‘kitaplar’ olarak etiketlenmiş yazılar

Psikolojik Savaş

Pazar, 10 Şubat 2008



Dr. Tahir Tamer Kumkale
PEGASUS YAYINLARI

Türkiye Psikolojik Harp Teşkilatı Kurucusunun Kaleminden
Psikolojik Savaş nedir? Küresel güçler, Devletler ve Örgütler psikolojik savaş yöntemini neden ve nasıl kullanır. Psikolojik Savaş hakkında bilmeniz gereken her şey bu kitapta
Son yıllarda en çok duyduğumuz tanımlardan birisidir “Psikolojik Savaş”. Ancak bu konuda derinlemesine ele alınmış, nasılı ve nedenleri araştırılmış bir eser bulunmuyordu. Elinizdeki bu kitap, tam zamanında bir çıkış yaparak, hem de uzmanından yazılıp kütüphanelerdeki yerini aldı. (daha fazla…)

Eski Yara

Çarşamba, 08 Ağustos 2007

Eski Yara
Hüseyin Altuntaş


Hüseyin Altuntaş
PINAR YAYINLARI

Yeşim, kendisini bu ruhaniyete yönelten iç ve dış şartları titiz bir iç gözlemle değerlendiriyor, kötülüğe bulaşarak mutlu olmaktansa, iyilikle sarmaş dolaş olup mutsuz kalmayı tercih ediyordu. Iç huzurunu mutluluktan bile daha derin bir değer olarak görüyordu. Kötü olunarak elde edilebilecek bir mutluluğu, mutsuz kalınarak da ulaşabilecek bir iç huzuruna asla tercih edemiyordu. Bütün bunlardan dolayı, mutsuzluğu pahasına da olsa, kendisine iç huzuru verecek yeni yönelimler arıyor, onları doğru saptama konusunda hiçbir şeyden kaçınmıyordu. (daha fazla…)

İkiz Gezginler’in Serüvenleri

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

İkiz Gezginler İstanbul’da
Betül Avunç


Betül Avunç
TÜRKİYE İŞ BANKASI YAYINLARI

Kanatlı koçun sırtında uçan çocuklar Çanakkale’den geçerken başlarına ne geldi?
Tanrıça Eris Olympos Dağı’ndaki düğün şöleninde neler yaptı?
Kral Midas’ın her tuttuğu neden altın oldu?
Likyalılar parayı nasıl icat etti?

İkiz Gezginler Peri ve Ege, Antik Çağ’da doğan efsanelerin izinde Batı Anadolu’yu gezerken, bu soruların yanıtlarını öğreniyor, gittikleri yerlerde ilginç öyküler keşfediyorlar. İkiz Gezginler’in renkli serüvenlerle dolu gezilerine katılmak isterseniz, onlar size rehberlik etmeye hazır; haydi düşün peşlerine!

Felaket Henry’nin Beyin Hoplatan Tatil Kitabı

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Felaket Henry’nin Beyin Hoplatan Tatil Kitabı
Francesca Simon


Francesca Simon
İLETİŞİM YAYINLARI

Felaket Henry ile
Aklınız oynasın
Zihniniz zıplasın
Beyniniz hoplasın

uçuk kaçık bulmacalar
saçma sapan kelime avları
şaşırtan bilmeceler
nefes kesen testler
tırlak şifreli mektuplar
çatlak resimli bulmacalar

Felaket Henry’nin Akıl Oynatan Tatil Kitabı

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Felaket Henry’nin Akıl Oynatan Tatil Kitabı
Francesca Simon


Francesca Simon
İLETİŞİM YAYINLARI

Felaket Henry ile
Aklınız oynasın
Zihniniz zıplasın
Beyniniz hoplasın

uçuk kaçık bulmacalar
saçma sapan kelime avları
şaşırtan bilmeceler
nefes kesen testler
tırlak şifreli mektuplar
çatlak resimli bulmacalar

Rekabetçi Satış Stratejileri

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Rekabetçi Satış Stratejileri
Oğuz C. Gel


Oğuz C. Gel
SİSTEM YAYINCILIK

Rakibin pazarlama stratejisini biliyor musunuz?
Evet. Reklamlarını, sponsorluklarını, haberlerini, röportajlarını çok iyi takip ettiriyoruz!
Rakibin ürün stratejisini biliyor musunuz?
Evet. Ürünleri en ince detayına kadar inceledik. Üstün ve zayıf yönlerini çok iyi biliyoruz!
Rakibin fiyatlandırma stratejisini biliyor musunuz?
Elbette. Verdikleri teklifleri ele geçirdik!
Peki, rakibin Satış Stratejilesi’ini biliyor musunuz?
Evet. Fiyat düşürüp satıyorlar ve biz kaçırıyoruz! (daha fazla…)

Nokta Nokta Hanımın Hayatı

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Nokta Nokta Hanımın Hayatı
Prof. Dr. Üstün Dökmen


Prof. Dr. Üstün Dökmen
GALATA YAYINLARI

Ülkemizin en önemli Kişisel Gelişim uzmanı olarak bilinen Prof. Dr. Üstün Dökmen, yayınladığı kişisel gelişim kitaplarının yanı sıra, insanlığın büyük sorunlarını hicveden oyunlarıyla da tanınıyor. Son oyunu “Nokta Nokta Hanımın Hayatı”, ülkemizde ve dünyada kadın olmanın, kadına verilen değerin ve biçilen rolün ekseninde dönen güçlü bir toplumsal komedi.

