‘roman’ olarak etiketlenmiş yazılar

1. Tanzimat Devri Türk Edebiyatı

Perşembe, 01 Kasım 2007

Tanzimat Fermanı ile beraber edebiyatta da batıya yönelme başlar. Tanzimat dönemi edebiyatının kesin olmamakla birlikte başlangıç tarihi olarak 1860 gösterilebilir. Bu tarih, Tercüman-ı Ahval’in yayımlanmaya başlayış tarihidir.

Bu dönemde batı edebiyatlarından birçok yeni tür ve şekiller alınmış; önceleri çevirme, sonraları taklit ve telif etmek suretinde bu türlerde eserler verilmiştir.

Tanzimat Edebiyatının temsilcilerinin amacı batı örneğine göre bir edebiyat yaratmak ve batı hayatını tanıtmak olduğu için, sanatçıların hepsi edebiyat türlerinin romandan şiire kadar en az bir kaçı ile örnekler yazmışlardır. Bu dönemde telif eserler yanında çok sayıda tercüme ve adapte eser de Türk Edebiyatına dahil edilmiştir. (daha fazla…)

Esmeralda

Cuma, 22 Haziran 2007

Esmeralda – Victor Hugo

Olay Ocak 1482’de Paris’te geçmektedir. Şehir heyecan içindedir. Kralın oğlu ile Flandralı Margaret’ın düğün töreninde bulunmak üzere Flaman vatandaşlarını temsil eden bir grup Parise’e gelmiştir. Her çeşit hareket, eğlence ve kargaşaya izin verilen yıllık Çılgınlar Bayramı kutlamaları devam etmekteydi. Yazdığı oyun seyirci bulamayınca büyük hayal kırıklığına uğrayan Gringore cebinde beş kuruşu kalmadığı için gezinmekteydi. Büyük bir topluluğun bir halka oluşturmuş şekilde durduğunu görür. Kalabalığın arasında hayatını şarkı söylemekle, dans etmekle ve eğitilmiş küçük keçisi ile bazı oyunlar yaparak kazanan Esmeralda adında bir çingene kızı da vardır. Esmeralda dünyaya bir çingene kızı olarak gelmemiştir. Doğumunun üzerinden çok fazla süre geçmeden çingeneler onu kaçırmış ve yerine çirkin ve sakat bir çocuğu bırakmışlardır. Annesi, bu olaydan sonra yalnız başına yaşamaya başlamış ve çingenelere düşman bir tavır takınmıştır. Esmeralda’nınsa bu konu hakkında her hangi bir bilgisi bulunmamaktadır. Geçmişini bulmasını sağlayabilecek tek şey kendi patiğidir.

Esmeralda genç ve güzel bir kızdır. Notre Dame Katedrali papazlarından Claude Frollo şehvet dolu bakışlarını kızdan ayırmaz. Frollo o zamana kadar tam bir din adamı hayatı yaşamış, kendini bilgiye vermiş ve dünyanın arzularından uzak kalmayı başarmıştır. Gizliden gizliye simya çalışır ve kendisinin tanınmış bir büyücü olduğu da iddia edilir. Frollo’nun başlıca insancıl yanı !6 yıl önce Katedralin önüne bırakılmış olan çocuğu alıp yetiştirmesidir. Bu çocuk bu gün Katedralin çancısı olan Quasimodo’dur. Belli ki bu çocuk çingenelerin Esmeralda’nın yerine bıraktıkları o sakat çocuk Quasimodo’dur. Papazın kendisine gösterdiği şefkatten dolayı Quasimodo papaza bir köpek gibi sadakat göstermektedir. İnsanlar Quasimodo’yu sevmezler ondan kaçarlar. İnsanlar ilk kez ondan Çılgınlar Bayramında kaçmamıştır. Katedralin çanlarını çalmakla görevlendirilen Quasimodo katedralde yaşar. Büyük çanların çıkardığı ses kulaklarını da sağırlaştırmıştır. Fakat, bu çanları sever ve kilise de ev olarak bildiği tek yerdir. Eğlencelerin bir parçası olarak Paris şehri, handanlık ailesinin düğünü nedeniyle ahlak üzerine bir piyes sahneler Gringore adlı bir bilgindir. Frollo kadar ihtirasla olmasa da o da güzel Esmeralda’ya göz koyar. Piyesin sahnelenmesinden sonra, Gringore Parisin karanlık sokaklarında Esmeralda’yı takip ederken Esmaralda’nın iki kişinin saldırısına uğradığını görür. Fakat Onu koruyamaz; o sırada Yüzbaşı gelir ve bölüğüne verdiği emirle kızı kurtarır. Bir kişi kaçar ve polis onun Papaz olduğunu bir türlü öğrenemez. Diğer kişi ise Quasimodo’dur ve bu suçundan dolayı çarmıha gerilir. Quasimodo’nun sırtı yediği kamçılardan ötürü kan içinde kalmıştır ve halk onunla alay eder. Bu arada Quasimodo yalvarır ve su ister; Esmeralda da ona su verecek kadar iyilik duygularına sahip olduğunu gösterir. Quasimodo’ya bir maşrapa su verir. Sadece yarı insan bir yaratık sayılacak olan çancı, beklemediği bu hareket karşısında göz yaşlarını tutamaz. Bu arada Yazarın beş parası ve yatacak yeri yoktur. Ne yapacağını bilmeyerek yürürken kendisini, hiçbir kimsenin bilerek ve silahsız girmeyeceği hırsızlar mahallesinde bulur. Hırsızlar onu yakalar ve parası olmadığını görünce öldürmek isterlerse de, onun çingene kadınlardan biriyle evlendirilebileceğini düşünürler. Esmeralda Onun kendisini kurtarmaya çalışan kişi olduğunu görerek Gringore’un hayatını kurtarmak için onunla evleneceğini söyler. Esmeralda bunu sadece insancıl duygularla yaptığın dolayı evlilik gerçekleşmez. Çünkü Esmeralda kendisi kurtaran Yüzbaşıya aşıktır. Gringore, böylece çingeneler arasında kalır ve sokaklarda cambazlığa başlar. Papaz çingene kızı elde etmek için Yüzbaşıyı kullanır. Yüzbaşı iyi bir kadınla nişanlı olmasına rağmen Esmeralda’yla buluşacaktır. Saf bir kız olan Esmeralda Yüzbaşının kendisiyle evleneceğini sanır ve onu kenar mahallerdeki bir evin tavan arasında bekler. Frollo, Yüzbaşıyı takip eder onları gözetler, kıskançlıkla üzerlerine saldırıp Yüzbaşıyı bıçaklar(öldüğünü sanar) ve yine kaçar. Esmeralda yüzbaşıyı öldürmeye teşebbüsle suçlanır ve tutuklanır. Gerçekte onun suçu çingene olmasıdır ve büyücülük yaptığından kuşku duyulmasıdır. Esmeralda işkence altında kendisinden itiraf etmesi istenen her şeyi söyler ve ölüm cezasına çarptırılır. Yüzbaşı ölmemiş sadece ağır yaralanmıştır. Kızı kurtarmak için hiçbir şey yapmaz. Kızın suçsuz olduğunu bilen papaz onu hapishanede ziyaret edip kendisine teslim olması durumunda serbest bırakılacağını söyler. Kız dehşetle irkilir ve papazı kovar.

