşleri neden ve nasıl örtündü?
Osmanlı istihbarat örgütünü İngilizler neden ve nasıl kurdu?
Dincilerin Mehmed Akif Ersoy’la ilgili yalanı artık son buluyor.

Doğruyu bulmak zeka ve bilgi meselesinden çok, kişilik ve ahlak sorunudur.

BİRİNCİ DOĞU HALKLARI KURULTAYI

Pazartesi, 10 Kasım 2008

(Belgeleri I)
Nurer UĞURLU başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanmıştır.

Dizgi – Yayımlayan:
Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Baskı: Çağdaş Matbaacılık ve Yayıncılık Ltd. Şti.
Ağustos 2000

BAKÛ 1920

BİRİNCİ DOĞU HALKLARI KURULTAYI
(Belgeleri I)

C

Doğu’nun Sorusu:
Türkler Milli Bir Devlet Kurmalı mı?

Prof. Dr. TARIK ZAFER TUNAYA

Boğazlar

”Şimdi Türk İhtilali Çanakkale Boğazı’nı Türk emekçi sınıflarının eline, bu yoldan, içlerinde Rusların da bulunduğu, dünya proleterlerine vermektedir. Böylece, Rus emperyalizminin yüzyıllardır çevirdiği entrikalarla başaramadığı şey, olgun bir erik gibi Rus işçi sınıfının avucuna düşüyor.”
Bu satırlar, Rus yazarı Yu. Steklov’un 1919 Nisanı sonlarında, İsvetzia gazetesinde yazdığı makaleden bir parçadır. Makale ”Turetskaya Revolyustsiya” (Türk Devrimi) başlığı taşıyordu. (1) Ve, henüz ihtilâl kargaşalıklarını durduramamış Sovyetler dünyasının, Doğu’nun temsilcisi sıfatı ile Türk kurtuluş hareketine ilgisini ve bakışını gösterir.
Müdafaai Hukuk akımı Rus devrimi birinci yılını tamamlarken başlamıştır. Sovyet hükümeti, Türk hareketine, Batı’ya nazaran, tamamıyla başka açıdan bakmıştır. Bu ilgi şekli, değişik davranışlarını da saptamıştır. (2)
Asya ve Afrika’daki ulusal kurtuluş hareketleri, İkinci Komintern (Komünist Enternasyonel) Kongresinde, Sovyet Rusya’yı bir tahkik kararına varmaya zorlamıştır. Sorun şudur: Ulusal kurtuluş hareketlerine girişmiş uluslara ve kitlelere yardım edilecektir. Fakat, bu eylemleri yöneten kuvvetler uluslara değilseler, (zamanın edebiyatı ile burjuva iseler), gene de onlara yardım edilecek mi? Edilmeli mi?
Amerikan, İtalyan komünistlerinin delegeleri soruya evet demiyorlardı. Onlara göre, komünist olmayan kuvvetler tarafından idare edilen kurtuluş hareketleri, Sovyetlerce desteklenmemeliydi.

Sovyet dış politikasının temelleri

Sovyet dış politikası, Doğu’yu büyük ve vazgeçilmez bir unsur olarak benimsemiştir. Doğu olmadan bir dünya ihtilâlini gerçekleştirmeye olanak yoktu. Doğu, bir bakıma Afrika’yı bile temsil edebiliyordu. Doğu’da milliyetçi hareketler vardı. Bunların yanı sıra sömürgeci hareketler vardı. Sovyet dış politikası bu iki ”vakıa”yı kaynaştırma yoluna gitmiştir. Her ikisi de, dünya sosyalist devriminin başlangıç safhaları sayılmıştır. Ve Sovyetler, bu bakımdan Wilson Prensiplerine de yakınlık göstermişlerdir.
1919 yılında, Alman-Osmanlı imparatorluklarının yıkılışları, Rus dış politikasına yeni bir faktör olarak girmiştir. Dünya devriminin Doğu şartlarına göre ayarlanması fikri de böylece bir temel taktik prensibi olmuştur. Lenin ve Buharin durumu değerlendiriyorlardı. Buharin’e göre kolonilerin kurtuluşu ”değirmene su getirdi.” Lenin’e göre, dünya devrimi ”emperyalizmle ezilenlerin de savaşıydı.” Çarlık rejiminin kapsadığı ülkelerde (Azerbaycan, Ermenistan gibi) komünist transferler yapılırken bir yandan da Afganistan, İran ve Türkiye ile ilişki kurulmuştur.