Ferda: Gelen mail’de tam olarak ne diyordu Aysun? (daha fazla…)

Ahmet Vekif Paşa’nın Moliere Çeviriler

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Ahmet Vekif Paşa’nın Moliere Çeviriler
Atila Tolun


Atila Tolun
MİTOSBOYUT YAYINLARI

Tiyatro çılgını bir Fransız oyun yazarı var 17. yüzyılda:
Kaba güldürü kıvamında, müzikli, danslı eserlerini sahnelemiş oynamış, kralın akçeli saray tiyatrosuna kadar yükselebilmiş, sahnede can vermiş derler.
Gel zaman git zaman, iki yüzyıl sonra onun on altı oyununu bir başka tiyatro tutkunu, Ahmet Vefik Paşa Türkçeye aktarmış, sahneye koymuş, oynatmış, hatta oynamıştır. Düz, benzetmeli, uyarlamalı çeviri yöntemiyle yapılan bu çeviriler, eleştiriye çokça açıktır.
Bu kitapta, Ahmet Vekif Paşa’nın çeviri gibi zor bir uğraşta yüz yüze kaldığı engeller karşısındaki tutumu, dilbilimsel bir yaklaşımla incelenip onun kıvrak zekası ve yazar duyarlılığıyla bunları nasıl aştığının örnekleri bulunmaktadır.

Büyük Lazca Sözlük

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Büyük Lazca Sözlük


Hasan Uzunhasanoğlu/ İsmail Bucaklişi/ İrfan Aleksiva
ÇİVİ YAZILARI

İçindekiler

Lazlar ve Lazca Hakkında
Sözlükle İlgili Açıklamalar
Fonemler ve Alfabe
Bazı fonemlerin Özellikleri
Lazcada Fiil İsimler
Lazcada Fiil Başları
Fiil Başları İçin Karşılaştırmalı Tablo
Kaynakça
Kısaltmalar
Lazca – Türkçe Sözlük
Türkçe – Lazca Sözlük

İz Bırakan Gazeteler ve Gazeteciler / Babıali’den Geriye Ne Kaldı?

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Tevfik Çavdar
İMGE KİTABEVİ YAYINLARI

Günümüzde, sermayenin yoğurduğu medyanın ve onun alt kesimlerinin “Babıâli matbuatı” ile en uzak bir ilgisi yoktur. Bir dönem ülke siyasetinin, düşüncesinin yoğunlaştığı Babıâli artık yoktur. Bu bir eksiklik midir? Bana göre “Evet”. Kısa süreli soluk alma olanağına rağmen, “Zincirli Hürriyet”i en küçük hücresine kadar yaşayan Babıâli’nin amatör ruhlu gazetecilerini ve onların gazetelerini arıyorum. Açık olmak gerekirse günümüz basın organlarında (daha fazla…)

David Copperfield – Charles Dickens

Cuma, 22 Haziran 2007

David Copperfield – Charles Dickens

DAVİD COPPERFİELD
David’in babası o doğmadan altı ay önce ölmüştü. Annesi yalnızdı ve tek başına eşinden kalan tek varlığı olan oğlunun doğumunu ateşler içinde ve yaşlı gözlerle bekliyordu.David doğduğunda sadece iki akrabası vardı. Annesi ve babasının teyzesi.David’in büyükteyzesi Betsey ,David’in annesi Claray’dan nefret ediyordu ve bu yüzden David’in babasının ölümünden sonra pek sık görüşmüyorlardı.Betsey teyze David’in kız olacağını düşündüğünden ona kendi adının konmasını istemişti ama bebek erkek doğunca bir kez daha hayalleri yıkılmıştı.David bakıcısı Peggoty’İ çok seviyordu.Zaten David ile de ençok o ilgileniyordu.David okumayı öğrendiğinden beri kitaplar onun en iyidostuydu.Çok meraklı olan David etrafındakileri sorularıyla boğuyordu.
Bir gün annesi David’in yanına bir adamla; Bay Murdstone ile geldi.Peggoty ve David onu hiç sevmiyorlardı.David bir gün Peggoty ile birlikte Peggoty’nin yeğeni Ham’ın yanına tatile gitti ve cok eğlendi.Bu arada Emly adında ve kendi yaşlarında küçük bir çocukla tanıştı.David Ham’ı ve Emly’i sevmişti.
Eve geldiğin David hayatının en kötü sürprizini yani hayatını cehenneme çevirecek olayı öğrendi.Clara Bay Murstone ile evlenmişti.Artık David’in evinde iki yabancı vardı Bay Murdstone ve onun kardeşi Jane.
Bir tartışma sırasında Bay Murdstone’nin elini ısıran David ceza olarak okuldan alınmış ve Salem Yurduna gönderilmeye karar verilmişti.Onun oraya şöför Barkis bırakacaktı.Barkis Peggoty ile evlenmek istiyordu ve bu isteği David aracılığıyla ona söylemişti.
David okula vardığında onu öğretmeni Bay Mell karşıladı.Müdürü Bay Creakle da kötü bir insandı ve David in sırtına “uzak durun, ısırır” yazdırdı.Bay Creakle Bay Mell sevmiyordu ve onun fakirliğini yüzüne vuruyordu.Bay Creakle Bay Mell’i bir öğrenci ile kavga ettiği için okuldan kovdu ve David’in öğretmeni Bay Sharp oldu.Bu arada David bir öğretim yılını kötü bir durumda bitirdi.Sene boyunca öğrenciler onu bir köpek gibi gördüler.Bunu sebebi ise sırtındaki yazıydı.
Tatilin ilk günü şöför Barkis David’i almaya gelmişti.Eve vardığında onu annesi karşıladı ve yeni kardeşini gördü.David onu öptüğünde ise Jane Murdstone onu azarladı ve bir daha onu öpmemesini söyledi.
En sonunda David’in iğrenç tatili bitti ve okula döndü.Okulun ikinci ayında müdür David’i yanına çağırdı ve annesinin kardeşi ile öldüğünü söyledi.Claranın ölmesiyle Peggoty işinden kovulmuş ve Barkis ile evlenmişti.David de Jane Murdsone’nin isteğiyle Quinen adında birinin yanında çalışmaya başladı.David Bay Macowber ve karısı ile birlikte kalıyordu.Onlar çok iyiydi ama çok borçları vardı ve bu yüzden Bay Macowber hapse girdi.Hapse girerkende David e büyük sorumluluklar bıraktı.
Bu yükü kaldıramayan David hayattaki tek akrabası olan büyük teyzesinin yanına kaçmaya karar verdi.Yolda bavulunu ve cuzdanını çaldırdığı için aç ve susuz yürüdü.Açlığa dayanamadığı anda ise ceketini satıp yiyecek aldı.Teyzesinin evine vardığında ise teyzesi onu tanımayıp kozmaya çalıştı ama tanıdığında ise onu eve alıp karnını doyurdu.
David’in teyzesi Bay Murdstone’u David’in yanında kalmasına ikna etti.Teyzesine aldığı kararlarda Bay Dik yardımcı oluyordu.O da iyi birisiydi.Teyzesi David’i evlat edindi ve onu öğrenimine devam etmesi için okula gönderdi.Betsey Teyze David okuldayken onunla sevdiği birisi olan Wickfield’in ilgilenmesini istiyordu.Wickfield’in Agne adında bir kızı vardı.David okula gittiğinde çok iyi bir müdür olan Bay Strong ile tanıştı.Bu arada David Wickfield’ların evinde kalıyordu. Bay Wckfield’in yanında UriahHeep adında birisi çalıyordu.
David okulu bitirdiğinde teyzesi onu bir tatile gönderdi ve orada en sevdiği arkadaşı olan Steerforth’u gördü ve buna çok sevindi.David ve Steerforth Yarmouth’a Peggoty ve Barkis in yanına gitmeye karar verdiler.Oraya gittiklarinde onları Peggoty karşıladı.Bu arada Emly güzel bir genç kız olmuştu.
Tatil bittiğinde David avukatlık eğitimi almak için Londra’ya gitti.David hergün Bay Spenlow’un bürosuna gidiyordu ve Bay Spenlow’un kızı Doradan hoşlanıyordu.
David’in evllik çağı geldiğinde Dora ile nişanlandılar ama o sırada teyzesinin iflas ettiği haberi geldi.David bunu Dara’a söyladiğinde Dora bunu önemsemedi ve evlendiler.Bay Spenlow David’in kızıyla mirası için evlendiğini düşünüyordu.Çok geçmeden Bay Spenlow bir kazada öldü.David ile Dora sık sık tartışıyorlardı ve dora çok yıpranıyordu.Bir süre sonra Dora da öldü.David bu arada çok kötü günler geçirdi.En yakın arkadaşı Steerforth fırtınaya yakalanan bir gemide öldü ve David buna çok üzüldü.David sonunda Agnes ile evlendi ve yazar oldu.Bunlar onun için gerçek mutluluktu.