Esmeralda öldürüleceği gün zamanın geleneklerine göre Katedralin önüne getirilir. Aralarında Frollo’nun da bulunduğu papazlar onun günahlarının affı için dua edeceklerdir. Kız papazların önünde diz çöktüğü sırada Quasimodo katedralin balkonundan bir iple yere atlar ve kızı kilisenin içine kaçırır. Çancı kendisinden geçmiş bir durumda kızı katedralin bir odasına ***ürür. Yiyecek ve içecek getirip ona hizmet eder. Çancı çarmıha gerili olduğunda kızın kendisine su verdiğini unutmamıştır. Kız hala katedralin bir odasında tutsak durumundadır, katedrali terk eder etmez tutuklanacaktır. Gringore papazın da kışkırtmasıyla Esmeralda’yı kurtarmaları için çingenelerin başkaldırmasını teklif eder. O gece çingeneler ve serserilerden oluşan bir kalabalık katedralin önünde toplanır. Kuleden bakan çancı aşağıdakilerin Esmeralda’yı kurtarmak için geldiklerini bilmez. Bildiği tek şey Katedrale hücum edileceği ve sevgili çingenesinin de tehlike altında olduğudur. Tek başına kahramanca bir savunmaya geçer, aşağıdakilere taş ve odun fırlatır. Kaçış merdivenlerini serbest bırakır. Kalabalığın üzerine Kızgın kurşun döker. Sonunda Chateaupers’in liderliğindeki kral muhafızları yetişir ve kalabalığı dağıtır.

Çatışmalar sürerken papaz Gringore gizlice katedrale girer ve Esmeralda’yı kaçırırlar. Peşlerinden gelenleri şaşırtmayı başarırlar ve Esmeralda’nın asılacağı meydana giderler. Papaz kıza iki seçenek sunar. Ya papazın olacaktır ya da idam edilecektir. Kız yine reddeder. Senelerce çingenelere düşmanca davranan Esmeralda’nın annesinin yaşadığı evde buradadır. Kızı kadının evine sürükleyen papaz kızı kadına verir. Kadın olan hıncını kızdan almaya çalıştığı sırada kızın taşıdığı patik düşer. Kadın bu patiği tanır. Kızı kurtarmaya çalışır. Fakat, gelen askerler kızı alıp ***ürürler. Kızın idamını Papaz ve çancı birlikte izlerler. Kızın asılması sırasında papazın gülüşünü duymasa da gören çancı papazı katedralin balkonundan aşağı atar. Papaz ölmüştür. Çancı daha sonra idam edilenlerin atıldığı çukura gider.

Daha sonra bu çukurda birbirine sarılmış iki ceset bulanlar bu cesetleri ayırmaya çalışırken erkek ceset toz halinde dökülür.

Yazar: Victor Hugo Napolyonun generallerinden birinin oğludur. Anne babasının ayrı olması yüzünden kimi zaman annesinin kimi zaman da babasının yanında kaldı. Babası İspanyol illerinde vali iken aristokrat okuluna gitmeye başladı. Ancak Fransız olması bu okullarda mutlu olmasını engelledi. Napolyon düşünce ailesiyle Fransa’ya döndü. Okumaya çok merakı vardı. Yirmi yaşında ilk şiirlerini yayınladı. 1827’de yazdığı Cromwell adlı eseri romantizmin hazırlayıcısıdır. 1841’de Fransız akademisine üye seçildi. 1855’te öldü.

Eser:1831 yılında ilk kez yayınlamıştır. Fransa’da krallık döneminin karanlık günlerinden kesitler sunmaktadır.

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU

Pazar, 10 Haziran 2007

ÖZET:::

YAZAR, UZUN YILLARDAN BERİ BACAĞINDAN BİR SORUN YAŞAMAKTADIR. BU PROBLEM, YAZARIN DOKTORLARIN DEDİKLERİNİ UYGULAMAMASINDAN DOLAYI GÜN GEÇTİKÇE KENDİNİ HİSSETTİRMEYE BAŞLAMIŞTIR. FAKAT YAZAR, BU OLAYLARI ANNESİNE AKTARMAMAMAK İÇİN ÇEŞİTLİ BAHANELER ÜRETİR VE ANNESİNİ ÜZMEK İSTEMEZ. YAZARIN AKRABALARINDAN OLAN BİR PAŞA VARDIR. BAZI ZAMANLAR PAŞAYA GİDERKEN ROMANLAR ALIR VE BU ROMANLARI GECE YATARKEN PAŞAYA OKUR. BU OLAY PAŞANIN ÇOK HOŞUNA GİTMEKTEDİR. YAZAR PAŞANIN EVİNE GİDER. ORADA BİR KAÇ GÜN KALIRKEN PAŞANIN KIZI NÜZHET İLE ARALARINDA SICAK BİR İLİŞKİ BAŞLAR. FAKAT BU İLİŞKİ BÜYÜDÜKÇE, YAZARIN İÇİNDE NÜZHET SEVGİSİ FAZLALAŞTIKÇA NÜZHET İLE DAHA FAZLA BERABER OLMAYA ÇALIŞIR. FAKAT YAZARIN KARŞISINDA BİR ENGEL VARDIR Kİ ODA PAŞANIN KARISININ NÜZHETİ BİR DOKTORLA EVLENDİRMEK İSTEMESİDİR. (daha fazla…)

devletana

Cumartesi, 09 Haziran 2007

Kemal Tahir’in “Devlet Ana” adlı romanı altı bölümden meydana gelmektedir. Bu altı bölüm, büyük harflerle yazılarak kaçıncı bölüm olduğunun belirtilmesi yanında ayrıca yine büyük harflerle her bölümün konusunu içeren başlıklarla verilmiştir.