Lenin’in tezi

Komintern’in (Komünist Internasyonel) ikinci kongresinde, durum bir karara bağlanamamış ya da bağlanmamıştır. (3) Ama sorun basit değildi. Çeşitli delegelerin, nasyonalist kuvvetlere yardım edilmemesi önerilerine karşılık, Lenin’in ödüncü (tavizci) tezi kabul edilmiştir. Şöyle ki: Burjuva-demokrat kuvvetlerin, yönettikleri kurtuluş hareketlerine, geçici olmak kaydı ile, hâkim olmalarını kabul etmek zaruri idi. Bir kere hareket başarı kazanınca, yani istiklâl elde edilince, bu memleketlerde işçi köylü hükümetleri, Sovyetler (Şûralar) kurulacaktı. Bu da komünist partilerinin eseri olacaktı. Kurtulan memlekette, ulusal devrim sosyalist devrim haline getirilecekti. Bu yoldan da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğine katılınacaktı.
Şu halde, hareket iki aşamalı olmalıydı. Milli kurtuluş, amaç değil, araçtı. Kurtuluş hareketini başarmış olan millet, ulusal ve bağımsız bir devlet kurmamalı ve öyle kalmamalıydı. Komünist blokun bir üyesi olmalıydı. Tez, komünist delegeler ve liderler arasında hayli tartışma uyandırmıştı. Daha kesin ve Doğu milletlerini bağlayıcı sonuçlara varmak amacı ile, bir kurultay toplanması kararlaştırılmıştır.

Bakû Kongresi

Komintern ikinci kongresinin bu kararı 1-9 Eylül 1929′de toplanmış olan ”Bakû Doğu Milletleri Kurultayı”nı doğurmuştur. Kongre, dünya ihtilâline en fazla inanılan, en ütopyacı sayılacak bir dönemde toplanmıştır. Doğu milletlerinin bu çapta ilk ve son kongresi olmuştur. (4)
Kongreye 37 memleketten 1891 delege katılmıştır. Delegelerin hepsi komünist partilerin üyeleri değildi. Bu nedenle kurultay komünistler ve partisizler (komünist olmayanlar) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Resmi yayına göre Türk delegelerinin sayısı 235′dir ve hepsinin de Anadolu’dan gelmedikleri açıktır.
Türkler, üç kısımda ele alınabilir: 1- Merkezi Bakû’da bulunan Türkiye İştirâkiyun (komünist) fırkası delegeleri ki aralarında Mustafa Suphi, Süleyman Nuri, Naciye Hanım gibi isimler vardır: 2- Libya ve İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadını temsil eden Enver Paşa ve arkadaşları, 3- Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetini temsil eden Dr. İbrahim Tali (Öngören) Başkanlığı’ndaki heyet.

Komünist Partisi Merkez İcra Komitesi, kongrede önemli kişiler tarafından temsil edilmişlerdir. Zinoviev, Radek, Pavloviç ve Macar Bela Kun bu arada sayılabilir.
Bazı hatıratlarda okunduğu gibi, Dr. İbrahim Tali ve Enver Paşa kongreye kabul edilmemişlerdir (5). Gönderdikleri deklârasyonlar başka delegeler tarafından okunmuştu. Enver Paşa’nın deklârasyonu üstelik sansür edilmiştir ve savunucusu Zinoviev’i zor durumda bırakmıştır. Kongreye, Komünist Partisi mensubu Türk delegeler katılmıştır.
Türkiye’nin kuruluş ve kurtuluş sorunları, bu çok kalabalık ve gürültülü hava içinde konuşulmuş ve izlenmiştir. Resmi tutanaklardan anlaşılacağı gibi, mesele Asya ve Afrika için, ikinci Komintern kongresinde plânlanan taktik açısından ele alınmıştır. Aslında, bu Asyalıların bir nabız yoklaması olmuştur. Bakû Kongresi, Avrupa sosyalistlerini hiçbir surette tatmin etmemiştir. Tours ve Halle Sosyalist kongrelerinde şiddetle tenkit edilmiştir.