Kitaptaki Kişilerin Analizi

David Copperfield:Kitabın baş kahramanı ve bütün özette ondan bahsettiğim için fazla bir şey yazmaya gerek duymuyorum ama bir kez daha özetleyecek olurasam ;David küçük yaşta kimsesiz kalmış ve teyzesinin yardımı ile hayata tutunmuştur.Mutluluğu ikin evliliğinde ve yazarlıkta bulmuştur(zaten özette yazdım her şeyi).

Claraavid’in annesi.Yaptığı en büyük hata Bay Macowber ile velenip David’in hayatını cehenneme çevirmesidir.

Betsey Teyze: David’e sahip çıkmış ve nekadar soylu olduğunu kanıtlamıştır.

Peggotyavid’in dadısı ve en iyi dostudur.Onunla bir annenin öz çocuğuyla ilgilendiği gibi ilgilenmiştir.

Bay Barkis: Fakirliğine rağmen David’e yardımcı olmuştur.

Edward Murdstone:Allah’ın belası bir pisilik!David’in hayatını cehenneme çevirmiştir.

Jane Murdstoneu da abisi gibi David’e kötü davranmış ve onu küçük görmüştür.

Emly: David’in ilk aşkı ama Ham ile birlikte iken Steerfort’a kaçması en büyük hatası ama bence aşk herşeye kadirdir.

Bay Macowber:İyi kalpli bir adam ama harcamalarını iyi yapmamış ve hapise girmiştir.

Uriah Heepuda çok kötü bir insan.Milletin paraların hortumlayıp kaçarken allah belasını vermiştir(darsı bizim hortumcuların başına).

Wickfield:Çevresindeki insanları iyi seçememiştir.Ama iyi bir insandır.

Bay Spenlowence iyi bir insan.Ne yapsın adamcağız David’in durumu ortada kızını düşündüğünden David’in mirasla ilgilendiğini söylemiştir ve sonunda haklıda çıkmıştır.

Dora:Çok güzel ve iyi bir bayan.İnsanlar ile olan ilişkilerinde maddiyata önem vermemiş.David ile evlenerek bunu kanıtlamış ama sonunda da David yüzünden ölmüş.Hatta birçok kez intiharı da denemiş.

Agnesavid den başın dan beri hoşlanmaktadır ve sonunda “ex aşkı” ile evlenmiş.

DÜNYA DESTANLARI ilayda

Pazar, 10 Haziran 2007

Eski Yunan’da, şair Homeros’un yazdığı varsayılan büyük bir destandır. Bir başka Homeros destanı olan Odeysseia ile birlikte, batı edebiyatının en eski örneği ve tüm zamanların en güzel şiirlerinden sayılır.
Hem İlyada hem de Oysseisa, Truva Savaşı ve bu savaşta yer alan insanlarla ilgili söylenceleri dile getiren, koşukla yazılmış destanlardır. Tarihçiler Yunanistan’tandaki Akhalar ile Batı Anadolu’da yaşamış olan Truvalılar arasındaki bu savaşın yaklaşık İ.Ö. 1199’da geçtiği görüşündedir. Akhalar’ın Truva’yı kuşatmalarının ise10 yıl sürdüğü sanılmaktadır. Bu konuda o kadar çok öykü ve söylence vardır ki, hangisinin gerçek hangisinin uydurma olduğunu bilme olanağı yoktur. (daha fazla…)

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU

Pazar, 10 Haziran 2007

ÖZET:::