Romanın altıncı ve son bölümü “ Kerimcan’ ın Yolu” başlığı altında verilmiştir. Yine bu son kısımda romen rakamları ile birbirilerinden ayrı üç kısım bulunmaktadır. Roman toplam 610 sahifeden ibarettir. (daha fazla…)

Halide Edip Adıvar (1884-1964)

Cumartesi, 09 Haziran 2007

Türk romancı. Siyasal alanda da etkinlik göstermiştir.
İstanbul’da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884′tür. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde okuttu. Orada Rıza Tevfik’den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu’nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki’den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901′de bitirdi. 1908′de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılardan ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması’nda bir süre için Mısır’a kaçmak zorunda kaldı. 1909′dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919′da Sultanahmet Meydanı’nda, İzmir’in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920′de Anadolu’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü. 1917′de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye’den ayrıldı. 1939′a kadar dış ülkelerde yaşadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika’ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1939′da İstanbul’a dönen Adıvar 1940′ta İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950′de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954′te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964′te ölmüştür.
Adıvar’ın Seviye Talip (1910), Handan (1912) ve Son Eseri (1913) gibi ilk romanları aşk öyküleri anlatan yapıtlardır. Yazar kahramanlarını yakıp yıkan bir sevgiyi dile getirmek istediği için kişilerin iç dünyasına yönelir ve bu sevginin zamanla bir tutkuya dönüşmesini sergiler. Bu yapıtların önemli özelliğini, birbirine benzeyen ve ondan önceki Türk romanlarında bulunmayan kadın kahramanlarda aramak doğru olur. Yazarın asıl amacı kadın kahramanların kişiliklerini erkeklerin gözüyle değerlendirmek olduğu için, romanlarının anlatıcısı olarak bu kadınlara âşık erkekleri seçer ve fırtınalı bir aşk öyküsünü onların anı defterlerinden ya da mektuplarından anlatır. Erkek (bazen kadın da) evli olduğu için, kaçınılması olanaksız bir iç çatışma, romanların moral sorununu oluşturur ve roman ya kadının ya da erkeğin ölümüyle biter. Adıvar’ın, biraz kendi olduğunu iddia edilen bu kadın kahramanları, yazarın o dönemde ideal saydığı Türk kadınını temsil ederler. Seviye Talipler, Handanlar, Kâmuranlar her şeyden önce güçlü kişiliği olan, haklarını savunan, Batı terbiyesi almış, ama Batılılaşmayı giyim kuşamda aramayan, resim ya da müzik gibi bir sanat alanında yetenek sahibi, yabancı dil bilir, kültürlü ve çekici kadınlardır.
Adıvar 1910 yıllarında Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu ile birlikte Türk Ocağı’nda çalışmaya başladıktan sonra yazdığı Yeni Turan adlı romanında (1912) yurt sorunlarına eğilir. II. Meşrutiyet döneminde geçen bu ütopik romanda, Yeni Turan adlı idealist bir partinin program ve çalışmalarını anlatırken yeni bir Türkiye’nin hangi sağlam temellere oturtulması gerektiği hakkında o zamanki görüşlerini açıklamak fırsatını bulur. Ateşten Gömlek (1922) ve Vurun Kahpeye (1923) romanlarında Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da tanık olduğu olayları, direnişleri, kahramanlıkları, ihanetleri anlatırken kendi gözlemlerinden yararlandığı için daha gerçekçidir. Bununla birlikte, bir aşk sorununun aşıldığı bu yapıtlarda da yüceltilmiş kadın kahraman yerini korur. Ancak şimdi, yine olağan dışı bu kadın, öncekiler gibi bireysel sorunlarla sarsılan kültürlü bir sanatçı olarak değil, milli dava peşinde erdemlerini kanıtlayan ya da Anadolu’da düşmana karşı savaşan bir yurtsever olarak çıkar karşımıza.
Adıvar’ın ilk yapıtlarında Türk okuruna sunduğu bir yenilik yarattığı bu kadın imgesidir. Bu imge toplumda birbirine karşıt olarak algılanan değerleri uzlaştırdığı için önemliydi. Osmanlı -İslam geleneklerine göre ev kadını olarak yetiştirilmiş basit ve cahil kadın, o dönemin aydın kesiminin gözünde geri kalmış bir uygarlığın simgesi gibiydi. Öte yandan Batılılaşmış “asrî” kadın da köklerinden kopmuş, değerlerini şaşırmış, namus anlayışı kuşku uyandıran bir kadındı. Adıvar’ın kahramanları işte bu çelişkiyi kendilerinde uzlaştırmakla bir özleme cevap veriyorlardı. Çünkü bunlar hem Batılılaşmış hem de milli değerlerine bağlı kalmış, hem serbest hem de namus konusunda çok titiz, ahlakı sağlam kadınlardı. Gerektiğinde bir erkek gibi spor yapan, ata binen bu kadınlar üstelik dişiliklerini de korumayı başarmışlardır.
Adıvar’ın en ünlü romanı Sinekli Bakkal’da (1936) ileri bir adım attığını, yeni bir aşamaya vardığını görürüz. İlk romanlarının olay örgüsü bir iki kişi arasındaki bireysel ilişkilere bağlı olarak gelişirken, II. Abdülhamid dönemindeki Türk toplumunun panoramik bir tablosunu sergileyen Sinekli Bakkal’ın olay örgüsü siyasal, düşsel, toplumsal sorunlarla örülmüş olarak gelişir. Romanın okuru en çok çeken yönü de fakir kenar mahallesi, zengin konakları ve saray çevresiyle II. Abdülhamid zamanının İstanbul’u anlatmasıdır. Ne var ki yazarın amacı bir dönemin Türk toplumunu yansıtmak değildir yalnızca. Bu felsefi romanda çevrelerin bir işlevi de belli değerlerin temsilcisi olmaktır. Sinekli Bakkal mahallesi gelenekleri ve insancıl değerleri sürdüren halk kesimini; Genç Türkler’den Hilmi ve arkadaşları devrimci aydınları; saray çevresi ise, yozlaşmış yönetici kesimi temsil eder. Roman iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmın ana teması Abdülhamid’in istibdat idaresi karşısında şiddete başvurarak devrim yapmanın geçerliliği sorunudur. Gerçi Adıvar içtenlikle ezilen halktan yanadır, ama gelenekçiliği ve savunduğu mistik dünya görüşü şiddete başvurarak devrim yapmayı onaylamasına izin vermez. Romanda II. Meşrutiyet’in ilanı “asırların kurduğu müesseselerin köklerini” söken, “içtimaî ve siyasî nizam ve intizamı” altüst eden bir devrim olarak nitelenir. Doğru tutum Mevlevî tarikatından Vehbi Dede’nin yaptığı gibi “herhangi bir hayat fırtınasını sükûnetle seyretmek”tir. Yazar devrimden değil evrimden yanadır. Romanın ikinci kısmında yozlaşmış saray çevresi sergilenirken ana tema olarak Rabia ile Peregrini ilişkisi gelişir ve evlilikle son bulur. Bu evliliğin simgesel anlamı Batı ile Doğu’nun bileşimi olarak yorumlanmıştır. Ama Peregrini’nin “öyle basit ve insanî ananeler” dediği geleneklere bağlı Sinekli Bakkal mahallesindeki cemaat yaşamına hayran olması, Müslümanlık’ı kabul ederek Rabia ile evlenmesi ve mahalleye yerleşmesi, daha çok Doğu değerlerinin üstünlüğüne işaret sayılmaktadır. Ne var ki yazar, Rabia ile Peregrini’nin sevişip evlenmelerine inandırıcı bir hava verememiştir. Farkedilir ki, olaylar yazarın kafasındaki bir görüşü dile getirmek için tertiplenmekte ve Doğulu kadın ile Batılı erkek yazarın tezi gereği seviştirilip evlendirilmektedirler. Birinci kısımda olay örgüsünün doğal gelişimi, farklı dünya görüşlerine sahip kişiler arasındaki çatışmadan doğan gerilim ve dramatik sahneler, ikinci kısımda yerlerini, zorlama izlenimi veren bir ilişkiye ve saray çevresinin tanıtılmasına bırakınca romanın sanatsal düzeyi düşer.
1943′te CHP Ödülü’nü alan Sinekli Bakkal Türkiye’de en çok baskı yapan roman olmuştur. Sinekli Bakkal’ı izleyen romanların ise yazarın ününe katkıda bulunacak nitelikte oldukları söylenemez.
Adıvar çeşitli alanlarda etkinlik göstermiş, siyasal ve toplumsal konularda da hem Türkçe, hem İngilizce kitaplar yazmış, İngilizce’den Türkçe’ye çeviriler yapmıştır. Zamanının dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. Yapıtlarından kimileri İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiştir.
YAPITLAR: Roman: Heyula, 1909; Raik’in Annesi, 1909; Seviye Talip, 1910; Handan, 1912; Yeni Turan, 1912; Son Eseri, 1913; Mev’ud Hüküm, 1918; Ateşten Gömlek, 1923; Vurun Kahpeye, 1923; Kalb Ağrısı, 1924; Zeyno’nun Oğlu, 1928; Sinekli Bakkal, 1936; Yolpalas Cinayeti, 1937; Tatarcık, 1939; Sonsuz Panayır, 1946; Döner Ayna, 1954; Akile Hanım Sokağı, 1958; Kerim Ustanın Oğlu, 1958; Sevda Sokağı Komedyası, 1959; Çaresaz, 1961; Hayat Parçaları, 1963; Öykü: Harap Mabetler, 1911; Dağa Çıkan Kurt, 1922; Kubbede Kalan Hoş Seda, (ö.s) 1974; Oyun: Kenan Çobanları, 1916; Maske ve Ruh, 1945; Anı: Türkün Ateşle İmtihanı, 1962; Mor Salkımlı Ev, 1963; Diğer Yapıtlar: Talim ve Terbiye, 1911; Turkey Faces West, 1930; Conflict of East and West in Turkey, 1935; Inside India, 1937; Türkiye’de Şark-Garp ve Amerikan Tesisleri, 1955; İngiliz Edebiyat Tarihi, 3 cilt, 1940-1949; Doktor Abdülhak Adnan Adıvar, 1956
(daha fazla…)