Emperyalizmin eleştirilmesi

Türk millî kurtuluş hareketinin gelişmesi, Batı’da olduğu gibi, Doğu’da da hoş karşılanmamıştır. Kongrede ilk konuşan Zinoviev, Türkiye’deki Şûra (Sovyet) kuruluşlarını ”gülünç” bulduğunu, Türkleri sabırla desteklediklerini belirtmiştir. Bolşevik lidere göre, Türkiye’de komünist gözü ile gerçek köylü ihtilâli olmamıştı. Türkiye’de uygulanan politika komünist enternasyonal politikası değildi. Fakat, mademki Türkler İngilizlerle savaşıyorlardı, Rusya İngiltere’ye karşı her savaşı desteklediğine göre, Türkiye’de şekillenen demokratik politika da desteklenecekti. Zinoviev’e göre, mesele Doğu milletleriyle Sovyet Rusya’nın kader birliğinde düğümleniyordu: Ya Rusya ölecek, ya da Doğulular esir kalacaklardı.
Kafkas devletçiklerinin delegeleri, Osmanlı emperyalizminden ve Enver Paşadan söz etmişlerdir. Efendiyef, Gayderhanof, Narbutabekof ve Korkmazofi, Enver Paşanın politik tutumuna ağır eleştiriler yöneltmişlerdir. Enver Paşanın deklarasyonu 4. toplantıda okunmuştur. Paşa bu deklarasyonda şöyle bir cümle kullanmıştır. ”Eğer, bugünkü Rusya o zaman mevcut olsaydı, biz (yani Osmanlı Devleti) yanında olurduk.”
Gerek Dr. İbrahim Tali’nin, gerek Enver Paşanın hazırlamış oldukları metinler ağır sözlerle karşılanmıştır. Her iki metinle ilgili kongre kararı üç noktaya dayandırılmıştır: 1- Emperyalizme karşı savaşanlar desteklenecektir. 2. Türk hareketi sadece yabancılara karşı idi. Başarı emekçi sınıflara bir şey kazandırmayacaktır. 3. Mustafa Kemal ve arkadaşlarına gelince, bunları dikkatle izlemek ve beklemek şarttı. Bunlar samimiyetlerini ispat etmeliydiler. Eski hatalarını silmeliydiler. Kongre, Türk köylü ve işçilerine şunu öğütlüyordu: Bağımsız organizasyonlar halinde teşkilâtlanmak ve birleşmek. Kararlar 1800 delege tarafından kabul edilmiştir.

Pavloviç, Sovyet tezine açıklık veriyordu: Milli hareketler geçiciydiler. Büyük sosyalist hareketin kesin birer merhalesi olmalıydılar. Türk halkı, sadece yabancı sermayeye değil, milli burjuvaziye karşı da ayaklanmalıydı. Böylece, Şark Sovyet Memleketleri Federasyonu, bir Karadeniz Federasyonu kurulmalıydı.
Türk delegelerinden Naciye Hanım’ın duygusal konuşmalarını Mutsuşef’in sözleri izlemiştir: İngiliz-Fransız emperyalizmine karşı savaş tamamlanınca, Mustafa Kemal hareketi bir sosyalist ihtilâle çevrilmeliydi. Macar Bela Kun’a göre, her iki ihtilâl organik bakımından birbirine bağlıydı. Onu Staçko izliyordu: Şark köylüsü için komünist bir rejim kurmaktan başka çare yoktu.
Hep aynı tema, başka başka yönlerden işlenmiştir: İstiklâl bir kurtuluş sayılamazdı.
Bolşevik liderlere göre, Türkiye komünist bir köylü hareketini oluşturmalıydı. Amaç bu olmalıydı. Yoksa millî ve bağımsız bir devletin kalkınması değil… Millî devlet olsa olsa, komünist düzene varışın bir aşaması, bir aracısı olabilirdi.
Sonuç: Doğu’da, Türklerin ulusal ve bağımsız bir devlet kurmasından yana değildi. Sovyet Rusya, Anadolu hareketine bu açıdan bakmıştır. Türkiye’ye kendi taktiğinin gereklerine dayanarak yardım etmiştir.