YAZAR, UZUN YILLARDAN BERİ BACAĞINDAN BİR SORUN YAŞAMAKTADIR. BU PROBLEM, YAZARIN DOKTORLARIN DEDİKLERİNİ UYGULAMAMASINDAN DOLAYI GÜN GEÇTİKÇE KENDİNİ HİSSETTİRMEYE BAŞLAMIŞTIR. FAKAT YAZAR, BU OLAYLARI ANNESİNE AKTARMAMAMAK İÇİN ÇEŞİTLİ BAHANELER ÜRETİR VE ANNESİNİ ÜZMEK İSTEMEZ. YAZARIN AKRABALARINDAN OLAN BİR PAŞA VARDIR. BAZI ZAMANLAR PAŞAYA GİDERKEN ROMANLAR ALIR VE BU ROMANLARI GECE YATARKEN PAŞAYA OKUR. BU OLAY PAŞANIN ÇOK HOŞUNA GİTMEKTEDİR. YAZAR PAŞANIN EVİNE GİDER. ORADA BİR KAÇ GÜN KALIRKEN PAŞANIN KIZI NÜZHET İLE ARALARINDA SICAK BİR İLİŞKİ BAŞLAR. FAKAT BU İLİŞKİ BÜYÜDÜKÇE, YAZARIN İÇİNDE NÜZHET SEVGİSİ FAZLALAŞTIKÇA NÜZHET İLE DAHA FAZLA BERABER OLMAYA ÇALIŞIR. FAKAT YAZARIN KARŞISINDA BİR ENGEL VARDIR Kİ ODA PAŞANIN KARISININ NÜZHETİ BİR DOKTORLA EVLENDİRMEK İSTEMESİDİR. (daha fazla…)

DİL DEVRİMİNİN GERÇEKLEŞTİRİLMESİ

Pazar, 10 Haziran 2007

Dil devriminin Atatürk’ün görüşündeki yerini tespit edebilmek için, kendisinin bu konudaki düşüncelerini ele alacağız. Diyor ki:
“…Millet dil, kültür ve ülke ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir toplumdur.”
Atatürk, dil bağını, ulus olabilmenin ilk şartları arasında görmüştür. Gerçekten de bu devrim, ulusal bir kültürün yaratılabilmesi için ulusal bir dilin yeniden canlandırılması amacına yöneliktir.
Çünkü, ulusal birliğin ilk unsuru kültür birliğidir. Halkla aydını birbirine yaklaştıran en etkili araç hiç kuşkusuz, her iki zümrenin kolaylıkla anlaşabilecekleri sade bir dildir. Atatürk 1932 yılında:
“Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, ilgili olmasını isteriz” (Söylev ve Demeçler, C. I, 5. 311)
demiş ve bu amaçla da 1932 yılında “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti”ni kurmuştur. Bu cemiyet aynı yıl içinde “Türk Dil Kurumu” ismiyle çalışmalarını Atatürk’ün yakın gözetimi altında sürdürmüştür).

Dil Kurumu, 1937 yılına kadar çok verimli bir çalışma göstermiş ve bilimsel terimlerin önemli kısmı özleştirme ve arındırma sonucu olarak temiz bir Türkçe’ye dönüştürülmüştür. Ancak, Atatürk’ün ölümünden sonra, Dil Kurumunun aynı doğrultuda çalıştığını kanıtlayacak tutamaklardan oldukça yoksun kalındığını söylemek, insafsızlık olmayacaktır. (daha fazla…)

5″HECECİLER”

Cumartesi, 09 Haziran 2007

“HECECİLER” adıyla anılan, Hecenin Beş Şairi [Orhan Seyfi (Orhon) 1890-1972; Halit Fahri (Ozansoy) 1891-1971; Enis Behiç (Koryürek) 1891-1949; Yusuf Ziya (Ortaç) 1895-1967; Faruk Nafiz (Çamlıbel)1898-1973] İkinci meşrutiyet dönemindeki Milliyetçilik ve Türk halkını bir araya toplama sürecinde ortaya çıkmış; yurt sevgisini dile getiren hece ölçüsüylüe şiirler yazarmışlardır. “Konuşulan güzel Türkçeyi yazı diline geçirerek yeni ve büyük davayı kazanan ve kazandıranlar” olarak nitelendirilen Hececiler; Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’lerin başlattıkları “Yeni Lisan” anlayışının etkisiyle, Osmanlıcadan arınan bir dille şiir yazamaya yöneldiler. Ulus/ulusçuluk bilincini sürekli ön planda tutmuşlardır.

Beş Hececiler Hareketi, aruzla yazanlara bir tepkiydi, biçimde ve içerikte sadeliği getirdi. Bu işlevlerinden öte, bir rejimin sorunlarını da tartışmaya yönelmişlerdir.

HALİT FAHRİ OZANSOY

20.yy şair ve yazarlarından Halit Fahri Ozansoy, 12 Temmuz 1891 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi)’yi bitirerek, 1916 yılında sınavla Muğla Lisesi’ne edebiyat öğretmeni oldu. İki yıl kadar Muğla ve Konya’da çalıştıktan sonra 1956 yılında emekli oluncaya kadar kırk yıl süreyle İstanbul’da pek çok okulda edebiyat öğret-menliği yaptı.
İlk şiirleri lisede öğrenciyken Rübap (1912) ve Şebal (1912-1913) dergilerinde çıkan Halit Fahri, 1914-1918 yılları arasında adını aruz şiirleriyle duyurmuş, sonra Yeni Mecmua’da ard
arda hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerini yayımlayarak Hecenin Beş Şairi’nden biri olmuştur.
Nedim adında 18 sayı süren haftalık bir dergi çıkarmış; kendisinin, Reşat Nuri, Faruk Nafiz, Selahattin Enis gibi şair ve yazarların ilk yazıları bu dergide yayımlanmıştı.
Sonraki şiirleri en çok Hayat, Ayda Bir, Serveti Fünun-Uyanış (derginin yazı işleri müdürlüğünü de yapmıştır.), Çınaraltı, Varlık, Hisar dergilerinde basılmıştır.
Eserlerinde objektif tasvirlerle sübjektif sıfatlar arasında bir denge vardır.
Şiirlerinde çoğunlukla egzotik sahnelere, masal alemlerine, hüzün ve melankoli gibi bireysel duygulara, aşk ve ölüm temalarına rastlanan Halit Fahri, 23 Şubat 1971 yılında seksen yaşında da vefat etmiştir.
11 şiir kitabı, sonuncusu düz yazı 8 oyunu, 2 romanı, 3 anı kitabı olan şairin,; çeviri ve roman oyunlarının; batı edebiyatı üzerinde inceleme sayısı 50’ye yakındır.