ANKARA

Cumartesi, 09 Haziran 2007

ANKARA
Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Selma Hanım, İstanbul’dan Ankara’ya yeni gelen ve tanımadığı bu şehirle ilgili pek çok beklentisi ve hayali olan genç bir kadındır. Ancak milli mücadele döneminin merkezi olan şehir O’na umduklarını , beklediklerini yaşatamaz. Adeta çölün ortasındaki bir kasaba gibi olan Ankara, İstanbul’un sahip olduğu görkemden çok uzaktadır. Zaman geçtikçe Selma Hanım ‘ın beklentilerinin ve umduklarının yerini hayal kırıklıkları alır. Selma Hanım’ın, bankacı eşi Nazif Bey o zamanlar Anadolu’da yaşanan milli mücadele heyecanından yoksun korkak ve sürdürülen Kurtuluş Savaşı’na çok ilgisiz kalmış bir kimseydi. Ankara’yı ölü bir şehire benzeten Selma Hanım ‘ın hayatı Binbaşı Hakkı Bey ‘le tanışınca değişir. Hakkı Bey idealist , vatansever , özgürlük bağımlısı, genç bir subaydır. Selma Hanım, Binbaşı Hakkı Bey’i tanıdıkça O’nun içindeki milli mücadele ruhundan , kuvay-i milliye çalışmalarından çok etkilenir ve bir anda kendini savaşın içinde bulur. Eskişehir hastanelerinde hemşire olarak milli mücadeleye katılan Selma Hanım biraz olsun içindeki sıkıntılardan kurtulmaya başlamıştır. Askerlere yardım etmek , yaralarını sarmak , pansuman yapmak, telkin etmek onlarla birlikte acılarını paylaşmak ,O’nun Ankara’daki hayatının bir parçası olmuştur artık. Fakat Selma Hanım’ın eşi Nazif Bey ise O’nun tam aksine milli mücadelede çok pasif kalmış hatta savaşın giderek kızışması üzerine Ankara’yı terk etmeyi düşünmeye başlamıştır. Kocasının pasif davranışları ,milli mücadeleye katılmaması, Nazif Bey’in tam aksine Binbaşı Hakkı Bey’in her geçen gün gözünde yükselen kişiliği , Selma Hanım’ın evliliğinin sonunu getirmiştir en nihayetinde.Selam Hanım ,Binbaşı Hakkı Bey’e daha çok yakınlaşmaya başlamıştır.
Selma Hanım’ın Nazif Bey’le olan evliliğinin bitmesi O’nun hayatında yeni bir dönemi başlatmıştır. Uzun savaş yıllarından sonra mutlak zafer kazanılmış , vatan kurtarılmış Türk insanı hakkı olan özgürlüğüne kavuşmuş ve Cumhuriyet ilan edilmiştir. Selma Hanım da savaştan sonra artık bir Binbaşı emeklisi olan Hakkı Bey’le evlenmiştir. Ancak milli mücadele döneminin idealist , vatansever binbaşısı artık Selma Hanım’ın gıpta ettiği, özendiği adam değildir. Bir zamanlar Avrupa aleyhtarı olan , milli benlikten, milli değerlerden ödün vermeyen Hakkı Bey ; şimdilerde Avrupai yaşam tarzını benimseyen , günlük hayatında Avrupalı gibi olmak için türlü tuhaflıklar yapan biri haline gelmiştir. Ancak Cumhuriyet döneminde değişen , Avrupa ‘daki yaşam tarzına özenen tek insan Hakkı Bey değildir elbette . Selma Hanım, etrafındaki diğer insanların da aynı tuhaflıkları yaptığını farketmiştir. Selam Hanım, Avrupalılaşmak uğruna gülünç durumlara düşen bu insanları birer kuklaya benzetmektedir. Bir zamanlar Avrupa’yı baş düşmaları olarak gören bu insanların nasılda bu kadar çabuk değiştiklerini izlemekte ve içinde bulunduğu toplumun bunalımlarını da kendi içinde yaşamaktadır. İnsanlar çok değişmiştir ; büyük önder Mustafa Kemal ‘in Cumhuriyet’in ilanından sonra takip edilmesi gerekilen çağdaşlaşma ve uygarlaşma fikirleri toplumun bazı kesimleri tarafından Avrupalı gibi olma, onlar gibi yaşama olarak yanlış anlaşılmış ve dolayısıyla bir yozlaşma başlamıştır. Selma Hanım tüm bunları düşündükçe daha çok bunalmakta ve sıkılmaktadır. Selam Hanım’ın bu bunalımları yaşadığı dönemde, kendisi gibi toplumdaki bu değişikliği farketmiş ve acıyla takip eden muhassır bir genç olan Neşet Sabit’le tanışması ,hayatını biraz daha değiştirir. Neşet Sabit ,milli mücadelenin sonunda ilan edilen Cumhuriyet’le hedeflenelerin bu tarzda bir Avrupalılaşmak olmadığını düşünmektedir. Neşet Sabit etrafında Avrupalı gibi yaşama özentisinde olan bu insanların yaptıkları aykırılıkları , komiklikleri ve yozlaşmayı Selma Hanım’la paylaştıkça , Selma Hanım biraz daha Neşet Bey’e yakınlaşmaya başlar. Hakkı Bey’le kopan bağların bir daha birleşmeyeceğini anlayan Selma Hanım Hakkı Bey’i ve O’nun halktan ve Cumhuriyet’ten kopuk yaşam tarzını terkederek , Neşet Sabit’le yeni bir hayata başlar. Selma Hanım’ın Neşet Bey’le olan bu evliliği daha öncekilerinin aksine doğru olan herşeyi içinde barındıran bir dünyadır.Her ikiside birbirlerinin düşüncelerini çok iyi anlar; balolarda, çay partilerinde eğlenerek Avrupalı olunamayacağını her ikisi de çok iyi bilmekte ve bu ülke için faydalı birşeyler yapma arzusu içindedirler.