Madalyonun öteki yüzü

Kaldı ki, Rus taktiği birçok bakımdan Türk milli hareketini destekleyici sayılamaz. Şöyle ki:
Genel olarak, Sovyet Rusya ekonomik zorunlulukların baskısı altında komünist ve emperyalist Batı devletleriyle anlaşma yoluna gitmiştir. İngiltere ve Amerika ile yaptığı ticaret antlaşmaları 1920 sonbaharında kapitalist dünya ile uyuşmasını, karşılıklı ilişki ve konuşmalarına girişmesini sağlamıştır.
Örneğin, İngiltere ile yapılan antlaşmada karşılıklı propaganda savaşı yapılmaması öngörülüyordu. Sovyet Rusya buna zorunluydu. 1921 yılı Sovyetler’de kıtlık yılı olmuştu. Lenin’in umuduna karşın Rus iptidai maddelerine, dünya ekonomisinde pek ihtiyaç duyulmamıştı. ”Hiçbir yabancı kapitalistten teklif alınmamıştı.” Rusya’ya nefes alacak bir alan gerekti. ”Bir pencereden sonra, bir diğerini açmak” gerekti.
Lenin kadar Troçki de, kapitalist ülkelerle, ”en yakın sınırlar içinde” ilgi kurulmasını istiyordu. Lenin, ütopyacı bir dünya devrimi fikrini benimseyişte de değişiklik getirmişti, dünya sadece Bolşevik kuvvetiyle komünistleştirilemezdi.
Dünya devrimi politikasından, klâsik dış politika formülünde karar kılış, Rusya’nın ulusal kurtuluş hareketlerine, bu arada Anadolu hareketine karşı tutumunda da değişiklikler yapmıştır. Rusya, Batı ile anlaşmak istediği sürelerde, Türk hareketini ihmal yoluna gitmiştir. Ve asıl mesele, milli hareketlerin üstünde bir durum yaratma isteğinde bulunan Rusya’da, milliyet akımı oluşmuştur. Rus savaşı, milli bir niteliğe bürünmüştür. Belirttiğimiz gibi, bu iniş çıkışlar Rus-Türk politikasını hayli etkilemiştir.
Özel olarak, Sovyet-Türk ilişkilerinde, Anadolu hareketine yardımcı olmayan iki davranışı ele almak gerekir. Bunlardan birisi Enver Paşanın Sovyet taktiğinde kullanılış şeklidir. Enver Paşa, bir ”Osmanlı suçlusu” idi ama, İngilizlerin de amansız düşmanı idi. Kendisinden bu alanda yararlanılabilirdi. Fakat asıl sorun, Enver Paşanın, Mustafa Kemal Paşanın seçeneği, onun yerine geçebilecek lider kabul edilmesiydi. Mustafa Kemal Paşa, Batı ile anlaştığı takdirde Enver Paşa yerini alabilirdi. Ona karşı bir ağırlık teşkil ediyordu. Bizzat Hariciye Komiser Yardımcısı Karahan, M. Kemal -Enver Paşalar çatışmasının, Sovyet Hükümetince, Türkiye’nin bir iç sorunu sayılacağını bildirmiştir.
Bunun yanında, Sovyetler’in Anadolu hareketinin yöneticileri üzerindeki siyasal baskılarını da hatırlamak gerekir. Milli kurtuluş hareketini sosyalist ihtilale çevirmek için, daha 13 Eylül 1919′da, Sivas Kongresi sıralarında, idarecilere karşı isyan etmelerini tavsiye etmişti. ”Gerçek şuralar” kurulması için, komünist partisi kurulması için yapılan baskı bu direktifin uzantısı olmuştur.