ESERLERİ

Şiir Kitapları
Rüya (1912)
Cenk Duyguları(1917)
Efsaneler(1919)
Zakkum (1920)
Bulutlara Yakın (1920)
Gülistanlar Harabeler (1922)
Paravan (1929)
Balkonda Saatler(1931)
Sulara Dalan Gözler (1936)
Hep Onun İçin (1962)
Sonsuz Gecelerin Ötesinde (1964)
Romanları
Sulara Giden Köprü (1939)
Aşıklar yolunun Yolcuları (1939)
Oyunları
Baykuş (1916)
İlk şair (1923)
Sönen kandiller (1926)
Nedim (1932)
On yılın Destanı (1933)
Hayalet (1936)
Bir dolaptır dönüyor (1958)
İki Yanda (1970)

VATAN DESTANI

O kadar dolu ki toprağın şanla,
Bir değil, sanki bin vatan gibisin,
Yüce dağlarına çöken dumanla,
Göklerde yazılı destan gibisin

Hep böyle bulutlar, içinde başın,
Hilali kucaklar her vatandaşın
Geçse de asırlar, tazedir yaşın.
O kadar leventsin fidan gibisin.

Çiçeksin bayılır kuşlar kokundan,
Her dalın bir yay, ki zümrüt okundan.
Müjdeler fısıldar Ergenekon’dan
Bu sese gönülden hayran gibisin

Ey bütün cihana bedel Türk eli,
Açtır cenklerin yoktur evveli,
Tarih bir nehir ki çoşkundur seli,
Sen ona nisbetle umman gibisin

Bir yandan hep böyle taştın köpürdün,
Bir yandan cefall bir ömür sürdün,
Fakat ne derece ezildinse dün,
Şimdi yine tunçtan kalkan gibisin.

Yeni bir ay ördün al bayrağına,
Girdin en sonunda irfan bağına;
Medeni hayatın nur ırmağına,
Ezelden susamış cihan gibisin.

ŞADIRVANLAR

1
Musluklarında ince bir aheng-i şir’-i şuh
Mermer sütunlarında güvercinler ağlaşır,
Baygın cıvıldaşır,
Munis şırıltılarla akar musiki-i ruh

2
Ra’şan ezanların uzanır aks-i nalişi,
Sessiz, boş avlularda küçük kumrular gezer
Durgun minareler
Dinler şırıltılardaki eş’ar-ı cuşişi.

4
Hulyalı servilerden uçar hasta bir reca,
Yorgun pırıldaşır, der-i mescidde hep sarı
Kandil ziyaları,
Abdest alır şadırvanların altında bir hoca…

5
musluklarında ince bir aheng-i şi’r-i şuh
mermer sutunlarında güvercinler ağlaşır,
baygın cıvıldaşır,
munis şırıltılarla akar musik-i ruh….

YUSUF ZİYA ORTAÇ

20 yy şair ve yazarlarından Yusuf Ziya, 23 Nisan 1895 tarihinde İstanbul’da doğdu.
Vefa İdadisi’ni bitirdikten sonra sınavla kazandığı İzmit Sultanisi’nde başladığı edebiyat öğretmenliğine sonradan istambul’da yabancı okullarda devam etti.
1946-1950 yılları arasındaki Ordu Milletvekilliği görevinden sonra Orhan Seyfi Orhon’la birlikte yayımladıkları Akbaba adlı gülmece dergisine geri döndü.
Bir yarışmada birincilik kazanan ilk şiiri Kehkeşan dergisinde çıkmıştır; ardından Büyük Mecmua, İnci, Serveti Fünun, Şair, Türk Yurdu gibi dergilerde yazmıştır.
Mizah, şiir ve yazılarına Diken dergisinin ilk sayılarında başladı. Diken dergisinin her sayı-
sında (1918-1920) Çimdik imzasıyla çoğu kez ikişer manzumesi yer almış; bu türdeki çalışmalarına ölümüne kadar Akbaba Dergisi’nde devam eden Yusuf Ziya edebiyat tarihimize Hecenin Beş Şairi’nden biri olarak geçmiştir.
Binnaz (1919) oyunu, tiyatro tarihimizde heceyle yazılmış sanat değeri üstün, başarılı ilk manzum piyes kabul edilir.
Düz yazılarında da Türkçesi’nin sağlamlığı ve kıvraklığıyla bir üslup ustası olan Ortaç, 11 Mart 1967 tarihinde İstanbul’da kalp krizi sonucu vefat etmiştir.

30’u aşkın eseri bulunmaktadır.
Şiir Kitapları
Akından Akına (1916)
Cenk Ufukları (1917)
Âşıklar Yolu (1919)
Yanardağ (1928)
Bir Selvi Gölgesi (1938)
Kuş Cıvıltıları (1938, çocuk şiirleri)
Bir Rüzgâr Esti (1962)
Oyunlar
Binnaz(1919)
Name (1919)
Nikahta Keramet (1923)
Romanları
Göç (1943)
Üç Katlı Ev (1953)
Gezi Yazıları : Göz Ucuyla Avrupa (1958)
Edebiyat-basın anıları : Portreler (1960), Bizim yokuş (1966)
Biyografi-roman : İsmet İnönü (1946)
Fıkraları :
Beşik (1943)
Ocak (1943)
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa (1956)
Gün Doğmadan (1960)

ANAHTAR

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,
Açsam göğün mavi kapılarını.
Bir samanyolundan geçip dolaşsam
Yıldızların altın yapılarını!
….

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,
Toprak kilidini açsam dünyanın,
Çözsem düğüm düğüm muammasını
Ölüm denen sonsuz, büyük rüyanın!