Bu sırada ülke , Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bocalamaları atlatmış , inanılmayak bir şekilde ilerlemiş ve gelişmiştir ve kısa zamanda bir çok Avrupa ülkesinden daha iyi bir seviyeye gelmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan Avrupalı gibi olma özentisi yavaş yavaş sona ermiştir. Ülkedeki bu olumlu gelişmeler ve çağdaşlaşma bir zamanlar kasaba görünümünde olan Ankara’yı da çok etkilemiştir . Ankara, artık bir kültür ve medeniyet merkezi haline gelmiş ve yavaş yavaş değişmeye , o eski kasaba görüntüsünden uzaklaşmaya başlamıştır. Türkiye’de yeni nesiller Atatürk’ün önderliğinde hızla uygarlaşmakta ve çağdaş medeniyet seviyesine doğru ilerlemektedir. Selma Hanım bir kız müessesinde idareci olarak , Neşet Sabit de İçtimai Mükellefiyet Teşkilatı’nda memur olarak çalışmaktadır. Her ikiside bu ülke için çalışmaktan ve birşeyler üretmekten son derece mutludurlar. Geçen yıllar , Selma Hanım ve Neşet Bey’in gençliklerini alıp götürmüştür ancak her ikisi de ülkenin ve Ankara’nın yaşadığı bu olumlu değişiklikleri gördükçe sevinmekte ve bu gelişme ve ilerlemelerde kendilerininde katkılarının olduğuna inandıkları için mutlu bir hayat sürmektedirler. Hala o milli mücadele döneminin ilk yıllarında hissettikleri milliyetçilik ve milli mücadele ruhunu kalplerinde yaşamaktadırlar.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
(Kahire 1889-Ankara 1974)
Yakup Kadri’nin sanat anlayışında iki dönem vardır: I. dönemde ‘sanat sanat içindir’ ilkesini benimsemiş ; ayrıca bireyi herşeyin üstünde görmüş , en gerçekçi hikayelerinde bile gelenek , görenek gib toplumsal baskılara karşı bireyin özgürlüğünü savunmuştur. II. dönemde ise ( 1916’dan sonra ) toplumsal olayların etkisiyle, topluma yönelmiş ‘sanat toplumun malıdır.’ görüşüne ulaşmıştır. Bu dönemde yazdığı hikayelerinde, çoğunlukla, Balkan Savaşı , I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili gözlemlerinden yararlanmıştır.
Eserlerindeki konuları güncel olaylardan seçmiştir: Tanzimat’tan I.Dünya Savaşı’na kadar yetişen 3 kuşak arasındaki anlayış ayrılğını ‘Kiralık Konak’ta, Meşrutiyet dönemindeki parti kavgalarını ‘Hüküm Gecesi’inde, Mütareke döneminde işgal altındaki İstanbul’un ahlak bozukluğunu ‘Sodom ve Gomore’de, Kurtuluş Savaşı’ndaki bir Anadolu köyünü ‘Yaban’da, yeni başkentin geçmişteki ve gelecekteki görünüşlerini ‘Ankara’da anlatmıştır.
Romanlarında toplumun bozulan , çöken yanlarını ele almıştır.Denebilirki eserlerinin çoğu hep bir çöküşün ifadesidir. ‘Bir Sürgün’deAbdülhamit döneminin , ‘Kiralık Konak’ta Meşrutiyet döneminin , ‘Nur Baba’da Bektaşi tekkesinin , ‘Sodom ve Gomore’de Mütareke döneminin , ‘Yaban’da bir Anadolu köyünün bozulmasını ve çöküntüsünü , ‘Ankara’da Avrupalılaşmak uğruna toplumun yozlaşmasını anlatır.
İlk kitaplarından başlayarak ,hikayelerinden çoğunun konularını İstanbul dışındaki bölgelerden genellikle Anadolu’dan seçmiştir.
ANKARA romanında , 3 dönem içinde Ankara’da yaşananları ve şehrin genel görüntüsü anlatıyor. İlk dönemde Sakarya Savaşı’ndan önceki Ankara’daki genel görüntü ve şehre yeni gelen Selma Hanım’ın şehirle ilgili yaşadığı hayal kırıklıkları anlatılıyor .Daha sonraki dönemde Kurtuluş Savaşı yıllarında şehirdeki olaylar ve değişmeler anlatılmış. Ankara’daki Kurtuluş Savaş’ı yıllarından, Cumhuriyetin ilanına kadar olan değişmeler ve toplumun bu dönemde yaşadıkları romanın asıl konusunu oluşturuyor. Savaş yıllarının terk edilmiş bir kasaba görüntüsündeki Ankara’sının , Cumhuriyet’in ilanından sonra nasıl hızla değiştiğini, ülkedeki inkilap hareketleriyle ilişkili olarak toplumun yaşadığı çağdaşlaşmayı ve yozlaşmayı romanı okurken farkediyoruz.Ankara romanı, insanların Cumhuriyet’in ilk yıllarında karşılarına çıkan inkilapları ,asıl amaçlarından farklı olarak yanlış yorumlamaları sonucunda toplumda yaşanan yozlaşmayı anlatan didaktik bir eser olarak yazılmıştır.
Ufuk Ünal____İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi__ufunal@hotmail.com
(daha fazla…)