Sonuçsuz dönüş

Ayrıca, sonuçsuz kalmış ve ”gizli tutulmuş” bir Rus girişimi de artık tarih yüzüne çıkmıştır. Bunu, bir komünist tarihçi olan Dimitri Kitsikis’ten dinleyelim. O da komünist Yunan tarihçisi Yani Kordatos’un 1958′te yayımlanmış olan ”Modern Yunanistan Tarihi” adlı eserine dayanarak olayı belgelemektedir.
Şöyle ki: Olay 1922′de Gunaris hükümetinin çekilmesinden ve yerini 12 Mayıs 1922′de Strakos hükümetine bırakmasından az önce geçmektedir. Bu sırada İşçi Sosyalist (komünist) Partisi sekreteri olan tarihçi Yani Kordatos’a bir adam gelir. Sovyet hükümeti ve Üçüncü Enternasyonal temsilcisi olduğunu, Atina’ya İsveç pasaportuyla gizli geldiğini bildirir. Zinovlev, Troçki ve Çiçerin’in imzalarını taşıyan güven mektubunu gösterir. Geliş nedenini anlatır: Sovyet hükümeti Yunanistan’a, Anadolu’nun işgalı konusunda düştüğü çıkmazdan kurtulması için yardıma hazırdır. Önce her bakımıdan Mustafa Kemal’i desteklemekten vazgeçecektir. Sonra da pek çok Hristiyanın yaşadığı Anadolu’nun sahil kısmında bir bölgenin bağımsız bırakılması için bütün nüfuzunu kullanacaktır. Burada uluslararası bir askeri kuvvet bulundurulmasını isteyecektir. Buna karşılık, Yunan hükümeti, Sovyet hükümetini fiilen de olsa tanımalıdır.
Nedendi bu dönüş?
Tarihçi bunları da anlatıyor.
Sovyet delegesi, Mustafa Kemal hareketinin 1908 modeli ikinci bir Jön Türk hareketinin devamı olarak görüyordu. Mustafa Kemal’i destekleyen generaller ve politikacılar, birkaçı müstesna, gericiydiler. Türkiye’deki burjuva sınıfı tek başına yürüyecek güçte değildi. Yapacağı reformlar yanında, Fransa ve İngiltere’den borç alacak ve bu ülkelerin etkisinde kalacaktı. Sovyet hükümeti, bu nedenle Yunanlıların ve ”Türkiye’deki azınlıkların İslâmlaşmayı önleyen ve milli kurtuluş hareketlerini besleyen kaynak olarak Anadolu’da kalmalarını istiyordu.
Yeni başbakan Stratos bu öneriyi kabul etmemiş ve delege ülkesine gönderilmiştir. Girişim sonuçsuz kalmıştır. Sovyet habercisinin Çarlık iddialarını diriltmek istemesi de, Yunan politikasının yeni koşulları içinde işe yaramamıştır. (6)
Sovyet Rusya, Türkiye’nin Batı-Doğu arasındaki tampon durumunda maksimal yarar sağlayabilmek politikasını her zaman izlemiştir.
Şark’tan uzanan el