Gelse bahçe bahçe mevsimler dile,
Ağaçlar, çiçekler konuşsa biraz:
Kimdir şu dallarda kızıl gülleri
Böyle alev alev yakan sihirbaz!

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,
Ne yıldızlar için, ne güller için!
Alnı eşiğinde bekleyenlere
Açılmak bilmeyen gönüller için!

KOŞMA

Bir daha o fırsat geçer mi ele?
Dün gördüm, bugün de göresim geldi!
Gülüşü o kadar hoştu ki hele,
Lebinden koncalar düresim geldi!

Hem küçük, hem güzel, hem de utangaçtı,
Gözleri gözümden daima kaçtı,
Saçları ne güzel, ne ipek saçtı,
Öpüp okşayarak öresim geldi!

Yüzü benziyordu bahar ayına,
Kaşları can yakan aşkın yayına,
Hasretle kapanıp hâk-i pâyına,
Yüzümü, gözümü süresim geldi!

BİR GÜN

Kavuşmak bir gün toprağa,
Bir bahar cümbüşü olmak,
Dört mevsimde ayrı ayrı
Tabiatın düşü olmak…

Bir buluttan düşen yağmur,
Bir yıldızdan damlayan nur,
Bir yeşil yaprakta huzur,
Bir gonca gülüşü olmak…

Yazın savrulmak harmanda,
Kışın şahlanmak ummanda,
Fecre karşı bir ormanda,
Bir kuşun ötüşü olmak…

ORHAN SEYFİ ORHON
23 Kasım 1890 doğumlu olan Orhan Seyfi Orhon Beş Hececi Şairler’in yaşça en büyüğüdür. Önce Mercan İdadisi’ ni (1909), ardından Hukuk Fakultesi’ni bitirmiş; kısa bir memurluk hayatından sonra gazetecilik ve öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Zonguldak 81946-1950) ve İstanbul (1965-1969) milletvekilliği görevlerinde bulunmuştur.
Milliyet, Tasvir-i efkar, Cumhuriyet, Ulus, Zafer, Havadis ve Son Havadis gazatelerinde fıkra yazarlığı başta olmak üzere, çeşitli sahalarda kalem oynatan sanatçı, edebiyatımızdaki asıl ününü ve kalıcılığını şiirleriyle yakalamıştır. İlk şiirlerini aruz ölçüsüyle yazan şair, bu şiirleri “Fırtına ve Kar” adlı kitabında bir araya getirerek yayınlamıştır. Daha sonra devrin şiir anlayışı gereği, hece ölçüsüyle şiir yazmaya başlayan sanatçı, bu sahada oldukça önemli bir başarı sağlamış ve bu şiirlerini “Gönülden Sesler” ismiyle yayınlamıştır. “Gönülden Sesler” aynı zamanda, Orhan Seyfi’nin edebiyat ve sanat dünyasındaki ününü de duyuran kitaptır. Şairin edebiyat dünyasındaki kalıcılığını, hattâ yok olmamasını ve unutulmamasını sağlayan şiirler, “Gönülden Sesler”deki bu, hece ölçüsüyle yazılmış sevgi ve aşk şiirleridir.
Sanatçı bu başarılı çıkışından sonra çeşitli nedenlerle şiirden uzaklaştır. Tekrar dönmek istediğindeyse zaman ise, artık her şey için çok geçtir. Aruz ölçüsüyle yazdığı “Kervan”daki Şiirler de, yine aruz ölçüsüyle yazdığı en son şiirleri olan “İşte Sevdiğim Dünya”daki şiirler de, gereken ilgiyi görmez. Şâir bu son denemelerinden sonra, şiiri bırakır. Hayatına çeşitli gazetelerde köşe yazarı olarak devam eder. 22 Ağustos 1972′de “Son Havadis”te köşe yazarı iken bir kalp krizi sonucu vefat eder.
Orhan Seyfi, edebiyatımızda “Hecenin Beş Şairi”nden biri olarak, başarıyla kaleme aldığı sevgi ve aşk şiirleriyle tanınmış ve kalıcı olmuştur. Onun şiirlerinde kadın, belki de en vazgeçilmez ilham kaynağı ve hareket noktasıdır.
Şairin şür sahasındaki bir başka başarılı cephesi de Fiske takma adıyla yazdığı mizah ve hiciv şiirleridir. Sanatçı, bu şiirlerinde çok etkili esprili bir dil kullanmış, sahasında gerçekten başarılı ürünler vermiştir.
Şairin dili kullanmada çok hassas ve mükemmeliyetçi olduğu söylenemez. Eselerinde bireysel duyguları işlemiş, ahenkli ve zarif şiirinde sade, akıcı ve temiz bir Türkçe kullanmaya gayret etmiştir. Özellikle “Gönülden Sesler”deki şiirlerinde başarılı ve kendine has, özgün bir üslûp yakalayabilmiştir.

ESERLERİ

Şiir Kitapları
Fırtına Ve Kar (1919)
Peri Kızı İle Çoban Hikayesi (1919)
Gönülden Sesler (1922)
O Beyaz Bir Kuştu (1941)
Kervan (1964)
Roman
Çocuk Adam (1941)
Mizah-Hiciv Hikayeleri
Asri Kerem (Destan,1942)
Makaleleri
Dün Bugün Yarın (1943)
Fıkraları
Kulaktan Kulağa (1943)

ANADOLU TOPRAĞI

Senelerce sana hasret taşıyan
Bir gönülle kollarına atılsam
Ben de bir gün kucağında yaşayan
Bahtiyarlar arasına katılsam.

En bakımsız en kuytu bucağın
Bence ‘İrembağı’ kadar güzeldir.
Bir yıkılmış evin, harap ocağın
Şu heybetli saraylara bedeldir.

Kadir mevlam eğer senden uzakta
Bana takdir eylemişse ölümü,
Rahmet etmem bu yabancı toprakta
Cennette de avutamam gönlümü

Anladım ki: sende gençlik, şeref, şan.
Asıl şeymiş şu yalancı dünyada,
Hasretinle yadellerde dolaşan,
Hızır bulsa, yine ermez murada.