Neden Laiklik

Cumartesi, 02 Haziran 2007

KİTABIN ADI Neden Laiklik

KİTABIN YAZARI E.Tümg.Hüseyin CEVİZOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİ Çığır Stratejik Araştırma Vakfı Turan Güneş Bulvarı No: 52/706450 Yıldız / Çankaya – ANKARATEL:(0312)4424471-4421176FAX: (0312) 44257 53
BASIM TARİHİ
KİTABIN YAYIM MAKSADI İnsanımızı laiklik konusunda aydınlatmak

KİTABIN ÖZETİ :

Yazar inceleme türünde yazdığı eserinde geçmişten günümüze laikliğin hangi ihtiyaçtan doğduğunu, nasıl geliştiğini, hangi toplumlarda nasıl uygulandığını, ne gibi etkileri olduğunu anlatarak başlıyor.

Önsözde belirtildiği gibi günümüz aydınları laikliği din ile birlikte incelemeyi laikliğin özüne aykırı buldukları için halk kitlesi ile yeterince diyalog kuramamışlar dolayısıyla laikliği anlatamamışlardır. Bu da laiklik karşıtı faaliyet yürüten kişi veya kuruluşların işine gelmiş ve dinine bağlı olan milletimizi kullanarak faaliyetlerini daha rahat yürütmelerini ve dini duygularını istismar ederek bir yerlere gelme çabalarını desteklemelerine sebep olmuştur.

Buradan yola çıkarak laikliği insanımıza anlatmayı hedef alan yazarımız Kur’an’dan ve hadislerden de faydalanarak laikliği anlatmıştır. Aksi takdirde bir çok yerde yinelediği gibi Türkiye Cumhuriyeti sonuçları tahmin edilemeyecek bir kaosun içine girebileceği gibi hem devletin hem milletin zarar görebileceği bir felakete sürüklenebilir.