Şu halde, Sovyetler’in meçhullere boğulan, inceleme zahmetine katlanılmayarak, efsaneleştirilen yardım politikası, her zaman M. Kemal Paşa ve ekibinin yararına olmamıştır. Yapılan yardımın da ulusal bir devletin kuruluşuna yönelik olmadığı bellidir. Bununla beraber, henüz uyanan Doğulular, ulusal kurtuluş hareketlerinin heyecanı içinde ”Şark’tan uzanan eli” bir kurtarıcı saymışlardır. Savaşlarının ilk aşamasında, ”Rus desteği” olumlu görünmüştür. Bu nedenledir ki Doğu memleketlerinde milliyetçilik poiltikası Sovyet Rusya’ya karşı bir dostluk, İngiltere’ye daha doğrusu Batı’ya karşı da bir düşmanlık ve isyan şeklini almıştır. Bugün de bu milli politika ayarlanmasının uygulanışlarına şahit oluyoruz. Fakat ilk uygulama Türk millî hareketinin eseridir.
Şimdi düşününüz, Batı’nın işgalci orduları Eskişehir dolaylarında iken Anadolu’da bir avuç devrimci, TBMM Hükümeti olarak, bu ağır Rus taktiğinin baskısına da karşı koymak görevini yüklenmiştir.
Bir an gözler, Doğu’dan bir kurtuluş ışığı doğduğuna inanarak, o yöne çevrilmiştir.
Türk Devrimi, Batı ve Doğu arasındaki ateşli vadiden geçerek yolunu çizmiştir. Kendi yolunu. Öz yolunu. Her çeşidiyle saltanatçı, komünist, sömürgeci, himayeci, ırkçı ve teokratik şekilleri ve sistemleri reddederek, yıkarak, parçalayarak çizmiştir bu yolu. Bu yol, sırf siyasal değil aynı zamanda ideolojik bir bağımsızlık yolu olmuştur. Bu yol Türk Devrimi’nin özelliklerini, Türk Devrimi de yaşattığımız ya da yaşatmaya çalıştığımız, geliştirmekle ödevli bulunduğumuz sosyal (ekonomik) ve siyasal düzenin yapısını saptamıştır.
Atatürkçülük bu oluşun felsefesidir.
TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşanın durumu isabetle gözlediğini ve Sovyet Rusya’nın Batı’yla ilişkilerinin sonuçlarını dikkatle izlediğini daima görürsünüz.
Örneğin, Polonya ile anlaşma Vrangel Ordusuna kesin darbeyi vurunca, M. Kemal Paşa durumdan şu sonucu beklemiştir: ”… Lehistan muvaffakiyatını müteakip Bolşevikler bizimle maddeten vücude getirdikleri rabıtayı takviye edeceklerdir…” (7).
Sovyet Rusya’nın Batı politikası ile ortaya çıkan iniş çıkışlar Türklerin gözünden kaçmıyordu.
Bakû Kongresi’ne gelince, Atatürk olaya doğrudan doğruya değinmiş ve Türk politikasının ana hattını çizmiştir.

Ağrı’nın Derinliği

Çarşamba, 21 Mayıs 2008

ağrının derinliği
Ece Temelkuran
EVEREST YAYINLARI

Bu kitap ne sadece Ermenilere ne de sadece Türkleredir. “Ağrı’nın Derinliği,” evsiz kalmanın, evinden uzak düşmenin acısını bilen, tahmin edebilen herkese yazılmıştır.

Aidiyetimizin bize ezberlettiklerinin ötesinde bir “biz” olabilir mi?
İçine hapsolmadığımız, dışına atılmadığımız bir “ev”, bir “biz” kurulabilir mi? (daha fazla…)

İmparatorluğun Denizi Akdeniz

Salı, 20 Mayıs 2008

imparatorluğun denizi akdeniz
Roger Crowley
A.P.R.I.L YAYINCILIK

Tarih 16. Yüzyıl…

Osmanlı İmparatorluğu’nda Yavuz Sultan Selim,

Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim. İspanya’da V. Kari ve II. Felipe… İngiltere’de VIII. Henry ve I. Elizabeth… Rusya’da Korkunç Ivan… Vatikan’da IV. ve V. Pius…

Mağrip’te Barbaros ve Oruç kardeşler, Turgut ve Uluç Ali Reisler,.. Venedik’te tüm zamanların en fırsatçı ve becerikli diplomatları.. Kıyılara korku salan azılı ve acımasız Korsanlar… Ve tüm bu güçlerin üzerinde rekabete tutuştuğu, bilinen dünyanın merkezi; Akdeniz. (daha fazla…)

Üniversiteler ve Felsefe

Cumartesi, 10 Mayıs 2008

üniversiteler ve felsefe
Arthur Schopenhauer
SAY YAYINLARI

Üniversiteyi kuran felsefe bugün üniversitenin neresinde? Bir zamanlar üniversitenin kapısından neyin içeri alınıp neyin alınmayacağına tek başına karar veren felsefe bugün içeri alınmak için kimlerin kapısında bekliyor? Kendisine zoraki tahsis edilen ve pek kimsenin itibar etmediği izbe köşede felsefe sevdalılarına felsefe adı altında ne sunuluyor? (daha fazla…)