Yalnız senin tatlı esen havanda
Kendi milli gururumu sezerim.
Yalnız senin dağında, ya ovanda
Başım gökte, alnım açık gezerim.

“Hürüm” derim, eskisinden daha hür
Zincirle bağlansa da ayağım;
Şimdikinden daha ferah görünür
Zindanında olsa bile durağım.

Bir gün olup kucağına ulaşsam
Gözlerimden döksem sevinç yaşını.
Bayrağımın gölgesinde dolaşsam
Öpsem, öpsem toprağını, taşını…

GELDİĞİN GÜNÜN HATIRASI

Sana nasıl anlatılır
Sensiz hayatın boşluğu,
Bir zindanın ağır ağır
Çöker üzerime loşluğu.
Dünya her mihnete bedel
Sen olduğun için güzel
Hayat, hayal, ümit, emel
Senden alıyor hoşluğu.
Arıyorum seni uzak
Bir şehirde sallanarak
Hala geldiğin günün bak
Üzerimde sarhoşluğu.

TEREDDÜT

Sarahaten, acaba, söylesem darılmaz mı?
Darılmak adeti, bilmem ki çapkının naz mı?
Desem ki: ‘Ben, seni…’ ,yok, dinlemez ki, hiddet eder!
Niçin? Bu sözde ne var? Sanki hiddet etse ne der?
Desem ki: ‘Ben, seni pek…’ Ya kızar, konuşmazsa?
Derim: ‘Bu çektiğim insaf edin, eğer azsa…’
Desem ki: ‘Ben, seni pek çok…’ hayır, kızar bilirim,
Tereddütüm acaba hiddetinden az mı elim?
Desem ki: ‘Ben, seni pek çok…’ Sakın gücenme emi,
Sakın gücenme, eğer anladınsa sevdiğimi…

DİKKAT: BU SAYFADAKİ ŞİİRLER FAZLADAN İSTERSEN ÇIKAR İSTEMEZSEN ÇIKARMA!!!!

Düşünce

Yıllar var ben onu hiç unutmadım
O beni sorar mı hatırlar mı ki?
Büsbütün silinip gitti mi adım?
Gönlünün vefası bu kadar mı ki?

Döktüğü yaşları unutmuş mudur?
Kendini aldatıp avutmuş mudur?
Vaadini tutmuş mu unutmuş mudur?
Şimdi başkasına meyli var mı ki?

Bilsem uzaklarda kimler ağlıyor
Kimlerin kalbini aşkı dağlıyor?
Acep kederli mi yas mı bağlıyor?
Yoksa eskisinden bahtiyar mı ki?

Veda
Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?

Hani ey gözlerim bu son vedada,
Yolunu kaybeden yolcunun dağda
Birini çağırmak için imdada
Yaktığı ateşi yakmayacaktın?

Gelse de en acı sözler dilime
Uçacak sanırdım birkaç kelime…
Bir alev halinde düştün elime
Hani ey gözyaşım akmayacaktın?

Vasiyet

Doslarım, toplanın öldüğüm zaman;
Riyayı, o günluk bir yana atın!
Tutunuz tabutumun bir kenarından;
Bir derin çukura beni fırlatın!
Kalınca büsbütün sizden uzakta,
Vücudum çürürken kara toprakta,
Uzanın rahatça sıcak yatakta
Yaşamak gururu içinde yatın!

Yüzyüze getirmez bizi asırlar,
Meydana vurulsun saklanan sırlar
Sayılsın şahsıma ait kusurlar.
Korkmayın içine yalan da katın!

Anlayım: Kimlermiş dost sandıklarım;
Muhabbetlerini kıskandıklarım?
Anlayım: Ne boşmuş inadıklarım;
Şu yalan hayatı bana anlatın!

Dostlarım, anmayın artık adımı!
Siliniz gönülden eski yadımı!
Kırınız, sonuncu itimadımı:
Ölünce bir daha aldatın beni!
Ölünce bir daha aldatın beni!

ENİS BEHİÇ KORYÜREK

11 Mart 1891, İstanbul doğumlu olan şair yüksek öğrenemini Mülkiye’de (1910-1913) yaptıktan sonra, hariciyeci olmuştur. Bükreş’te (1985), Budapeşte’de (1916-1922) konsolos katipliği ve konsolusluk yapmış, Türkiye’ye döndükten sonra adalet, iktisat ve çalışma bakanlıklarına bağlı çeşitli görevlerde çalışmıştır.
Şiirleriyle Balkan Savaşı dönemlerinde tanınmaya başlanmıştır. Servet-i Fünun’cuların etkisiyle ilk şiirleri Şehbal (1912-1914) dergisinde yayımlanmıştır. Daha sonra hece ölçüsünü, sade dili benimseyerek, Ziya Gökalp’in önderliğini yaptığı Milli Edebiyat saflarına geçmiştir. Böylece kısa zamanda aruz ölçüsünden heceye ölçüsüne dönen, Enis Behiç’in en ünlü şiirleri, milli heyecanlarla yüklü epik şiirleridir. Hamasî ve lirik şiirler yazmıştır. 1946’dan sonra ise, ikinci kitabında toplanan tasavvuf şiirlerini yazmıştır.
Ruh çağırma gibi mistik sapmalara da yönelen Enis Behiç, 1949 yılında Ankara’da vefat etmiştir.

ESERLERİ
Miras(1927)
Varidat-ı Sülamaniye (1949)
Enis Behiç Koryürek’ten Miras ve Güneş’in Ölümü (iki baskısı yapılmıştır 1952,1971)

HATIRA

Geçsin günler, haftalar,
Aylar, mevsimler, yıllar…
Zaman, sanki bir rüzgar
Ve bir su gibi aksın…
Sen gözlerimde bir renk,
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın…

NEYİZ

Tarife kalkma bizi;
Ne şuyuz, ne de buyuz
Adem denen denizi
Arayan birer suyuz
Döner, kıvrılır fakat
Daire olmaz bu hat
Ne kadar sürse hayat,
O yolun yolcusuyuz.