İnsanların dini duygularını istismar eden bu şahıslara karşı verilebilecek en güzel cevap yine Kur’an ve hadisler ışığında laikliğin din düşmanlığı olmadığını, bu konunun çarpıtıldığını, çeşitli yollarla insanımızın güvenini kazanan şahısların bu konuyu işlerine geldiği gibi kullanarak nasıl kazanç sağladıklarını göstermek olacaktır. (daha fazla…)

Bir Dinazorun Gezileri

Cumartesi, 02 Haziran 2007

KİTABIN ADI Bir Dinazorun Gezileri
KİTABIN YAZARI Mina URGAN
YAYINEVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ 1999 (49.BASIM)
KİTABIN YAYIM MAKSADI Hayatı boyunca gezip gördüğü yerlerin olumlu ve olumsuz yönlerini okuyucularına sunmak

KİTABIN ÖZETİ :

BİRİNCİ BÖLÜM : KÜÇÜK MUTLULUKLAR

Mutlu olmak için; toplumda önemli bir mevki, bol para, başarıyla yürütülen bir iş olmasının gerekmediğini aksine bunların küçük mutluluklara zaman ayırmamızı engelleyebilir nitelikte olduğunu belirtiyor. Küçük mutlulukların, ağır hastalarda tüm antibiyotiklerden daha etkileyici bir ilaç olduğunu savunuyor ve bunu kendi hayatında yaşamış olduğu örneklerle kuvvetlendiriyor.

İKİNCİ BÖLÜM : DENİZ TUTKUSU

Urgan bu bölümde denize olan aşkını ve tutkusunu vurguluyor. Denize girmenin kendisini bütün sıkıntılardan arındırdığını, dertlerini yok ettiğini, hastalıklarını iyileştirdiğini anlatıyor ve ekliyor; “Şu anda seksen iki yaşında ve dört kaburga kemiğim kırık olduğu halde, havalar biraz ısınınca denize gireceğim günleri özlemle bekliyorum”

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ESKİ VE YENİ BODRUM

Bu bölümde kuvvetli bir geçmişe özlem sergiliyor. Eski Bodrum’la Yeni Bodrum’u karşılaştırıyor. Süngercilik ve mandacılıkla geçinen yoksul, küçük bir kasabanın yerini lüks barlarla lokantaların aldığını, şalvarlı kadınların yerlere oturup sabırla sünger ayıkladığı yerleri şimdi pahalı ve “marka” giyim eşyası satan dükkanların aldığını belirtiyor. Yazdığı her satır hüzünlü bir serzeniş ve Yeni Bodrum’a karşı duyduğu gizli bir küskünlük kokuyor. Fakat Bodrum’a olan sevgisi o kadar büyük ki, şimdi bile güneş batarken kumsalda oturup Kale’yi izlerken Bodrum’un ne kadar güzel olduğunu söylemekten kendisini alamıyor.

(daha fazla…)

Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme

Cumartesi, 02 Haziran 2007

KİTABIN ADI Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme
KİTABIN YAZARI Prof.Dr.Hüsnü ERKAN
YAYINEVİ VE ADRESİ Türkiye İş Bankası Yayınları
BASIM TARİHİ Eylül 1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI Bilgi toplumunun açıklanması ve Türkiye’nin bilgi toplumunun neresinde olduğu.

KİTABIN ÖZETİ :

1. SANAYİ TOPLUMU VE SANAYİ TOPLUMUNDA EKONOMİK GELİŞME

Sanayi devrimi ile birlikte yeni bir yaşam biçimi ortaya çıktı. Böylece sosyal, politik ve kültürel alanlarda değişimler başladı. Teknolojik gelişmeler bu gelişmelere önayak oldular. Sanayi devrimi, beraberinde sanayi toplumunu oluşturdu. Üretim evden fabrikaya taşındı. Bir işbölümü oluştu. Bu da üretim gelişmesine büyük katkılar sağladı. Fakat bu durum sanayi toplumunda ikiye bölünmüş bir sosyal yapı oluşmasına da neden oldu. Bunun sonucunda toplumsal bütünleşmeyi sağlamak için sosyal güvenlik sistemleri ve politikalar geliştirildi.

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna hızlı bir geçiş söz konusuydu. Bu, gelişme hızı ve insanların teknolojiye kolay adapte olmaları sayesine olmuştur. İnsanlığın adaptasyonunun yüksek olmasının neticesi, bilgi toplumunun sanayi toplumundan daha hızlı ve köklü olacağının göstergesidir. Gelişmekte olan ülkelerin sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişleri az gelişmiş ülkelerden daha hızlıdır. Az gelişmiş ülkelerin geri kalması bir yana dönüşümleri de yetersizdir.

Entegre sosyo-ekonomik gelişme süreci alt ve üst yapı donatımlarının karşılıklı ilişkilerine bağlıdır. Entegre sosyo-ekonomik üst yapı gelişimde temel unsur üretim faaliyeti ve yatırımlardır. Her iki unsurun nihai amacı insan ihtiyacına yöneliktir. Altyapı ise ekonominin doğal, maddi, kurumsal ve personel donatım teçhizat toplamıdır. Bu ekonomilerin gelişme düzeyi üretim faktörlerine, donatımlarına ve iş dağılımına bağlıdır. Alt ve üst yapının birlikte oluşturulması sonucu sosyo-ekonomide birbirlerini tamamlarlar ve ekonomide istenen sonucu verirler. Üst ve alt yapının etkileri geliş, büyüme, tedarik, alışkanlık ve finansman etkileridir.

(daha fazla…)

Beşinci Disiplin

Cumartesi, 02 Haziran 2007

KİTABIN ADI Beşinci Disiplin
KİTABIN YAZARI Peter M.SENGE
YAYIN EVİ VE ADRESİ Yapı Kredi Yayınları Ltd.Şti., Yapı Kredi Kültür Merkezi İstiklal Cad. No: 285 Beyoğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Nisan 1993
KİTABIN YAYIM MAKSADI Organizasyonların öğrenme bozukluklarını gidererek hiyerarşik organizasyonlardan öğrenen ve lokal organizasyonlara gitmek.

KİTABIN ÖZETİ :

1. Bu kitapta sunulan düşünceler, dünyanın birbirinden ayrı, birbiriyle ilişkisi bulunmayan güçlerden yaratıldığı yolundaki yanılmayı yıkmak içindir. Bu yanılmayı bırakabilirsek “Öğrenen Organizasyonlar” kurabiliriz. Bu organizasyonlarda kişiler gerçekten istedikleri sonuçları yaratmak için kapasitelerini sürekli genişletirler, buralarda yeni ve çoşkun düşünme tarzları beslenir, kollektif özlemlere gem vurulmaz ve insanlar nasıl birlikte öğrenileceğini sürekli olarak öğrenirler. 1990′da Fortune dergisinde yayımlanan makalede “Liderlik hakkındaki eski, yorgun düşüncelerinizi unutun. 1990′ların en başarılı şirketi öğrenen organizasyon olarak adlandırılan bir şey olacaktır. Artık birinin tepeden düşünüp bulması ve organizasyonda geri kalan herkesin büyük stratejist’in emirlerini izliyor olması mümkün değildir” demektedir.