Zağra Müftüsü’nün Hatıraları

Salı, 06 Mayıs 2008

Arkadaşlar bu özetleri kendi ellerimle yazdım.Nette hiç biryerde yok.Ablam bu kitaplardan çok çekti :D ben de siz çekmeyin diye sizlerle paylaşayım dedim.Kaynak gösterilmeden veya izinsiz başka sitelerde yayınlanması yasaktır.Emeğe Saygı…

KİTABIN ADI : Zağra Müftüsü’nün Hatıraları

Bu kitap okunmaz. Niye mi? Çünkü Türk milletinin böyle acılar çektiğini, böyle cefalar gördüğünü çocuklarımıza göstermek, bildirmek istemezler. Çünkü Bulgarlar, Ruslar, Yahudiler bundan utanç duyarlar. Tarih sahnesine bu denli kanlı geçen savaş elbette ki o uluslar için dehşet verici. Bizim Türk-Müslüman yaklaşık yarım milyon insanımızı öldürdüler. Ve bunla da kıvanç duydular. Dünya’da hiçbir millet bu kadar acı ve sefalet içinde katledilmedi. (daha fazla…)

Anahtar Kitap Özeti

Pazar, 04 Mayıs 2008

Arkadaşlar bu özetleri kendi ellerimle yazdım.Nette hiç biryerde yok.Ablam bu kitaplardan çok çekti :D ben de siz çekmeyin diye sizlerle paylaşayım dedim.Kaynak gösterilmeden veya izinsiz başka sitelerde yayınlanması yasaktır.Emeğe Saygı…

KİTABIN ADI : Anahtar
KİTABIN YAZARI: Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU

Alpaslan’ın öldüğünü duyan herkes yıkılır. Afşin Bey kendini yerden yere vururmuş. Herkes Sultan Alpaslan’ın ölümüyle Malazgirt gitti, biz bittik diyorlardı. O sırada babası ölmüş genç delikanlı Melik şah, Dandanakan Savaşı’ndan sonra, San Hoca’nın ölümüne ağlayan Alpaslan’a benziyordu. Say-tekin bey olacakları amcamız Yakutlu Bey iyi bilir dedi. Küpeli Hafız da böyle düşünüyordu. Vezir Nizamül Mülk’ün sözlerine her zaman saygı duyarlarmış. Küpeli Hafız’ın bu İranlı’ya, Selçuklu kani taşımayan, Selçuklu töresine sonradan girmiş bir yabancıya saygı göstermesi Afşin Bey’i sinir ediyordu. (daha fazla…)

Kilit Kitap Özeti

Pazar, 04 Mayıs 2008

Arkadaşlar bu özeti kendi ellerimle yazdım.Nette hiç biryerde yok.Ablam bu kitaplardan çok çekti :D ben de siz çekmeyin diye sizlerle paylaşayım dedim.Kaynak gösterilmeden veya izinsiz başka sitelerde yayınlanması yasaktır.Emeğe Saygı…

KİTABIN ADI : Kilit
KİTABIN YAZARI: Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU

Alparslan sarı hocasıyla dersteydi. Alparslan’ın at hocası Sav Tegin ona bir kilit
vermişti. Alparslan açtı uğraşamadı. Dersin bitimine yakın sav Tegin gelmişti. O uğraştı açamadı. Yağladı kilit yarı açılmışken kilidin boş olduğunu söyleyip attı. Bu kilidi karahanlı’
üzerine yaptığı akınlar sırasında almıştı. Üzerindeki haç işareti Bizans yapımı olduğunu
gösteriyordu. Sarı hoca “kilidi açmalısın ki onun kilitlendiği yere gidip yurt yapabilesin, her
şeyi denediysen bunu besmeleyle denemelisin” dedi. Besmele ile açıyorlardı ki baskın oldu. (daha fazla…)