TUNA KIYISINDA

Evimden uzakta, annemden uzak;
Kimsesiz kalmışım yad ellerinde.
Bir vefa ararım kalbe dolacak
Gurbetin yabancı güzellerinde.

Tuna’nın üstünde güneş batarken
Sevgili yurdumu andırır bana.
Bir hayal isterim Boğaziçi’nden
Bakarım “İstanbul!” diye her yana.

İstanbul! Ey sedef mehtaplarından
Hülya gözlerime ilk ışık veren!
Buranın ufkunda yanıp tozlanan
En munis renge de biganeyim ben.

Ah, orda renklerin -şark güneşile
Naz eden- sihirbaz ahengi vardır.
Bu akşam yurdumu andırsa bile
Ah, orda akşamın bin rengi vardır.

FARUK NAFIZ ÇAMLIBEL

18 Mayls 1898, İstanbul doğumlu olan yazar, Tıp Fakültesi’ndeki yüksekögretimini yarıda bırakarak önce yazar sonra ögretmen oldu. Kayseri (1922), Ankara (1924-1932) ve İstanbul’da (1932-1946) edebiyat ögretmenliği, İstanbul millevekilligi (1946 – 27 Mayıs 1960) yaptı.
Şiire Birinci Dünya Savaşı yıllarında aruzla basladı. Duygu ve düşünceyle bir arada yürüten, romantik ve realist konu ve hayatları işleyen şiirleriyle kendisine yaygın bir ün sagladı.
Heceyle ilk şiirleri de gene 1918-1921 yılları dergilerinde çıktı. Hecenin Beş Şair’ inden biri olarak bilindikten sonra da zaman zaman aruzla yazdı. Özellikle son şiirleri hep aruzladır.
Şair her iki vezni de ustalıkla kullanmıştır.
Savaş yıllarından sonraki şiirleri Güneş (1927), Hayat (1926-1929) ve daha yeni dergilerde çıktı; Akbaba dergisinde Çamderviren ve Deliozan adlarıyla mizah şiirleri de yazdı.
1933 yılında Anayurt adında haftalık bir sanat dergisi de çıkarmıştır.
20 yüzyılın en usta şairlerinde Faruk Nafız Çamlıbel 8 Kasim 1973 ‘te Akdeniz’de bir gezideyken gemidekalp yetmezliğinden vefat etmiştir.

“Faruk Nafız şiirini 1925-1935 yıllarında geniş kalabalığa götüren, bir bakışta anlaşılabilir olması, ilk okunuşta okurun dünyasıyla ilinti kurabilecek dış öğelerden yararlanmasıdır… Buna karşın, Yenilik Edebiyatımızın geçiş döneminde dili, tekniği ve romantik İstanbul’lu kişiliğiyle de olsa, Anadolu gerçegine açılması özellikleriyle dilimizin gelişme aşamasında yeri yadsınamaz.”
(Şükran Kurdakul, 1989)

ŞİİR KİTAPLARI

Şarkın Sultanları (1918)
Gönülden Gönüle (1919)
Dinle Neyden (1919)
Çoban Çeşmesi (1926)
Suda Halkalar (1928)
Bir Ömür Böyle Geçti (1933)
Elimle Seçtiklerim (1934)
Akarsu (1937)
Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938)
Akıncı Türküleri (1938)
Zindan Duvarları (1962)
Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969)

OYUNLARI
Canavar (1925)
Akın (1932)
Özyurt(1932)
Kahraman (1933)

ROMAN:
Yıldız Yağmuru (1936)

HAN DUVARLARI

-Osmanzäde Hamdi Bey’e-
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…
Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…

Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben”

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu…
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!”
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

“Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben”

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

“Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı’mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:
“Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
“Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…
Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

ZAFER TÜRKÜSÜ

Yaşamaz ölümü göze almayan
Zafer, göz yummadan koşar da gider.
Bayrağa kanının alı çalmayan
Gözyaşı boşana boşana gider!
Kazanmak istersen sen de zaferi
Gürleyen sesinle doldur gökleri
Zafer dedikleri kahraman peri
Susandan kaçar da coşana gider.
Bu yolda herkes bir ey delikanlı
Diriler şerefli ölüler şanlı
Yurt için döğüşen başı dumanlı
Her zaman bu şandan, o şana gider.

KISKANÇ

Sakın bir söz söyleme… Yüzüme bakma sakın!
Sesini duyan olur, sana göz koyan olur.
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın,
Annen bile okşasa benim bağrım kan olur…
Dilerim tanrıdan ki, sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun;
Kan tükürsün adını candan anan dudaklar,
Sana benim gözümle bakan gözler körolsun!
“bir ömür böyle geçti”

SON AŞIK

Hasretinle geçiyorken bu gençlik çağım,
Ey sevdiğim, ben ümitsiz değilim gene
Ak düşünce saçların kumral rengine
Kollarında son aşıkın ben olacağım.
Ey başında şimdi sevda rüzgarları esen,
Böyle her gün yollarımdan geçsen de süzgün
Sen benimsin büsbütün terk olunduğun gün …
O mukadder günü, bilmem, düşündün mü sen?

Ben bir beyaz saçlı aşık, sen bir ihtiyar …
O gün bana yalaşırken ey ilahi yar,
Esirgeme gözlerimden bir son buseni,

Kirpiğinden yavaş yavaş bir damla aksın,
Çünkü, ruhum, sen de o gün anlayacaksın
Ki hiç kimse benim kadar sevmemiş seni!

KAYNAK:
Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, İstanbul 1995
Ahmet Necdet, Modern Türk Şiiri Yönelimler, Tanıklıklar, Ekim 1993
Mehmet Kaplan, Tanzimattan Cumhuriyet’e Şiir Tahlilleri 1, İstanbul 1995
Osman Atilla, Memleket Şiirleri, Ankara 1950
Ümit Yaşar Oğuzcan, Şairlerden Seçmeler, İstanbul 1985 (daha fazla…)