(daha fazla…)

Benim Adım Mayıs

Cumartesi, 02 Haziran 2007

KİTABIN ADI Benim Adım Mayıs
KİTABIN YAZARI Buket UZUNER
YAYINEVİ VE ADRESİ Remzi Kitabevi A.Ş.
BASIM TARİHİ 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI Öykülerle sevgi ve insanların çeşitli pisikolojik durumlarının yansıtılması

KİTABIN ÖZETİ :

Buket UZUNER kitabında halkın derinliklerinden yükselen bir maceranın değişik kesintilerini, anılarını yansıtıyor. İnsanların günümüzdeki yaşantısı, bilgeliği, özlemleri, büyüklüğü ve küçüklüğü, yalnızlığı, hasretliği bizzat insanların yaşadığı olaylar anlatılıyor. Orhan VELİ’nin şiirleri kitaba ayrı bir renk katmaktadır.

Hayatımızda sevgi olduğu sürece kendimizi daha heyecanlı, yaratıcı ve daha üretici hissederiz. Sevgi olmayınca da hayatımız boş ve manasızdır. İnsanlar sevginin seçenek olmasını kabullenmede güçlük çekeceklerdir. Kim olursa olsun, hangi ırktan, sınıftan, cinsiyetten ve kültürden… sevebiliyor muyuz? İnsanlar doğuştan iyi yada kötü değildirler. O halde her insanı sevmek olasıdır. Bu kural bizi, sevginin her türlü acıdan kurtaran ve her sorunu çözen, kendi başına bir amaç olan büyülü bir güç olduğuna götürür. Sevgide aşırı bağlılık olmamalıdır. Her insanda bir ölçüde bağımlılığın izlerine rastlanması doğal olarak kabul edilebilir. Bağımlılık ihtiyacı aşırıya kaçtığında kişiyi çevresinden özel isteklerde bulunmaya zorlar. “40 yıllık dostum Sulhi” adlı parçada da: Yakup’un, Sulhi’ye bağlılığı aşırı bir bağlılıktır. Sulhi, Yakup ile ilgilendiği sürece işler yolunda gider, fakat bunun tersi bir durum meydana geldiğinde Yakup’un dayandığı dayanak yıkılır ve kendini yerde bulur. Gerçek yaşamda umduğunu bulamayan insanlar hayallerle veya hayallerindeki kahramanlarla yaşar. “Bozkır Kurdu” yeryüzündeki ilişkileri pek sağlıklı olmadığından dolayı hayali kahramanlarla yaşar. Olmak istediğimiz kişilerin hayalleriyle heyecanlanmak iyidir, ancak kim olduğumuz gerçeği içinde kalmak daha akıllıca olacaktır. Kim olduğumuzu kabul edip, zayıflıklarımız yerine güçlü yanlarımızı koyarak yazmalıyız. Ancak o sayede mutlu bir yaşam sürebiliriz.

(daha fazla…)

Şeytan Dönemeci

Cumartesi, 02 Haziran 2007

KİTABIN ADI Şeytan Dönemeci
KİTABIN YAZARI Agatha CHRISTIE / Gülten SUVEREN
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Ekim 1998
KİTABIN ÖZETİ :
Olaylar bir kulüpte eski bir memur olan emekli bay Porter ‘in okuduğu gazetedeki bir haber üzerine başlamaktadır. Haberde Londra’daki depremde Gordon Cloade’ın evinin yıkıldığı ve yeni evlendiği karısı ile karısının abisi dışında kimsenin kurtulmadığı yazmaktadır. Bay Porter haberi okuduktan sonra kulüptekiler arasında, Gordon Cloade’n kardeşi doktor Jeremy Cloade’nda olduğunu fark etmeden yorum yapmaya başlar. Zira depremden kurtulan Gordon Cloade’un bir vapur yolculuğu sırasında tanıştığı ve aniden evinden uzak olan New York’ta evlendiği kadın, görevli olduğu Afrika’daki dostu Underhay’ın onu terk eden eşidir. Underhay kadının kendisini terk etmesi üzerine dostu Porter’e dert yanmış ve Katolik olduğu için boşanamadığı eşinin kendisini habersizce terk etmesini hazmedemediğini anlatmıştır. Ayrıca hayatını vatanı olan İngiltere’den uzakta sürdüren bu adamı kendisinin ölüm haberini ilan ettirerek ve Afrika’da izini kaybettirip kadının özgür kalabileceği günden bahsetmiş, fakat buna fırsat bulamadığı için bu olayın ismini lekelediğini buna da çok üzüldüğünden bahsetmiştir. Bu olaydan kısa bir süre sonra Underhay’ın ölüm haberi İngiltere’ye ulaşmış Bay Porter’de bu ölümü devamlı bu kadına bağlamıştır.
(daha fazla…)

Alemdağda Var Bir Yılan

Cumartesi, 02 Haziran 2007

KİTABIN ADI : Alemdağda Var Bir Yılan
KİTABIN YAZARI : Sait Faik ABASIYANIK
YAYIM EVİ VE ADRESİ : Varlık Yayın Evi- Ankara Caddesi, İstanbul
BASIM YILI : 1957

1.KİTABIN KONUSU: Günlük hayattan alınan tahlil örnekleri ile konudan konuya atlayarak deneme usulü bir öykü.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Bu kitap 17 ayrı küçük öyküden meydana gelmektedir. Ben size bunlardan en ünlüsü olan ve kitabın da adını aldığı ‘Alemdağda var bir yılan’ adlı öyküyü anlatacağım.
Bir tiyatro çıkışı yazar yine değişik duygulara kapılmakta ve aklından geçen binbir türlü şeyi söylemektedir.
(daha fazla…)